Hiç İstenmeyenler

Hamza Aktan

Türk medyası AKP yıllarında çok ciddi kırılmalar, dönüşümler yaşadı. Ana akıma hâkim kişi ve tonlar önemli ölçüde ya zayıfladı, ya yer değiştirdi ya da silikleşti. Her şeyden önce AKP bizzat kendi medyasını kurdu, etkili sayılabilecek gazeteler, tv’ler aldı, alamadıklarına da savunucusu kişileri yerleştirdi. Medyaya tepkisini her seferinde “Biz manşetlerle gelmedik” diyerek gösteren Erdoğan, manşetlerle ayakta kalabilmenin tüm araçlarını edindi. Oktay Ekşi’nin yerini Ahmet Kekeç, Ruhat Mengi’nin yerini Hilal Kaplan aldı. Ancak bu “sıradan” değişim kadar basının tersi beklenecekken üzerindeki siyasi baskı hiç değişmedi, hatta artarak devam etti. Yüzlerce gazetecinin yargılandığı, onlarcasının hapis yattığı bir medya sektörü oluştu. Bu durumda da AKP öncesi dönemin keyfini sürenler yeni dönemin mağdurlarına dönüştü. 


Bazen istenmeyenler

P24 isimli oluşum, medyanın bu durumuna dikkat çekmek, gazetecilerin yaşadıkları zorlukları görünür kılmak için, Persona non Grata (İstenmeyen Kişi) isimli bir belgesel hazırladı. Belgesel özetle, Can Dündar, Derya Sazak, Fatih Altaylı, Hasan Cemal, Tuğçe Tatari, Ahmet Şık, Rıdvan Akar, Bekir Coşkun gibi işlerini kaybetmiş 18 kişinin yaşadıklarını aktarıyor, medyaya yapılan baskıları anlatmaya çalışıyor. 


Belgeselde söyleşileriyle yer alan birkaç ismin yukarıdaki gibi bir benzerler karesine sıkıştırılmaya itirazları oldu ancak sadece işsiz kalsa haline şükredecek onlarca Kürt gazeteciden numunelik de olsa birine bile mikrofon uzatılmaması belgeselciler gibi izleyicilerden de kimsenin dikkatini çekmedi. Böylece sözümona gazetecilerin sorunlarını yansıtmayı dert eden ama çok önemli bir gazeteci grubunu önemsediğine dair en ufak iz taşımayan bir metin –daha- karşımızda duruyordu.
 
Yukarıda, “AKP öncesi dönemin keyfini süren, yeni dönemin mağdurları” vurgusunun bir nedeni buydu. Çünkü AKP’nin kendi medyasını yaratması nedeniyle yersiz-işsiz kalan çok sayıda Türk gazetecisinin iyi dönemlerinde, basına yönelik sansüre, baskıya karşı tavırları bugün Nihal Bengisu Karaca veya Mehmet Barlas’ın yaklaşımı nasılsa öyleydi. Hele ki Kürt medyasına yapılan baskılara karşı –belgeseldeki az sayıdaki ismi tenzih ederek- tavırları Engin Ardıç’tan farksız değildi. Dahası o dönemin medyokratlarının birçoğu, tıpkı bugünkü hakim medyada olduğu gibi, Kürtlere ve basınına yönelik baskının bizzat savunucusu veya uygulayıcısı öznelerdi. Emin Çölaşan’ın hedef göstermediği, Fatih Altaylı’nın hakaret etmediği, Güngör Mengi’nin dalga geçmediği, Yılmaz Özdil’in kin kusmadığı Kürt siyasetçisi yoktu. Bugün “yandaş” olarak tarif ettikleri meslektaşlarından eksikleri yoktu, belki fazlaları vardı. 



Karşıtların ortaklığı

Her ne kadar Türkiye’de aralarında yukarıdaki bazı isimlerin de yer aldığı çok sayıda gazeteci-yazar bir Avrupa demokrasisinde olsa Kürtler ve “diğer” kimlikleri hedef alan vurguları nedeniyle nefret suçundan yargılanacak sıfatta ise de, siyasi görüşü ne olursa olsun her gazetecinin fikirlerini beyan etmeye hakkı var. Aksisi, yani buna karşı siyasi baskı da kabul edilemez. Ancak sansür ve ifade özgürlüğü sorununa dikkat çekerken bile gazetecilerin Kürt meslektaşlarına yönelik baskıyı gizliyor olmaları bir dil sürçmesinden çok daha fazlasını anlatıyor. Bu aslında kimlik değiştirse de “Türk” basınının konu ne olursa olsun Kürtleri de içerdiğinde devletiyle olan ittifakını, dil-yaklaşım birliğini gösteriyor.


Kürt gazeteciler hapiste çürüyedursun ancak arkadaşı hapse girdiğinde Taksim’de yürüyebilen, Kürt gazeteci Sabah’tan Akşam’a o gazeteden öbürüne, sonuncusundan da sokağa atılsın, ancak kendisi veya yakın arkadaşı işsiz kaldığında dayanışma hisleri beliren gazeteciler veya devletin tüm anti demokratikliğinin biriktiği Kürt sorununa ilgisiz basın gerçeğinin değişmediğini yeni örneklerle kavramaya devam ediyoruz. Gazeteci hapse atan Gülen cemaatinin kendi muhabirleri hapse girdiğinde “özgür basına operasyon” diye ayağa kalkmasındaki tezat gibi. AKP dönemi bir yana on yıllardır ana akım Türk medyasında yer bulamayan, bulduğu anda işinden olan, işsizlikten öte, yıllarca hapis yatan, onyıllarca ceza alan ve 90’larda olduğu gibi, öldürülen, işkenceden geçirilen, gazeteleri bombalanan Kürt gazetecilerin durumunu görmemek için gazetecilikten hiç nemalanmamış olmak gerekiyor. Korkarım biraz da böyle bir sorunumuz var. 

Kendi dönemleri değişince “persona non grata”ya dönüşen gazeteciler, karşılarındaki hükümet ve yandaşları gibi, her seferinde Kürt gazetecilerin aslında “hiç istenmeyenler” olduğunu göstermeye devam ediyorlar. Türkiye’de hayatın farklı birçok alanına sinmiş bu samimiyetsizlik siyasi veya fikri mücadele verenlerin inandırıcılıklarını daha en baştan kırıyor, çabalarını etkisiz kılıyor.

* Özgür Politika'da yayınlandı.