Hamza Aktan
Türkiye’de uzun süredir toplumsal algının uzağına düşen AB üyeliği, Avrupa’da da özellikle Almanya ve Fransa’nın baskın karşıtlığı nedeniyle gündemden düşmüştü. Fakat Britanya’nın henüz dünyayla tanışma turları yapan başbakanı David Cameron’ın Ankara’da söylediklerinin hem Türkiye’de hem de Avrupa’da AB üyeliği çevresindeki gündemi canlı tutacak etkileri olacak.
Britanya, Avrupa Birliği’yle tarihsel olarak mesafeli ve Eurozone’a girmemiş üyesi olsa da, birliğin en güçlü ve en zengin üçlüsünden biri. Dolayısıyla bu ülkeden Almanya ve Fransa’nın tavrına açıktan yapılmış bir eleştirinin gözardı edileceğini düşünmek zor ve kısa zamanda bu iki taraftan da Cameron’ın Türkiye’yi bu derece önceleyen siyasetine yanıtların gecikmeyeceğini söylemek mümkün. Fakat bunlardan önemlisi, Britanya’nın yeni sayılabilecek siyaseti ve bu siyasetinin çerçevesini anlamak.
Kendisini “Liberal-Muhafazakar” bir siyasetçi olarak tanımlayan David Cameron, özellikle son dönemde yaptığı yurtdışı gezilerinde iç politikadaki siyasetiyle dışarıdaki görüntüsü arasında bariz çelişkiler gösteren bir fotoğraf bırakıyor. Bu çelişkili durum Türkiye ziyaretinde de, hemen ardından başladığı Hindistan gezisinde de kendini gösterdi.
LONDRA’DAKİ CAMERON
Cameron’ın lideri olduğu Muhafazakâr Parti, 6 Mayıs seçimlerinin öncesinde seçmene, karar alma merkezini Brüksel’den Londra’ya taşımak gibi son derece ‘anti Avrupalı’ bir söz veriyordu. Nitekim, Muhafazakarların bu “Eurosceptic” siyaseti halen, AB yanlısı Liberal Demokratlarla kurdukları koalisyonun nasıl uzun ömürlü olabileceğine yönelik şüphelerin taşıyıcısı halinde. Dolayısıyla “siyasetin merkezi”ni Brüksel’den Londra’ya taşıma iddiasındaki bir başbakanın Türkiye üyeliği gibi devasa bir meseleye olan desteğini gene Londra’dan sürdürmesi düşünülemez. Bu durumda da Ankara’daki konuşmasının peşinden giderse şayet, partisinin AB siyasetini bir kenara bırakması, Brüksel’e daha fazla ağırlık vermesi gerekecek.
Ancak özellikle küresel ekonomik kriz, çoğu gelişmiş AB üyesini olduğu gibi Britanya’yı da köklü biçimde şekillendirmeye devam ediyor. Bu şekillendirmenin en güçlü ayağını ise göç politikaları oluşturuyor. Cameron hükümeti seçimden önce vaad ettiği gibi, göç akışının AB dışından gelen kısmını çok büyük oranda daraltma yönünde önemli adımlar atıyor. Başta ülkeye girişin en zor denetlenen yollarından biri olarak görülen öğrenci vizeleri olmak üzere, AB üyesi olmayan ülkelerden kişilerin girişi “tam kalifiye olmak” gibi şartlarla sınırlandırılıyor. Önümüzdeki bir yıl içinde ülkeye girişine izin verilecek kişi sayısı belirlenmiş durumda; 24 bin. Bu rakamın daha da düşürülmesi gündemde. Fakat bu da bir yana, özellikle seçim sürecinde AB’ye 2004’te katılan doğu Avrupa ülkelerinden gelen göç de tartışmaların odağındaydı. Dolayısıyla halihazırdaki AB üyesi ülkelerden gelen göçü dahi sorgulatacak bir siyasi-toplumsal iklimde Cameron’ın 70 milyonluk potansiyel bir göç kaynağı ülke üyeliğini bırakın Brüksel’de, Londra’da nasıl savunabileceği tamamen bir belirsizlik.
Bu sıkılaştırılmış göç politikasının ülkeye zorluklar yaşatacağı, Cameron’ın Ankara’dan hemen sonra gittiği Bangalore’da da görüldü. Hindistan’la özellikle ekonomik işbirliğini geliştirme vurgusu yapan Cameron’a gazetecilerden önce Hint hükümetinden yöneltilen soru, mevcut göç politikasıyla bunun nasıl mümkün olacağına dönük oldu.
Muhafazakar Parti, seçim bildirgesinin AB konulu bir başka maddesinde, AB ile ilgili alınacak hemen her önemli kararda referanduma gidilmesi, İngiliz kamuoyunun iradesine başvurulması sözü veriyor. Daha fazla göç istemeyen, “İngiliz işleri İngilizlere verilsin” sloganlarına tav olmuş bir ülkede olası bir Türkiye merkezli referandumda “Evet”in şansının çok düşük olacağını da eklemek lazım.
Cameron’ın yeni “Türkiye yanlısı” tutumunun bir başka sıkıntılı yanı, ekonomik-siyasi nüfüzuna rağmen Britanya’nın mesafeli tavrının da etkisinin olduğu ve çok uzun zamandır süregelen ‘FransAlmanya’nın yön verdiği bir AB profilinin varlığı. Psikolojik liderliği Almanya ve Fransa’ya bırakmış bir ülke olarak Britanya’nın hele ki birliğin en tartışmalı konusu olan Türkiye’nin üyeliği konusunda net bir değişiklik yapabilmesini beklemek güç.
Bu güçlüklere rağmen Cameron’ın hem Türkiye’de hem Avrupa’da şaşkınlık yaratan Türkiye yanlısı konuşmasının aslında başka siyasi-ekonomik nedenleri olması gerekir. AB’nin ötesinde daha uluslararası çerçeveden bakıldığında Cameron’ın konuşmasını bir “Batılı retoriği” olarak görmek daha anlaşılır görünüyor bu nedenle.
EKONOMİ FAKTÖRÜ
Bundan iki hafta önce dışişleri bakanı William Hague, Britanya’nın yeni dönemde yakınlaşacağı ülkeleri esas olarak ekonomik bir gelişme içindeki Hindistan, Çin ve Brezilya olarak olarak sıraladıktan sonra buna Türkiye’yi de ekliyordu. Özellikle bütçe açığını kapatmak için tarihinde olmadık bir kemer sıkma politikası benimseyen Cameron da Britanya’yı uluslararası sermayeye cazip hale getirmek için bir dönem başbakan Tayyip Erdoğan’ın dış gezilerinde sık vurguladığı “biz ticaret yapıyoruz” söylemini benimsemiş durumda. Bu nedenle batılıların “yükseleni” Türkiye, ekonomik iyileşme arayışındaki Britanya için önemli bir adres. Nitekim kendisi de konuşmasında buna vurgu yapıyor.
Meselenin siyasi kısmı olan, Türkiye’yi batıda tutma çabasının da Cameron’ın hırslı ve samimi konuşmasını etkilediğini söylemek mümkün. Obama’nın ilk yurtdışı gezisini Türkiye’ye yapmış olması gibi, Cameron da -her ne kadar ilk durağı olmasa da-, Türkiye’yi ilk ziyaret ettiği ülkeler arasına aldı; İsrail’in hiç hoşlanmayacağı vurgular yaptı. (Bu konuda bazı Türk gazeteleri ikinci resmi ziyaret diye yazdı. Ancak daha önce sırasıyla Almanya, Fransa, Afganistan ve ABD’yi ziyaret etmişti.) Bir başka dikkat çekici nokta da, Cameron’ın tercihini Türkiye’den yana yapan konuşmasını “küçük ortağıyız” dediği ABD ziyaretinden hemen sonra yapması.
Cameron aslında genel olarak hem kendi adına hem de batı dünyası adına Türkiye için en değerli ve anlamlı adresi, AB’yi teklif etti. Ancak ne kendi ekonomik-siyasi krizli gündemi içinde kaybolmuş Avrupa ülkelerinin ne de AB üyelik gündemini daha fazla canlı tutmak ister görüntüsü vermeyen AKP hükümetinin mevcut hevesleri bunları gerçekçi kılmaya yakın tutuyor. Yine de tüm çelişki ve konjonktürel güçlüklere rağmen Britanya başbakanının Ankara konuşması, Türkiye içinde AB’ye dönük yeniden bir canlanmaya, AB içinde de ciddi bir tartışmaya yol açacak önem ve değerde.
Kaynak: Radikal Gazetesi
Yayın Tarihi: 04/08/2010
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=1011642&Date=04.08.2010&CategoryID=99