
Hamza Aktan
Kadir İnanır’la Arnavutköy’deki bir cafede söyleşiye oturmadan önce fotoğrafçı arkadaşımız Güliz Vural’ın ısrarıyla dışarı çıkıyor, birkaç kare fotoğraf çekiyoruz. Yoldan gelip geçenler –haliyle- duruyor, birbirlerine Yeşilçam’ın “en karizmatik” oyuncusunu gösteriyorlar. Kadir İnanır tam da bu karizmaya uyacak cinsten (veya kimilerine göre “Kadirizm” icabı) bir coollukla çektiriyor fotoğrafları. Fazla poz vermiyor mesela, duruşu ve bakışlarını ‘lütfen’ değiştiriyor (bu durumun Güliz Vural’ı hiç de memnun etmediğini özellikle not edelim). Siyasete gireceğine dair söylentilerin pek de ‘söylenti’ olmadığını daha söyleşiye başlamadan fark ediyoruz. “Önce şu siyasete gireceğim konusunu konuşalım, tabii bir de ülke sorunları var.” 30 yıldır gazetecilere “çok ciddi” söyleşiler vermediğini söylüyor. “Yıllardır magazincilere hep aynı şeyleri söylerim, onlar da hep aynı şeyleri yazarlar.” Böylece belki de ilk kez Kadir İnanır’la sıcak konuların konuşulabileceği bir ortam yakaladığımızı, hazırladığımız siyasi içerikli soruların da atmosfere uzak kalmayacağını anlayıp rahatlıyoruz.
Kadir İnanır, “su katılmamış bir sosyal demokrat” olarak tanımlıyor kendisini. Aslında siyasete söylem düzeyinde bir hayli girmiş bile. Mesela Türkiye’nin jeopolitik öneminden bahsediyor, şu anki siyasetçilerin “aymazlığı”ndan dem vuruyor, çarelerin neler olabileceğine dair fikirlerini paylaşıyor. Buna rağmen profesyonel manada bir siyasetçilik yapıp yapmayacağı konusunda kafası net değil gibi. Dâhil olacağı bir siyasi partinin olmadığını öne sürüyor. Ya da söylediklerini “kaldırabilecek” bir yapının… Hal böyle olunca, Türkiye’nin önemli ve hassas sorunlarına dair fikirlerini sorup öğrenme imkânı buluyoruz. Aldığımız yanıtlar da karşımızda bir siyasetçinin olduğunu gösterir nitelikte oluyor. İşte, Kadir İnanır’ın 32 kısım tekmili birden siyasi görüşleri…
MECLİS’TE YALNIZ KALMAK İSTEMEM
- Hep siyasete gireceğiniz konuşuluyor. Gıyabınızda türlü türlü senaryolar dinliyoruz. Siyasete girmek konusundaki plan ve niyetiniz tam olarak nedir? Ayrıca, siyasete girecekseniz neden giriyorsunuz?
Yaklaşık 5 dönemdir seçimler yaklaştıkça, benim adaylığım gündeme getirilir. Özel yaşantımda da sokakta dolaşırken “neden siyasete girmiyorsunuz, girsenize” diye Türkiye’nin her tarafından sorularla karşılaşıyorum. Zaten en başından bu yana ülke sorunlarıyla ilgili müthiş bir duyarlılığım hep olmuştur. Bu ülkenin bir yurttaşı olarak, bu ülkenin temel sorunlarıyla ilgilenmek ve verilen kavganın bir neferi olmak istemişimdir. Aslında sanatçının tarifinde de bu vardır. Sanatçı hiçbir şeyi olumlu karşılamaz. Hep daha iyinin peşindedir. Ben ülkenin neredeyse son yarım yüzyıllık tarihiyle çok yakından ilgiliyim. Yani, herhalde bir siyasetçi kadar, son 30-40 yıla dair hemen hemen hiçbir kaynağa ihtiyaç duymaksızın, sadece kendi yaşadıklarım ve uğraşlarım sonucunda bu 35 yılın siyasi değerlendirmesini yapabilecek bir bilgiye sahibim. Burada ben, kendim için su katılmamış bir sosyal demokratım dediğim zaman, demokrasinin ne kadar önemli olduğunun bilincinde bir insan olarak konuşuyorum. Demokrasi insanın temel haklarının yoğun biçimde ve ısrarla savunulduğu bir sistemdir. Yönetimde düzenin, insanın ne kadar önem kazandığının savunulduğu bir sistemdir. Biz yıllar boyunca demokrasiyi seçmiş bir ülke olarak devletimizi kurduk ama gerçek manada demokrasiyi bu ülkeye oturtamadık. Ülkemizin temel sorunları var, hiç değişmeyen. Her iktidara talip olan siyasi parti, biz bunları ortadan kaldıracağız diye ortaya çıkıyor. Fakat sonra görüyoruz ki, en ufak bir değişme olmamış.
- Bu konulara gireceğiz ama, şunu net olarak söyleminizi istiyorum; mesela önümüzdeki seçimlerde aday olacak mısınız?
Ben de oraya geleceğim zaten. Önce dürüst olmak lazım. Bu ülkenin bugün yaşadığı gerçekleri bilmek lazım. Çıkıp da “ben iktidara geldiğimde bunları çözeceğim” dememek lazım. Öyle kolay değil. Kimse kimseyi kandırmasın, ayrıca kendini de kandırmasın. Eğer siyaset yapacaksanız “ben bu sorunların üstesinden geleceğim” değil, “üstesinden gelmeye çalışacağım” demek gerekir. Bakın dikkat edin; her gelen “oy verin, bakın ben bu ülkeyi ne yapıyorum” dedi ve geldi. Zaten eğitimsiz bir halk vardı karşısında, çağın gelişimine karşı sansüre uğramış, çağın gelişimine karşı öksüz, eğitimsiz, sağlıksız bırakılmış, ve hem de bunun bilinçli bir şekilde yapıldığı bir toplumla karşı karşıyayız. Yani çok iyi bilinçlenmiş bir toplum olsa bu siyasetçiler atlarını bu kadar özgürce koşturabilirler mi? Sanıyorum ki, hatta iddia ediyorum ki, bu halk cahil bırakılsın ki, onlar da bu iktidarları getirsinler isteniyor. Kapitalizm de bir yönetim biçimidir. Onda da insanlar temel hak ve özgürlüklerini savunabilir, çeşitli kazanımlar sağlayabilirler. Ama büyük düşünürün dediği gibi; “ya vahşileşirse”! İşte o zaman çok kötü olur. Vahşi kapitalizmin en yoğun yaşandığı bir dönemden geçiyoruz. Ülke içeriden ve dışarıdan kuşatılmış durumda. Jeopolitik yapısıyla dünyanın gözbebeği bir ülkeden bahsediyoruz. Bu kadar geniş bir genç nüfusu olan, 600 yıllık bir harp geleneğini bünyesinde barındıran bir devleti öyle kendi başına özgür bırakmayacaklardır. Tüketim toplumuyuz bir kere. 75 milyon insan sabah kalkıyor, gece yatıncaya kadar ne tüketeyim diye düşünüyor. Böyle bir potansiyeli olan bir ülkeyi hiçbir güç kaçırmaz. Böyle bir ülkenin güçlenmesini, sanayileşmesini istemezler. Şimdi bütün bu olumsuzlukları kalkıp Meclis’te söylemeye kalksan, konuşturmazlar. Sonra tek başına bunu yapsan neye yarar?
- Siz de bu kaygıyla mı siyasete girmek konusunda tereddüttesiniz?
Tabii ki. Şimdi Meclis’e gidip de öyle tek başına kalan ve çok konuşan biri durumuna düşmek istemem. Bunun için canavarca mücadele edebilecek, benimle olabilecek siyasetçilere ihtiyaç var.
- Bunun yolu ne olacak peki? Nasıl yapacaksınız yani?
Bunun yolu, ülkemizin nereye gittiğini görmek olacak. Ama hiç kimse yalan konuşmasın. Meclis’e gidince insanlar yemin ediyorlar. Ve oraya gidip yemin edip boş oturmak olmaz. Ben o yemini ettikten sonra kavga bitmez artık. Orada her gün kıyamet kopar. Sonra da ne bir milletvekili, ne bir bakanın benim Kadir İnanırlığım hakkında diyecek hiçbir sözü olmaz.
KENDİME YAKIN PARTİ GÖRSEM HEMEN ÜYESİ OLURDUM
- Yine soracağım ama; bunları söyledikten sonra; net bir planınız var mı? Mesela gerçekten bir adaylık söz konusu olacak mı?
Ben de işte bunları anlatıyorum zaten. Yani, bunları yapamadığım durumda orada ne işim var! Ama bunların olmayacağını ve bunları bana yaptırmayacaklarını biliyorum. Ve bunları söyleyip; “evet bu kavgayı sonuna kadar veririm” diyen bir siyasi oluşum da yok. Burada şunu sorabilirsin belki; “peki siz de yapmayacaksanız kim yapacak bunu” diye! O zaman ben de derim ki; tamam, benim gibi düşünen insanlar çoğalsın o zaman. Böyle düşününce de büyük bir siyasi birlik oluşturulabilir. Ama şu anda herkes susmuş, pusmuş, korkmuş durumda ki, neden korktuklarını da biliyoruz; 12 Eylül darbesi bu ülkenin üzerinde hâlâ etkisini koruyor. Bu durumda da bir kişi tek başına çıkıp “ben tüm bunları tek başıma düzelteceğim” gibi bir yanlışa da kimse kolay kolay düşmez.
- Yani şu anda bu söylediklerinizi dile getiren hiçbir siyasi oluşum yok mu bu ülkede?
Bu söylemleri dile getiren bir parti görseydim zaten kalkar üyesi olurdum.
- Bunları söyleyen sol bir parti, örgüt de mi yok hiç?
İktidara gelebilecek partilerden bahsettiğimiz zaman tabii ki, bunları söylüyorlar ama iktidara geldiklerinde bunların hiçbirini yaptıklarını göremiyoruz.
- 5 dönemdir siyasete gireceğinize dair haberler görüyoruz. Siyasi partilerden bu yönde sık sık teklifler geliyor mu?
Hep geliyor teklifler. Birlikte siyaset yapalım diyorlar. Bu seçimde de yine olacak muhakkak.
- Son dönemde var mı böyle teklifler peki?
Var. Zaten benim neredeyse tüm siyasi partilerden üst düzey yönetici arkadaşlarım var, arada konuşuyoruz. Ama ben kendime yakın görmüyorum. Hala bakın tartışmalara; bir “merkez sağ” veya “merkez sol” tartışmasıdır gidiyor. Ekonomik dengesizlikler, açlık, vs kimsenin umurunda değil.
- Peki bu siyasetçi arkadaşlarınız sizi dinlerken “yok, sen yalnız kalırsın” gibi tepkiler veriyorlar mı?
Hiç derler mi bunu..!
- Hiç kendinizi yakın gördüğünüz bir siyasi parti de mi yok?
Şimdi bakın; siyasi partilerin tüzüklerine, programlarını inceleyin, hepsi de birbirinin aynıdır. İşte, insanların yaşam standartlarını yükseltecekler, yoksulluğu, açlığı ortadan kaldıracaklar, Türkiye’yi güçlü ülkelerin arasına koyacaklar vs... Bunun kavgasını vereceklerini söylerler. Bunun plan programını da yapıyorlar ama uygulaması olmuyor, hayata geçmiyor hiçbiri.
- Meclis’teki iki parti; AKP ve CHP’nin performanslarını nasıl buluyorsunuz?
Ne anlatıyorum ben deminden beri! AKP şu anda halkı tek başına temsil edecek bir orana sahip değil ki. Öyle bir sistem kurmuşlar ki... Şimdi cumhurbaşkanlığına aday olacak. Akıllı olan ona aday olmaz. Çünkü halkı temsil etmiyorsun. Tamam, yasalar gereği seçilebiliyorsun ama...
BAYRAKLI FOTOĞRAF “ÖYLESİNE” ÇEKİLDİ
- Fonda Türkiye bayrağının olduğu fotoğrafınız bir milletvekilliği adaylığı denemesi diye yorumlandı. Neden çektiniz öyle bir fotoğrafı?
Hayır, bir siyaset denemesi değildi o fotoğraf. Fotoğrafı çektiğimiz yer avukatımın arkadaşının yeriydi. Ben de bir fotoğraf çektireyim istedim. Sonra üç boyutlu şekilde de yapabiliyorlarmış, ben de bayraklı bir fotoğrafım olsun istedim, öyle de çektim. Ertesi gün bir baktım tüm fotoğrafları medyaya vermişler. Bana “fotoğrafları medyaya verebilir miyiz” diye sormuşlardı ben de “istiyorsanız verin” demiştim. Ama bayrağın önünde fotoğraf çektirmek illa siyasetin işareti değil ki.
- Öyle ama, Türkiye’de önemli bir işaret...
Hayır, bu fotoğraf benim binlerce fotoğrafımdan biri oldu yalnızca. Bu arada, fotoğrafı çektirdiğimiz yer de o günden sonra epey ilgi görmüş ama bir teşekkür telefonu bile gelmedi.
- Ben yine de sizden net bir yanıt duymak istiyorum. Önümüzdeki seçimlerde aday olacak mısınız?
Hayır. Ama tüm bu söylemlerime itiraz etmeyecek, “evet biz de bunları savunuyoruz” diyecek bir siyasi oluşuma hemen kalkar katılırım. “Aman ne olur beni de partinize alın” diyecek halim yok. İhtiyaçları varsa onlar gelecek. Bağımsız milletvekili olmayı da düşünmüyorum.
AYDINLAR ARALARINDA EĞLENİYORLAR
- Siyaset yalnızca Meclis’te yapılmaz ya, sizi sokaktaki politik aktivitelerin içinde de göremiyoruz. Hassas meselelerde aydın ve sanatçıların imza kampanyalarında yoksunuz mesela?
Türkiye’de onu ilk yapan benim. Aydınlar Dilekçesi’ni kim imzaladı? Kim yargılandı?
- Şu anda niye yoksunuz?
E o aydınlar kendi aralarında eğleniyormuş gibi toplanıyorlar, imza kampanyası düzenliyorlar. Ama daha büyük kalabalıklara hitâp etmek lazım. Ya da daha fazla insanla bunu yapmak gerekir. Öyle 10-15 kişiyle olacak iş mi bu? Ayrıca kimsenin tekelinde de değil o işler. Bak Aydınlar Dilekçesi’ne, binin üzerinde imza vardır. Zaten şimdiki aydınlar gösterdikleri tepkiler cılız kaldığı için hükümet veya iktidar nezdinde komik duruma düşüyorlar. Ama güçlü olurlarsa...
- Siz önayak olabilirsiniz isterseniz böyle bir kalabalık oluşuma?
Hayır, ben istersem doğrudan siyasetin içine girerim. Durum vahim, imza kampanyası veya bildirilerle olacak iş değil. Çok kritik günlerden geçiyoruz.
KÜRT SORUNUNUN KAYNAĞI EKONOMİK
- Madem siyasete ısınıyorsunuz, Türkiye’nin yakıcı bazı meseleleri hakkında ne düşündüğünüz de ister istemez merak konusu oluyor. Hani her siyasetçinin cebelleşip altından kalkamadığı meseleler. Mesela Kürt meselesi, Ermeni soykırımı iddiaları hakkında neler düşünüyorsunuz?
Türkiye’deki en büyük sorunlar onlar değil ki! Varolan gerçeklerden sorun yarattılar. Bunu sorun haline kim getirdi; dış güçler. Çünkü senin gelişmeni istemezler. Seni sürekli çatışma içinde tutup kendi istediği gibi yönlendirecekler. Onun için o güçlerin buradaki işbirlikçileri sorun yaratıyorlar. Hiç kimsenin böyle bir sorunu yok.
- Kürt sorunu yok mu yani?
Kürt sorunu var ama onu Kürtlere sorun bakalım, var mı yok mu diye.
- Kürtler “var” diyorlar ama...
İstanbul’da yaşayan Kürtlere sor bakalım, var mı yok mu?
- Kürtler eğitimde, yayıncılıkta dillerini kullanamıyorlar mesela?
Niye, Kürtçe yayın izni vermediler mi?
- Evet, yarım saat verdiler.
Var işte. Şimdi bundan sonra Lazlar, Çerkesler başlayacak. Yanlış anlaşılmasın, onlar da başlasınlar, ben bunlara karşı değilim ama bizim daha önce halletmemiz gereken temel hak ve özgürlükler var. Doğudaki insanların sorunları ekonomik değil mi?
- Kürt sorununu ekonomik bir sorun olarak mı görüyorsunuz?
Tabii. Ekonominin olmadığı yerde, kültürel etkinliğinizi de güçlendiremezsiniz. İnsanlar büyük şehirlere geldikleri zaman o kadar mutsuzlar ki... Ekonomi zayıf olduğu için, insanları yönlendirmek daha kolay oluyor. Bunlar da hep dıştaki güçlerin işi. Niye, çünkü gözle görülür bir gerçek var ki; çok geniş olan genç nüfusumuz kısa zamanda çağı yakalayacak. Türkiye’yi yakmak, yıkmak öyle kolay değil. Ama zayıf ve güçsüz, aç, sefil ve borç içinde bırakıp bir şey yapabilirler ancak. Ama işte kendi emperyalist düşüncelerini dille, kültürle, sinemayla yaymaya ve yozlaştırıp yok etmeye çalışıyorlar.
- Türkiye’yi bu konuda hiç eleştiriyor musunuz? Türkiye kendi vatandaşı olan Kürtlere, öbür etnik yapılara hiç haksızlıklar etmedi mi?
Haksızlıklar insanlığın tarihi boyunca vardır ama bu devlet haksızlıklara uğrayan insanların kurduğu bir devlettir. Etnik grupların beraber kurduğu bir cumhuriyettir. Bu cumhuriyetin oluşumunda bu ülkede yaşayan herkesin kanı var. Yani toplumun bir kesiminde haksızlık var da, öbüründe yok gibi bir durum yok. Şimdi yoksulluk doğu-güneydoğuda var da, Çorum’un, Kastamonu’nun köylerinde yok mu? Orada biraz daha fazla nüfus olduğu için oradaki sınırla coğrafi yapı orayı kurcalamaya daha müsait kılıyor.
- Bu söylediklerinizin ardından Ermeni soykırımı tartışmalarıyla ilgili fikirlerinizi de hayli merak ediyorum doğrusu...
Bize sunulan tarihte, belgelerde, o dönemde yaşanan bu olayların harp sırasında olduğunu gösteriyor. Güllük gülistanlık biçimde daha önce birlikte yaşayan halk birdenbire birbirine giriyor. Yani Ermeni çıkıp da “bizi buradan sürdüler” derken, karşı tarafın da “siz de biz savaşırken düşmanla işbirliği yapıp arkadan vurdunuz” deme şansı var.
- Peki öyle mi olmuştur gerçekten?
Ben tarihçi değilim. Bunu tarihçiler ortaya koyup tartışacaklar. Ben sadece okuduklarımdan bahsediyorum. Şimdi ben burada yorum yapamam ki. Çünkü tarih bu, konuşacaksak gerçeği konuşmamız gerek. İki tarafın da yorumları var. Bunu nihayet tarihçilerin ortaya çıkarması gerekir.
ORHAN PAMUK’U HAVAALANINDA KARŞILAYACAKTIM AMA…
- Orhan Pamuk’un “Bir milyon Ermeni, 30 bin Kürt öldürüldü” sözü için ne düşündünüz?
Nerden çıkmış o rakamlar... Bu ülkenin tarihinde öyle rakamlar falan yok. Çok özür dilerim; ben dünyanın en büyük edebiyat ödülünü almış yazarını havaalanında karşılayabilmeliydim. Sen savaş sırasında Ermeniler tarafından katledilmiş Türk ordusunun askerlerinin rakamlarını neden vermiyorsun? O zaman onları da ver! Orhan Pamuk’u havaalanında karşılayacaktım ama bu sözle son derece üzdü. Ödül almış olması son derece onur verici bir şey ama böyle rakamlar verip kendi ülkesinin insanlarını kırma yanlışına düşmeseydi keşke. Bana ödül almasının zevkini yaşatmadı Orhan Pamuk yani...
- Anlaşılan Ermeni meselesine Orhan Pamuk’tan çok farklı bakıyorsunuz...
Hayır yani, böyle bir rakam verme yetkisini nereden alıyorsun! Bu ülkenin tarihçileri bile rakam makam veremiyorken...
- Rakamları dışarıda tutalım. Tarihte Ermeniler ve Kürtlerin mağduriyetinden söz edilebilir mi sizce?
Türkiye’nin çok yerinde mağduriyetler yaşanıyor. Siz Ankara’nın, Kırıkkale’nin vs köylerine bir gidin, orada görün insanların sefilliğini. Oradaki yoksullara bir bakın. İlla doğuda gidip aranmanın bir anlamı var mı! Doğuda daha fazla mağduriyet var evet, ayrıca bütün bunları söylerken doğuda yaşanan olumsuzlukların en büyük mücadelecilerinden biri olduğumu da söylemeliyim. Doğu- Güneydoğu topraklarını karış karış dolaşarak, yıllarca mücadele vermiş bir insanım ben. Orada benim kadar film çeken adam da yoktur. O insanları güzel yaşamlarından sürdüler.
DOĞUNUN ŞİMDİKİ AĞALARI EMPERYALİSTLER
- Sanıyorum Kürt ve Ermeni meseleleri gibi hassas konularda söyledikleriniz Türkiye’nin resmi söyleminin çok da uzağında değil?
Neden uzakta olsun ki... Ayrıca niye bunu arıyorsun. Bunlar benim uzmanlık alanım değil ki. Orayla ilgili araştırma yaparsın, konuşursun. Orada sorun şöyle; bir ağa vardı ve feodal baskının altında inim inim inleyen bir halk vardı. Bu halkın bu kıskaçtan kurtulması için ben filmler çektim. Bunun yanlış olduğunu ortaya koymak için. Ama şimdi bakıyorsunuz, başka ağalar var. Eski ağalar kalmadı ki...
- Şimdiki ağalar kimler?
Büyük güçler işte. Oynuyorlar istedikleri gibi. O insanlar eskiden feodal düzenin altında eziliyorlardı, şimdiyse emperyalizm altında eziliyorlar. Anlatabiliyor muyum şimdi ne demek istediğimi. Bunun neresi resmi söylem!
- Siz genellikle şu anki politikacılardan yakındınız ama biliyoruz ki, şu anki politikacıların da önemli bir kısmı askeri vesayetten şikayetçiler. Siz diyelim ki Meclis’te böyle bir sorunla karşılaşırsanız ne yaparsınız?
Bugün Amerika Birleşik Devletleri Pentagon olmadan bir şey diyebiliyor mu? Siz Anayasal hak olarak Türk ordusuna koruma ve kollama yetkisi vermişsiniz. Anayasa’da “kollar ve gözetler” diyor. MGK’dan çıkan kararlar hep “tavsiye” olarak geçer ama aslında onlar birer denetimdir. Eğer istiyorsan önce o yasayı değiştireceksin. Anayasayı değiştirmiyorsun, ondan sonra da kalkıp eleştiri yapıyorsun. Ayrıca bu ülkede binlerce kişi kalkıp dağa çıkmışken neyine güvenecek bu ülke? İstihbarat örgütü, ordu gücü olmayan devlet mi olur! Öyle olmasa her isteyen şamarı basar... Orta Avrupa’da kurulmuş küçük küçük devletler var. Biz onlara mı benziyoruz. Onların ikisi Konya kadar bile değil ya... Ondan sonra kendi aralarında kardeş birliği kurmuşlar, Avrupa Birliği gibi... Kendi aralarında geçiniyorlar. Ama sen öyle misin? Sen burada dünyanın en tehlikeli bölgesinde dev gibi bir devletsin. Sürekli baskı altındasın. Allah korusun bir şey çıksa sekiz tane düşmanla baş etmek zorundasın. Ne yapalım yani!
- AB yetkilileri bu söylediklerinizi duysa çok eleştirirler, söyleyeyim...
Bana ne! Ben Avrupa Birliği’ne girmek istemiyorum ki zaten. Ben AB’yi aşmak istiyorum. İnsanları Türkiye’yle ilgili imrendirmek istiyorum. Avrupa Birliği’ne girme çabasını son derece yanlış buluyorum. Önce biz burada kendi meselesimizi çözeceğiz. Ayrıca AB bizi almaz zaten. (gülüyor). Kopenhag Kriterleri yerine Ankara kriterleri getirmemiz yazım. Bu kavgayı onun için vermek lazım. İnsanın temel hak ve özgürlükleri, adil dağılım, herkes için hukuğun eşit uygulanması tam oturtulsun, sorun kalmayacak ki. Şu anki yönetimi beğenmeyenlerin siyasi iktidara katılmalarının dışında bir yol yok ki. Yoksa her şey bu söyleşiye benzer. 300-500 tane söylemlerinin arkasında duracak insan olsa ve bir partiye girseler veya yeni bir siyasi oluşum kursalar, bambaşka bir durum ortaya çıkmaz mı şu şartlarda. Ama şöyle bir şey var; 12 Eylül bütün bu güzel düşünen insanları elden geçirdi. Kimisi tutuklandı, kimisi yaralandı, kimisi öldü… Ama şimdi yeniden, bütün bu kötü fotoğrafların ortadan kalkması için insanların iyi bir kavganın içine girmesi lazım.
- Milletvekilliği için adaylığınızı koyduğunuzda seçileceğinize inanıyor musunuz peki?
Ben mi! Hiç bundan endişem bile yok. Yani zaten demokrasi nedir; insanın düşüncelerini özgürce anlatması ve yönetime dâhil olup bunu uygulamasıdır.
YILLARCA SİGORTAM YAPILMADI
- Web sitenizde sosyolojiyle ilgili olduğunuzu yazmışsınız. Bundan hareketle soralım; Türkiye toplumu sizce şu anda nasıl bir toplum ve nereye doğru gidiyor?
Gelir dağılımındaki müthiş dengesizlik, insanların aş iş peşindeki başarısızlıkları, çok kötü gerilimlere yol açıyor. Buna bir çözüm bulunmadığı zaman çok kötü durumlarla karşılaşabiliriz. Sen eğer bu ülkede uyuşturucunun önünü kesemiyor, insanlara iş bulamıyor, eğitim imkânı tanımıyorsan, başkaları da bir futbol topu gibi bu toplumla oynamaya kalkar. İşin gerçeği bu. Ve ben bir sanatçı duyarlılığıyla baktığımda, müthiş üzülüyorum. Şu anda bakın çekilen filmlere, dizilere… Hepsi kakara kikiri işi. Bir de şimdi “halk gülmek istiyor” diyorlar. E halk gülünce sıkıntıları sona mı eriyor!
- Sizin pek bahsedilmemiş bir sendikacılarla dayanışma çalışmanız var. Azap Yolu isimli dizinizin setine gelen Sinema Emekçileri Sendikası’na gerekli desteği göstermişsiniz, onlar da hayli memnun kalmışlar. Fakat sanırım devamı gelmedi bu sendikal çalışmaların…
Aslında bunun bahsi yapıldı, konuşuldu ama öyle de kaldı. İnsanlar şu anda işlerinden olmak istemedikleri için pek bulaşmak ve uğraşmak istemiyorlar ama eninde sonunda sendikalaşma konusunda da bir çözüme varılacak. Şu anda çekilen bir filmin bütün çalışanlarının sigorta ücretleri ne kadar biliyor musunuz: 300 YTL’ye yakın. Yani bu komik rakamı bile kaybedebilirler. Nihayet o sendikalaşma vazgeçilmiş bir proje değil. Eninde sonunda düzelecek. Ben 39 senedir sinema oyunculuğu yapıyorum. Bir şirketten çalışan gözüküp öyle sigorta alıyorum. Hiçbir yapımcı sigortamı yaptırmamış. Bana yaptırmamışlar, o setlerde yardımcı olarak çalışan çocuklara nasıl yapsınlar!
RTÜK, ROMAN UYARLAMALARINI SANSÜRLÜYOR
- Türkçe romanlardan uyarlanan filmlere bile sansür uygulandığını söylemiştiniz...
Tabii. İnsanlarımızın yıllarca okuduğu, okullarda çocuklara okutulan, insanların sinemalarda yıllarca seyrettiği filmleri RTÜK var diye televizyonlarda bipliyorlar. Böyle bir saygısızlık, terbiyesizlik olabilir mi! Bir insan kendi romanına, kendi yazarına bu kadar saygısızlık edebilir mi!
- Hangi yazarların eserleri var?
Hangileri yok ki... Kemal Tahirler, Orhan Kemaller... Sinematografimde birçok yazardan eserler vardır. Bugün “Tatar Ramazan” bu ülkede en fazla izlenen filmdir. İkincisi de “Selvi Boylum Al Yazmalım”dır. Bunları bile bipliyorlar. Bu kadar saygısızlık olur mu!
- Vaktiyle Oğuz Atay’la olan arkadaşlığınızdan bahsetmişsiniz ama detay yok. Biraz anlatabilir misiniz?
Yıllar önce kasabadan kalkıp İstanbul’a geldiğim zaman bu işlere başladığımda İstanbul gibi bir şehirde ve yaptığım işte tutunmaya çalışıyordum. Doğrusu ben hala kendimi tutunabilmiş saymıyorum bunca çalışmaya rağmen. O dönemde Oğuz Atay bendeki bu gerçeği gördü. Benimle irtibata geçti ve arkadaş olduk. Ara sıra evime gelirdi. Garip bir şekilde bana sahip çıkma isteği duydu. Sonra da arkadaşlığımız devam etti.
- Edebiyata, okumaya meraklı biri misiniz?
Tabii ki var. Ama ben şu aralar daha çok işin siyasi boyutuyla ilgiliyim. En az 12 gazetenin tüm haberlerini, köşe yazarlarını her gün takip etmek zorundayım. Kitaplardan da yakın tarih en fazla ilgilendiğim konudur. Neredeyse tüm felsefecileri okumuşumdur.
- Kimler var öne çıkan isimlerden?
Kimler yok ki…
HAYATIM BANA AİT DEĞİL
- Bir magazin sorusu gibi gelebilir ama soracağım; Jülide Kural ile olan arkadaşlığınızda çatışmalar oluyor mu? Çünkü Jülide Kural kadın hakları savunucusu, feminist ve aktivist bir oyuncu diye bilinir. Bu arkadaşlığınızda Jülide Kural hayata, topluma veya siyasete olan bakışınızda değişiklikler yarattı mı?
Arada farklılıklar oluyor tabii. O mesela kadın haklarından bahsediyor, bense bu söylediğinin yanlış olduğunu düşünüyorum. Bu söylediğinden çok insan haklarından bahsetmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bütün kavganın insanın hakları için olduğunu söylüyorum.
- Jülide Kural sizi anlatırken, “Her yaptığı şeyin bu toplumda nasıl karşılık bulacağını hep çok düşünen, bunun kaygısını taşıyan biri” diyor. Bu size zor bir sorumluluk duygusu yüklüyor olmalı. Kendinizi bu açıdan sıkışmış hissediyor musunuz?
Ben buna hep şu kısa yanıtı veriyorum; ben kendi hayatımı hiç yaşamadım. Hayatım bana ait değil. Türk toplumunun değer yargıları çok önemli bir yapı. Bunların hiçbirini batıda falan bulamazsın. Ben de bize ait olan bu değerleri kırıp dökmek istemiyorum.
- Kendi hayatımı yaşamadım diyorsunuz da, yaşadığınız şey ne oluyor burada?
Ben şimdi sokağa çıktığım zaman, insanların gözünde onların sevdalısı, sevgilisi olmuş bir adam olarak onların değerlerine saygılı yaşamak zorundayım. Benim “şu dakikamı da şöyle yaşayacağım” diye bir özgürlüğüm yok.
* Kaynak: Nokta Dergisi
* Yayın Tarihi: 10/01/2007