
Hamza Aktan
Hakkari’de 16 Eylül’de 9 kişinin ölümüne, 4 kişinin yaralanmasına neden olan olayın vehameti, çevresindeki kuşkular, faillerin Şemdinli’deki Umut Kitapevi’ne bomba atanlarla meslektaş olma ihtimali gibi büyük ve hayati meseleler dururken Türk medyasının bu meseleye nasıl baktığıyla ilgilenmek biraz ayrıntı olarak kalıyor. Ne var ki, faillerin ortaya çıkarılması veya ortak bir çabayla saklanmasında çok önemli bir rol oynadığı ve oynayacağı için, bu ayrıntının üzerinde durmak şart oluyor.
Bu olay bir kez daha Türk basınının Kürt meselesinde hakikatten çok siyasi bir angajmana teslim olduğunu, devletin ideolojisinin ötesinde bir yaklaşımdan uzak olduğunu gösterdiği için ayrıca dikkate değer oluyor. Medyanın bu haliKürtlerin, ya da “Kürt kimlik beyanında ısrarlı olan Kürtlerin” (Tanıl Bora’nın ifadesi) neden bir tür kopuş psikolojisi, ait olamama hissi yaşadığını anlamak isteyenler için yardımcı olabilecek bir araç niteliği taşıyor.
Aydın Erol, Enes Erol, Eşref Gür, Şirin Kurt, Abuzeyt İdem, Canê Dayan, Simeha Dayan, Zarife Çiftçi ve üç yaşındaki Nurullah Umut Çiftçi önceki gün failinin henüz belli olmadığı bir mayınlı saldırıda hayatlarını kaybeden Hakkarililerdi. Patlamanın ardından olay yerine giden Geçitli köyü sakinleri dikkatleri devlete, onun askerine çeviren malzemelerin olduğu bir çanta buldu ve bu çantayı bir suçüstü delili olarak tutmak istedi. Ancak bir “terör” saldırısının ardından operasyona çıkma gereği görmeyen asker, bunun yerine bulguları almak için köylülere müdahale etmeyi tercih etmiş, köylülerin direnciyle karşılaşınca havaya ateş açarak bulunan malzemelere el koymaya çalışmıştı. Köylülerin bulduğu malzemelerin başında üzerinde "Kara Kuvvetleri Komutanlığı (KKK) 8'inci Ana Bakım Merkezi Komutanlığı Afyonkarahisar, Balistik Koruyucu Kombozit Başlık Kullanma Klavuzu AQAP-2120, Döküman No: KSK: 107" yazılı belge ve bu belgelerin içinden çıktığı “Dağ ve Komando Tugayı Hakkari Hatırası” yazılı bir çanta bulunuyordu.
Bu son derece önemli ‘detaylar’, Türkiye’de medyanın üzerine gitmesi durumunda bir katliamın aydınlanmasında etkili olabileceği gibi ülke tarihinde de büyük anlamı olacak değişimler doğurabilirdi. Bunun yerine gördüğümüz ise utanç verici bir yapısallaşmış manzara oluyor.
VATANDAŞ OLMAYAN KÜRTLERİN ÖLÜMÜ
Bir meseleye ne kadar önem verdiğiniz ona nasıl yaklaştığınızla ölçülür. Hem hükümet ve siyasetçilerin hem de ana akım medyanın 9 Hakkarilinin öldürülmesine karşı gösterdiği tavır, diğer olaylarla karşılaştırıldığında aslında ölenler Hakkarili olunca bunu pek de günlük programlarına almaya değer görmediklerini gösteren verilerle dolu.
Önce siyasetçilerin ne yaptıklarına/yapmadıklarına bakalım: 19 Haziran’da 11 askerin hayatını kaybettiği Hakkari’deki Gediktepe saldırısının ardından başbakan Recep Tayyip Erdoğan, yardımcısı Cemil Çiçek, dönemin Genelkurmay başkanı İlker Başbuğ ve kuvvet komutanları bu sınır karakoluna kadar gitmiş, ertesinde çok sayıda bakan ile -AB Başmüzakerecisi Egemen Bağış’ın çabaları sonucu dahil olan 15 AB ülkesinin büyükelçilerinin de hazır bulunduğu Van’daki cenaze törenine katılmıştı.
Ancak Hakkari Geçitli’deki katliamın ardından ne bir başbakan, ne herhangi bir bakan ya da başmüzakereci ne de herhangi bir kuvvet komutanı bırakın 9 “vatandaşlarının” öldüğü olayın yaşandığı yeri ziyaret etmeyi bu insanların tek bir cenaze törenine bile katılmayı gerekli görmedi. Yerine, başbakan ve bakanları klasik “terör” açıklamalarını yapıp rutin gündemlerine devam etmeyi tercih ettiler. CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun da Hakkari’ye gidip bu insanların cenazelerine katılmak, yakınlarına başsağlığı dilemek muhtemelen aklının ucundan geçmedi. Olayın yaşandığı yere giden, cenaze törenlerine katılan, bölgedeki insanlarla görüşen, yine BDP’li siyasetçiler oldu.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, meslektaşlarından bu anlamıyla bir farkı yok. Bu yaz İstanbul’da bir askeri araca yapılan saldırıda hayatını kaybeden Buse Sarıyağ isimli genç kızın cenaze törenine katılan Gül, üç yaşındaki Umut isimli bebeğin de olduğu 9 vatandaşının cenazelerine katılmayı düşünmedi. Aynı cumhurbaşkanı, aynı başbakan ve bakanlar ve aynı genelkurmay yetkilileri, yine Hakkari’de bir uzman çavuşun 10 Eylül’de, bayram günü sokak ortasında öldürdüğü, Buse’den iki yaş küçük Enver Turan’la ilgili herhangi bir sıradan açıklama dahi yapmadı. Bir devlet memurunun öldürdüğü 15’indeki Enver’in cenazesine herhangi bir devlet yetkilisinin katılmaması, bu çocuğun öldürülmesiyle ilgili söz almaması kendi içinde son derece mantıklı oysa ki.
Hakkari’deki saldırıda ölenler “terör” mağduruysa, devlet yetkililerinin bu insanlara herhangi bir batı kentindeki vatandaştan daha az önem vermemeleri gerekmez miydi? Buse’nin cenaze törenini Umut’unkinden, bir asker cenazesini bir vatandaşınkinden daha önemli kılan nedir? Öyle görünüyor ki devletin bir vatandaş tercihi var ve buna riayet etmekte de son derece tutarlı.
MEDYANIN YAKLAŞIMI VE HABER ÖRNEKLERİ
Türkiye’nin ‘main stream’ medyası da yukarıdaki soruların herhangi birini siyasetçilere sormayı gerekli görmüyor. Ancak keşke tek eksiği ve hatası bu olsa, medya yaşanan katliamın üstünü örtmeye, faillerle ilgili birbirini tutmayan ve yine birbirini yalanlayan haberler yaparak dikkatlerin yönünü değiştirmeye çalıştı, çalışmaya devam ediyor.
![]() |
| Hürriyet, 17.09.2010. Büyütmek için tıklayın. |
Örneğin Sabah gazetesinin, 17 Eylül sayısının manşetinden duyurduğu haberin amacı yaşanan olayı anlatmaktan çok failin asker olmadığını kanıtlamaktı. (Haber için bkz: http://tinyurl.com/2wxu58h ). “Oraya asker çantası bıraktık” başlıklı haberin ana iddiası şu cümlesinde:
“Saldırı sonrası, KCK operasyonu kapsamında takip edilen bazı BDP'lilerin örgüt milislerini telefonla arayarak ‘Bırakılan asker çantasını ön plana çıkarın, provokasyonu sahiplenin!’ talimatını verdiği belirlendi.” Haberin içinde dahi başlığı taşıyan, yani herhangi bir BDP’linin “Oraya asker çantası bıraktık” dediğini ifade eden bir vurgu yok. Anlaşılan gazetenin haberden sorumlu editörü ‘Bırakılan asker çantasını ön plana çıkarın, provokasyonu sahiplenin!’ cümlesini gazetenin okurlarının da “Oraya asker çantası bıraktık” diye anlayacağını düşünüp bu kararı vermiş.
Ancak haberin daha vahim kısmı, Sabah’ın, aklı başında herhangi bir insanın “provokasyonu sahiplenin” gibi
| Habertürk, 17.09.2010. Büyütmek için tıklayın. |
İLGİNÇ AMA DOĞRU OLMAYAN BİR HİKÂYE
Aynı gazetenin ertesi günkü sayısında yine olayda hayatını kaybeden insanlara dahi saygı göstermediğini anlatan bir başka manşet vardı. Burada da gazetenin yine bir telaş içinde bize bir şeyler anlatmaya çalıştığını ancak gene, bu çabasında başarısız olduğunu görüyoruz. 18 Eylül tarihli kendi kendini yalanlayan haber şöyle:
| Sabah'ın ilgili haberi. Büyütmek için tıklayın. |
Gazete mantık hataları, bilgi yanlışlarıyla dolu bu paragrafta gene okurundan akıl almaz bir hikayeye inanmasını bekliyor: Bir köyden dokuz genç dağa çıkacak. Buna sinirlenen gençlerin aileleri çocuklarının yakalanması veya öldürülmeleri için ihbarda bulunacak, örgüte daha geçen ay katılmış bu gençler ayaklarının tozuyla bir bölük komutanlığına saldırıda bulunacaklar, birbirlerinden hiç ayrılmayan bu dokuz köylü genç daha sonra bir operasyonda etkisiz hale getirilecek, yani öldürülecekler. Çocuklarını ihbar eden ailelere kızan PKK ise gelip bu aileleri bir mayınlı tuzakla öldürecek...
Oysa olayın aslı Türkiye’de yaşayan herhangi bir vatandaşın bilebileceği, hatırlayacağı kadar yakın ve canlı. Evet, yine Hakkari’de, Ramazan bayramının arifesi olan 7 Eylül tarihinde 9 PKK militanı bir operasyonda öldürülmüştü. Ancak bu militanlardan tek biri bile Geçitli köyünden değildi, biri Mardinli, biri İran kenti Dirbêsiyeli, biri Ağrı-Tutaklı, biri Başkaleli, biri Vanlı, ikisi Cizreli, ikisi de Hakkarili’ydi.
‘ANADOLU’DAN GÖRÜNÜM’ EKSİK OLMASIN
Sabah’ın bu haberinin yayınlandığı ve Milliyet, Zaman gibi gazetelerin web sayfalarından aynı haberin alıntılandığı gün, olayın failini bu defa daha ilginç bir hikayeyle kanıtlamaya çalışan bir AA menşeili haber yayınlandı. (Bkz: http://tinyurl.com/39jrjls).
| AA'nın ilgili haberi. Büyütmek için tıklayın. |
Bu tür, masa başında hazırlandığı, polis veya asker direktifinde yazıldığı, bazen buna dahi gerek görülmediği veya muhabirlerinin olayın yaşandığı yere dahi gitmediği çok açık haberlerin en genel özelliği kurulan cümlelerdeki edilgen çatı. “Belirtildi”, “iddia edildi” veya bazen “konuşuluyor”, “üzerinde duruluyor” ifadeleri bizi gizli özneye hapsedip anlatılana inanmamızı sağlıyor güya.
Ancak Türkiye’de Kürt meselesi özelinde bu tür haberciliğin çok uzun bir tarihi, çok geniş bir kullanım alanı olduğu için normal okurun bu metinlerdeki herhangi bir sıradışılığı farketmesi bile zor olabiliyor. Çünkü Türkiye’de habercilik kültürünün önemli bir kısmı bu edilgen, gizli özneli dil ve siyaset bilgisi üzerine kurulmuş durumda. Konu Kürt meselesi olunca da medyadaki geniş algı birliğini arkasına alan gazeteciler herhangi bir ahlaki ilkeyi veya kendilerinin de farkında olduğu, kurdukları hikayelerdeki mantık hatalarını, bilgi yanlışlarını dahi dikkate değer görmeden büyük bir rahatlık içinde bu metinleri bize sunuyor. Bu gazeteciliğin, başka bir ifadeyle, Kürt meselesine, aktörlerine veya siyasetine olan bu özensiz ama ideolojik yaklaşımın eleştiriyle karşılaştığı, karşılaşabildiği alan da ya çok sınırlı ya da neredeyse hiç yok.
YABANCI BASININ FARKI
| Reuters'in ilgili haberi. Büyütmek için tıklayın. |
Milliyet gazetesi 18 Eylül tarihli, öldürülen Hakkarililerin cenaze törenleriyle ilgili “Tuzak içinde tuzak” başlıklı haberinde “köylüler il dışından gelen gazetecilerin töreni izlemesine izin vermedi ve köye sadece Hakkari’de görev yapan gazeteciler alındı” bilgisini veriyor. Türk basını, Kürtlerin cenaze törenlerine bile Ankara veya İstanbul’dan gönderilen gazetecileri istememelerinin nedenlerini kendine sormalı. En çok da acemice haber metinleriyle bu insanların ne hayatlarına ne de ölülerine bir saygısı olmadığını gösteren masa başı hikaye anlatıcılarının kendilerini sorgulamaları gerekiyor. Ya da bunun yerine, sağolsunlar bizi ‘bilgilendirmeyi’ kesmeleri en hayırlısı.
Kaynak: http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=662&makale=Bir%20Katliam%20ve%20T%FCrk%20Bas%FDn%FD
