Medya Savunma Alanı

Hamza Aktan

Başbakan Erdoğan’ın bir televizyon kanalı yöneticisini mütemadiyen arayıp kah serzenişte bulunduğunu, kah fırçaladığını öğrendiğimizde yaşadığımız en büyük şaşkınlıklardan biri bu işi başbakanın bizzat yapıyor olmasıydı. Yoksa aslında Türk medyasında bir “Alo Fatih” müessesinin olduğunu bilmeyen veya bunun ayırdında olmayan yoktu. 


Bunun aslında birinci-ikinci elden bilgisine bile gerek yoktu, medya Cumhuriyet’in ilk yıllarından bu yana yaptığı yayınlarla bunu neredeyse bir yüzyıldır kendi yayınlarıyla bize öğretmiş durumdaydı. Belki son 11-12 yılda yaşanan değişim ve “ilerleme” artık medyada bir tür yayın yönetmenliğini askeri bir devlet şahsiyetinin değil sivil birinin yapıyor olmasıydı. 17 Aralık sonrası gördüklerimiz, karşılaştıklarımız da Türkiye’de devlet-siyaset-medya örgütlenmelerine dair daha önce zaten bahsi edilenlerinin ete kemiğe bürünerek orta yere çıkması oldu.

Türkiye’nin batısındaki kamuoyunun hiçbir zaman ideal anlamda siyasi erkle arasına mesafe koyamamış veya buna izin verilmemiş bir medya gerçeğiyle yüzleşmesi ancak ilk olarak Gezi protestoları, ardından bu ciddi devlet kriziyle mümkün olabildi. Uzun yıllar sonra toplumun çok önemli bir kesimi sokağa çıkıp hükümeti protesto ettiğinde yıllardır bir şekilde güvenerek izledikleri medya kanallarının aslında kendilerinden çok uzakta, yalnızca devletin menfaatlerini dikkate alan bir yayıncılık yaptığı gerçeğiyle yüzleşti. Bunun yansıması da binlerce kişinin kendileriyle ilgili haberleri vermeyen, verdiğinde tersyüz eden medya kuruluşlarının binaları önünde toplanması, hınçlarını karşılarına çıkan canlı yayın araçlarından çıkarması oldu. Taksim Meydanı’nda parçalanan canlı yayın araçları bu tepkinin en bariz nesneleri, “Alo Fatih” görüşmeleri de en açık fotoğrafı olarak yer etti yakın tarihe.

Bütün bunlar bir şekilde aynı medya ve aynı iktidarların Kürtlere yaptıklarına dair bir uyanmaya da yol açmadı değil. Devletin PKK ile müzakereler yapmaya başlamasının da önemli bir etkisiyle buraya dair algılarda da bir ölçüde kırılmalar oluştu, “bize bunları yapanlar Kürtlere neler yapıyordur” hissi dillendirilmeye başlandı.

İnsanın bizzat gördüğü ile ekranda, sayfalarda gördüğü arasındaki tezat medyaya güven veya güvensizliğin derecelerini belirlemeye yetiyor. Kürtler son 30 yıldır köylerinde, mahallelerinde gördükleri, yaşadıklarıyla televizyon veya gazetelerde gördükleri arasında en ufak bir yakınlık bulamadıklarından Türk medyasına karşı da herhangi bir inanç beslemedi. Yanıbaşında öldürülen çocukları, sivilleri terörist diye yansıtan, yanıbaşında yapılan işkenceyi göstermeyen bir medyaya kim neden inansın! Onbinlerce insanın çok kısa sürede, Taksim’de gördüğüyle ekranda gördüğü arasında benzerlik görememesinin yarattığı aldatılmışlık hissiyle verdiği refleks gibi. Ancak ana akım medya, kabul edelim, etnik olarak da Türk kimliğine sahip olduğu için Türklerde bıraktığı duyguyla Kürtlerde bıraktığı arasında haliyle büyük farklara sahip.

Türkler kendilerine ait kabul ettikleri medyalarının ihanetiyle, Kürtlerse bambaşka bir yerdeki ve bambaşka bir kimlikteki medyanın saldırısıyla yüz yüze geldi. Çünkü etnik olarak Türk, karakter olarak da devletçi medya, devletin Kürtlerin mücadelesini bastırma çabasında polisi, özel timi, askeri ve bürokratının yanında rahatlıkla söylenebilir; bir araç, silah oldu. Manşetler, “perde arkaları”, Anadolu’dan Görünüm’ler, Şefkat Tepe’leri OHAL ve “paralel HAL”in operasyonel araçları olarak görevlerini yerine getirmeye çalıştı. Tam da bu nedenle yüzlerce Kürt çocuğu, genci, iletiş

Ancak bu mücadele içinde de yine aynı devletin ve aynı devletin medyasının şiddetiyle karşı karşıya kaldılar. Onlarca Kürt gazeteci devlet cinayetlerini yazdığı için, katillerin yaptıklarını anlattığı için aynı katillerce öldürüldü. Yüzlercesi sayısız işkenceyle, tehditle ve nihayet hayatlarının önemli bir bölümünü kendilerinden alacak hapis cezalarıyla cezalandırıldı. Bütün bunlar yaşanırken devletin özel-resmi medya organları bunları göstermeye kalkmak bir yana tersyüz eden veya tamamen gizleyen bir yayıncılıkla suç ortaklığı yaptı.
Ana akım Türk medyasının yayıncılığındaki sıkıntı, dolayısıyla yalnızca “Alo Fatih” hatlarıyla izah edilemez. Ortada gönüllü bir katılım, ortaklık var. Kim bilir kaç defa kaç gazeteci kendine telefon gelmesini de beklemeden “fikir” almak için Genelkurmay’ın, valilerin, emniyet amirlerinin, başbakanların “görüşüne” başvurdu. 17 Aralık olayı, benzer büyük devlet krizleri gibi arkasında bir siyasi enkaz kadar medya enkazı da bırakacak. Ancak yerine gelecek olan medya da yeni iktidarla temas-mesafe ilişkisinden çok uzakta, milli, siyasi, ekonomik hedefleriyle hareket edecek. Geleneksel devlet örgütlenmesinin çıkmazı gibi, geleneksel medyanın çıkmazlarını tekrarla gözlemleyeceğiz. Bütün bu kırılmalar, geleneksel devlet ve medyasının boğmaya çalıştığı Kürt medyası ve gazetecileri için yeni imkan ve fırsatlar anlamına geliyor.

Kürtlerin uzun mücadele yılları sonrası daha fazla sahiplenmeye başladığı Kürt medyası-medyaları ele avuca sığmaz karakterleriyle yaşadıklarımızın daha iyi birer aynası olacak. Kürt medyasının şartların da zorlaması nedeniyle oluşan ulus devlet sınırlarının dışına taşan karakteri, dört ayrı devlet içindeki farklı farklı yapılanmaları, hali hazırda izleyicisi-okuruna, tek ulus devlete sıkışmış muadilinin ulaşamayacağı bir imkan sunuyor zaten. Bu imkan şimdi ve yakın gelecekte daha da büyüyecek, Kürtler her tarafıyla ve neredeyse bir yüzyıldır yolsuzluğa gömülmüş devlet medyasının zararlarından daha azade olacak.
im fakültelerine de ihtiyaç duymadan yaşadıklarını duyurmak, bu medya saldırısından kurtulmak amacı/ihtiyacıyla bizzat kendileri medya oldu, zor şartlarda kısıtlı imkanlarla başkalarına olamasa bile birbirlerine haberlerini ulaştıracakları bir medya deneyimi yaratmaya çalıştı. Son 30 yıldır, Kürtlerin birbirlerinden haber alması, devletin yaptıklarını birbirlerine aktarabilmeleri böyle mümkün olabildi.