Hamza Aktan
Her yıl ‘uluslararası ilişkilerin gelişmesine en önemli katkıyı yapan devlet adamına’ verdiği ödülü bu yıl Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e veren İngiltere’nin en önemli düşünce kuruluşlarından biri olan Chatham House’un Türkiye masası şefi Fadi Hakura, hükümete yönelik demokratikleşme ve toplumsal konsensüs yönündeki çekinceler konusunda böyle diyor: “Şu anda da geriye dönüp, başlangıçtaki aktifliğini yeniden benimser ve milliyetçi muhalefetten o kadar çekinmezse aynı çizgiyi tutturabilir.” Hakura, Londra’da sorularımızı yanıtladı.
- Gül ile Erdoğan’ın uzun süreli bir arkadaşlıkları var. Chatham House ödülü için ikisi arasında bir tercih yapmak durumunda olsaydınız hangisini seçerdiniz?
Bizim açımızdan böyle bir kıyas geçerli değil. Unutmamamız gereken bir şey var; Gül, Erdoğan, ayrıca Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun dâhil olduğu bir ortaklık söz konusu. Gül’e verilen ödül, kendisinin cumhurbaşkanı olarak ülkeyi uluslararası alanda temsil etmesi ve makamından gelen kapasitesinden kaynaklanıyor.
- İki siyasetçi arasındaki en temel farklılığı ne olarak görüyorsunuz?
Erdoğan ve Gül her ne kadar uzun süreli bir politik ortaklık içindelerse de farklı geçmişlere sahipler. Esas olarak bir geçmiş ve stil farkı var ki, bu da normal. Gül, ekonomi okumuş, İngiltere’de eğitim görmüş, İngilizce bilen, yurtdışında ekonomi alanında çalışmış bir siyasetçi. Dolayısıyla ekonomik küreselleşmenin, farklı politik ilişkilerin ve uluslar arası ağın önemini çok erkenden fark etti. Erdoğan ise daha çok aşağıdan yukarıya çıkmış, Kasımpaşa’da, İstanbul’da büyümüş bir siyasetçi. Onun da yerel insanlarla diyalog kurmada, onların ne istediğini anlamaya dönük yönü var.
YENİ OSMANLICILIK DOĞRU BİR TABİR DEĞİL
- Batıda da ama özellikle Arap dünyasında Türkiye’nin son dönem dış politikası ‘Yeni Osmanlıcılık’ olarak görülüyor. Sizce gerçekte yaşanan bu mu?
Ben bu tabire katılmıyorum. Çünkü Osmanlıcılık; Osmanlı İmparatorluğu zamanında dizayn edilmişti. Osmanlı ve diğer imparatorluklar o zaman Orta Doğu’da kilit güçlerdi. Şimdiyse böyle bir gerçeklik yok. Türkiye’nin yaptığı yeni Osmanlıcılıktan çok, tarihi, ekonomik, politik ve kültürel bağlardan dolayı doğal bölgesindeki bir yeniden entegrasyon çabası. Buna da ‘yeni Osmanlıcılık’ değil iyi komşuluk politikası denir ki, bu da normal.
- Türkiye ve İsrail gibi normalde müttefik iki ülke arasındaki yüksek tansiyonu neye bağlamak gerek?
Şu anda benzer yüksek tansiyon ve anlaşmazlıklara Amerika ile İsrail, hatta Avrupa ile İsrail arasında da tanıklık ediyoruz. Türkiye-İsrail ilişkilerine bakıldığında aslında Türkiye’nin son elli yıldır iyi ilişkiden çok da hoşlandığını söylemek yanlış olur. Gerçekte, iki ülke ilişkilerinin Ortadoğu’daki duruma göre şekillendiğini görürüz. Örneğin 1967 Savaşı’nda Türkiye-İsrail ilişkileri azaldı. Aynı şey 1973 savaşında da oldu. 1980 darbesinden sonra da Kenan Evren, İsrail’le olan büyükelçilik ilişkilerini aşağıya çekti. İlişkilerin gerçekten iyi olduğu tek dönem 90’lı yıllar.
- Bu yıllarda niye iyi?
Çünkü bir barış süreci yaşanıyordu. 1993’teki Oslo Barış Görüşmeleri İsrail ve Filistin, daha sonra İsrail ile Suriye arasında kuruldu. Bölgede daha fazla iyimserliğin olduğu bir dönemdi. Şimdi ise tansiyon gene yüksek ve bu da ilişkilerin bozulmasının nedenini açıklıyor.
- Türkiye’nin İsrail’le olan anlaşmazlığına Avrupalıların bakışı nasıl?
Avrupa’da bu yönde bazı kaygılar var. Avrupa’nın kullanılan dilin tonunun düşürülmesi ve İran bağlamında yeni bir retoriğin kullanılması arzusu olduğunu söylemek mümkün. Türkiye’nin orta yolu bulmaya çalışması gerekiyor. Fakat genel olarak bu yönde özellikle İsrail’in ABD ile yaşadığı anlaşmazlık sonrası, Avrupa’da Türkiye’ye yönelik büyük bir kaygının olduğunu sanmıyorum.
- Nedir sizce Türkiye’nin en önemli iç problemleri?
İlkinin ekonomi olduğunu düşünüyorum. 2001 ekonomik krizinden sonra çok büyük sosyal, ekonomik ve eğitimsel reformlar vardı. Fakat reform sürecinde bir yavaşlama yaşanıyor. Oysa Türkiye’nin daha hızlı, daha derinlikli ilerlemesi gerekiyor. Bu, anahtar faktördür bence. Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu şey, daha fazla demokrasi, daha fazla insan hakları, daha çok ekonomik reform, eğitimde ezberciliği kaldıran düzenlemeler, yabancı dil eğitimini öne çıkarmak... Türkiye’nin artık daha büyük bir aktör olduğu bir gerçek, bunu ABD, Avrupa, Rusya, hatta Afrika dahi kavramış durumda. Dolayısıyla Türkiye’nin de gerçekten bu küresel duruma entegre olabilmesi için içeriden değişmesi gerekiyor.
AKP İLK DÖNEMİNE BAKMALI
- Türkiye bunu başaracak gibi görünüyor mu?
Türkiye’de çok kritik bir değişim yaşanıyor. Türkiye’de devletin yönlendirdiği toplumsal durum geleneksel olarak vardı, fakat şu anda yaşanan toplumun yön verdiği bir devlete doğru gidiş. Şu anda Türkiyeli toplumun devletin önüne geçmeye başladığını düşünüyorum. Toplum daha fazla seçeneğin olduğu, daha esnek ve liberal bir devlet istiyor. Aynı toplum daha fazla ideolojilere bağlı bir siyaset istemiyor. Daha çok Avrupai bir siyaset istiyor. Sağlık hizmetleri, eğitim politikası, sosyal güvenlik, iş, iletişime dönük konular tartışan politikacılar istiyorlar, dini veya ideolojik meseleleri tartışanları değil.
- Son bir yıldır gündemde olan açılımlara dair genel bakışınız ne?
AKP iktidarının ilk dönem yüzü reformları gerçekleştirmek konusunda çok ileriye dönüktü ve geniş konsensüsten de mutluydu. Örneğin bu hükümet 2002-2004 arasında dokuz Anayasa paketini CHP’nin ve dönemin cumhurbaşkanı Sezer’in desteğiyle geçirdi. Bu, takip etmek için harika bir modeldi ve hükümet de o dönemde çok iyi bir başarı yakaladı. Şu anda da geriye dönüp, başlangıçtaki aktifliğini yeniden benimser ve milliyetçi muhalefetten o kadar çekinmezse aynı çizgiyi tutturabilir. AKP’ye 2007’de yüzde 47’yi kazandıran milliyetçi politikaları izlemesi değil, reformları, Avrupa Birliği yanlısı siyaseti, ekonomik istikrarı izleyen siyasetiydi.
- AKP gene farklı toplumsal kesimleri bir araya getirip, bahsettiğiniz ilk dönemine dönebilir mi?
Evet, önceden yaptığı gibi şimdi de yapabilir. AKP bunu yaptı fakat şartlar değişti, iç durum değişti, halk arasında değil ama partiler arasında daha fazla kutuplaşmalar yaşanıyor şu anda.
REFORMDA GECİKME MUHALEFETİ GÜÇLENDİRİYOR
- Hükümetin başlattığı açılımlarda istikrarlı bir çizgi izlemediğini görüyoruz. Bu da açılımlara yönelik bir kuşku yaratıyor. Sizin görüşünüz ne?
Hükümet 2002’de ne yapmak istediğinde çok netti ve bunu netçe açıklıyordu. Son dönem açılımlarında ise bir zamansal gecikme yaşanıyor ve eğer siz bu gecikmeleri yaratırsanız karşıtlıkların ve şüphelerin de büyümesine izin vermiş olursunuz. Eğer şu anda olandan daha fazla bir aktiflik olsaydı karşıtlıklar azalır, hükümet de en azından sürecin başını çekebilirdi.
- Özellikle Kürt belediye başkanlarına yönelik tutuklamalar, gösterilere katıldığı için çocuklara uzun hapis cezaları gibi uygulamalar, AKP’nin Kürt meselesindeki genel siyasetine dair kaygıları iyice artırıyor. Siz nasıl yorumluyorsunuz?
Türkiye kesinlikle daha fazla demokrasiye, insan haklarına ve sadece değişiklik yapılmış değil yeni, özgürlükçü ve sivil bir anayasaya ihtiyaç duyuyor. Fakat Türkiye’ye dair bana ihtiyatlı iyimserlik veren şey birer birer özneler değil, genel olarak yaşanan sürecin kendisi. Önemli olan, daha uzun süreli bir reform süreci için halk arasında da genişleyen bir kabul edilebilirlik durumunun olması.
- PKK’nin yasal zemine çekilmesinin en iyi yolu olarak neyi görüyorsunuz?
Anahtar mesele yine reformlar. Şu anda bu konuda iki önemli yön var, biri batılı demokrasileri model alan sivil demokratik anayasa, Türkiye’nin de imzacısı olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin prensiplerini daha fazla uygulamak ve ikincisi, Irak’ta Kürt liderliğiyle olan ilişkisini sürdürmesi. Eğer bu ikisi birlikte ilerlerse ben genel atmosferin değişeceğini ve Türkiye’nin içindeki ve dışındaki milliyetçi elementlerin azalacağını düşünüyorum.
- Başbakan Erdoğan’ın Ermeni göçmenlere yönelik sınır dışı tehdidini ilk duyduğunuzda tepkiniz ne oldu?
O duygusal bir reaksiyondu. Doğal olarak global bir medyadan bahsediyoruz ve bunun da dikkate alınması gerekiyor. Gelecek için de bu tür duygusal tepkilerden kaçınılması gerekiyor bence.
TOPLUM ASKERİ VESAYET İSTEMİYOR
- Türkiye’de askeri vesayetin zayıflayabileceğine veya tamamen kaldırılabileceğine inanıyor musunuz?
Türkiye’de ordunun toplumun üzerindeki etkisinde önemli bir düşüş yaşanıyor. Türkiye toplumu daha yatay, çeşitliliği bol bir toplum oluyor ve askerin daha fazla politikaya karışmasını da istemiyor. Toplum, hesap sorulabilir politikacı istiyor. Bu da gerçekten izlenmesi gereken yol. Benzer ülkelerde de, mesela Hindistan’da, daha çeşitliliğin olduğu bir toplum, siyaset, eğitim, ekonomi ve kültür görüyorsunuz.
- AKP’nin daha fazla iktidarda olmadığı bir dönemde nelerin değişeceğini düşünüyorsunuz?
Genel olarak kişilere, öznelere değil süreçlere konsantre olmamız gerekiyor. O da Türkiye hangi yönlere ilerliyor; toplum daha fazla demokrasi talep ediyor, din ve seküler konsept arasında daha fazla uyum görüyoruz. Din üzerinden kutuplaşmanın azaldığını, liberal sekülerlikle, liberal dinle daha rahat hisseden bir jenerasyon görüyoruz Türkiye’de. Bu, Türkiye’nin gittiği yol bence.
AB ÖNCÜ DEĞİL KOLAYLAŞTIRICI
- AB’nin bu süreçte Türkiye’nin demokratikleşme problemlerini çözmede yardımcı olduğunu düşünüyor musunuz? Yoksa bu yönde çekinceleri mi var?
Şu anda Türkiye’de yaşanan daha çok bir ‘ev içi’ büyüme. Bu, AB’nin etkisinin azaldığı ve daha çok Türkiye’nin rol aldığı bir iç süreç. AB başlangıçta daha öncü bir durumdayken şu anda giriş sürecinin yavaşlamasıyla daha çok kolaylaştırıcı rol görüyor. Fakat aynı zamanda AB kendi iç problemleriyle mücadele ediyor, Yunanistan’ın ekonomisi ve avro’nun geleceği gibi. AB’nin hangi yöne doğru ilerleyeceğine dair çok farklı görüşler var, daha fazla bütünleşme yönünde mi yoksa dışarıya bakma yönünde mi...
* Kaynak: Radikal Gazetesi
* Yayın tarihi: 13/04/2010
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=991149&Date=12.07.2010&CategoryID=99