
Hamza Aktan
Agos, suyun aktığı, tohumun filizlenip bereketin fışkırdığı yer; arık anlamına geliyor. Hrant Dink ve arkadaşları 11 yıl önce Türkiye Ermenilerinin seslerini duyurabileceği bir ark olsun diye kurdular bu gazeteyi. Agos, ilk günden itibaren yayın ilkelerini hep korudu, diyalog, uzlaşma ve özgürlüklerden yana oldu. Dink'in "dördüncü çocuğum" dediği Agos'un öyküsü, bir bakıma Türkiye'deki Ermenilerin de öyküsü.
İçerde büyük bir koşuşturma var. Bir yandan hiç susmayan taziye telefonlarına yanıtlar veriliyor, bir yandan ertesi gün çıkması gereken "Agos - Özel Sayı"sının son provaları yapılıyor. Gazete hiç olmadığı kadar kalabalık ama hiç olmadığı kadar da sessiz günlerinden birini yaşıyor. Herkes işini, mümkün mertebe sessizce yapıyor… Aynı anda yazı işleri odasındaki dolabın üzerine tünemiş beyaz bir güvercin çevreyi gözlüyor. Gazete çalışanları güvercinin günlerdir binadan çıkmadığını, birkaç defa çıkarmaya çalıştıkları halde geri dönüp aynı yere konduğunu söylüyor. Agos'un iki yıllık köşe yazarı Aydın Engin, gözleri dolarak "Biz onun Hrant olduğunu ve bizim nasıl çalıştığımızı izlediğini, bizi denetlediğini düşünüyoruz" diyor. Agos, 26 Ocak günü ilk kez yayın yönetmeninin yokluğunda, beyaz güvercinin bakışlarının altında çıkıyor. Bu defa Hrant Dink'in arkadaşları tarafından yazılmış Şapparigçe köşesi var ama onun analizleri, söyleşileri yok.
Türkiyeli ve dünyalı
Hrant Dink ve arkadaşları Türkiye'deki Ermenilerin en önemli yayın organının temellerini bundan 13 yıl önce attılar. Dink, Luis Bakar, Harutyun Şeşetyan, Anna Turay'dan oluşan dört kişilik girişimci kurul kolları sıvayıp bu netameli işe giriştiler. Daha sonra bu ekibe Sarkis Seropyan, Arus Yumul, Sendiz Gurikoğlu, Diran Bakar, Setrak Davuthan ve Nıver Lazoğlu gibi isimler katıldı.
Hrant Dink'in başını çektiği ekip, Türkiye'de bireyler, ama özellikle sosyal ve etnik gruplar arasında sağlıklı bir iletişimin temellerini atmak, hoşgörü ve bir arada yaşama kültürünü sağlamlaştırmak gayesiyle hareket ediyordu. Türkiye'deki toplumsal kesimler içinde kapalı bir yapısının olduğunu düşündükleri Ermeni cemaatinin dışarıyla bir bağ kurmasını sağlamak için Agos'u var etmeleri kaçınılmaz görünüyordu onlar için. Agos'un doğmasıyla oluşacak iletişimin yaratacağı olumlu atmosfer, yaşadığımız coğrafi bölgedeki diğer ilişkilere de yansıyacaktı onlara göre. Bunun için de her şeyden önce cemaatin kendi içinde sağlam bağlara sahip olması, özellikle Ermeni okuryazar kesimin cemaatle ilişkisini daha güçlü bir biçimde kurması gerekiyordu.
Bu fikri temel oluşturulduktan sonra yaratmak istedikleri gazetenin nasıl bir şey olacağı da netleşmişti artık: Güler yüzlü, genç, modern bir gazete. Aynı zamanda; "hem değerlerine bağlı, hem de Türkiyeli ve dünyalı; tarafsız, çok sesli, barışçı, yapıcı, kararlı ve sağduyulu. Haberde geri kalmayan, yorumda ahkâm kesmeyen, siyasi, sosyal, ekonomik çıkar ilişkilerine girmeyen, cemaatin tüm kesimlerini aynı içtenlikle kucaklayan ve Ermeni cemaatinin sesinin yankılandığı bir gazete."
Gazetenin ilk deneme sayısını, gazetecilik tabiriyle "sıfırıncı sayı"yı 25 Şubat 1996'da çıkardılar. "Haftalık Siyasi Aktüel Gazete" diye çıktı Agos ve 70 TL'ye satılacağı duyuruldu. Sıfırıncı sayının manşetinde "Nisan'da Merhaba" yazıyordu. Haberse şöyleydi: "Türkiye'deki Ermeni cemaati önümüzdeki günlerde yepyeni bir yayın organını kucaklamaya hazırlanıyor. Cemaatin ilk Türkçe haftalık gazetesi Agos, Nisan ayında yayın hayatına merhaba diyecek. Pangaltı'da kurulan bir büroda ön hazırlık çalışmaları sürdürülen Agos, Cuma günleri çıkacak ve iki sayfalık Ermenice bir eki de içerecek."
Nihayet ilk sayı
Deneme sayısından 40 gün sonra da gerçek gazete bayilerdeydi. İlk sayı Ermenilerin Surp Zadik Yortusu'na denk getirilmişti. Haber de zaten böyle duyurulmuştu. "Yortumuz kutlu olsun."
Gazetenin her sayısında yer alacak başyazıların ilki, özetle şöyleydi: "Elinizde tuttuğunuz bu sayıyla artık yeni bir 'agos' açıldı. Eteğinde sevginin, barışın, yaratıcılığın, dayanışma ve gelişmenin tohumlarını taşıyanların, onları Agos'a serpmekte yarışacaklarını biliyorduk. Ama bu kadar kısa sürede payımıza bu kadar büyük ilgi ve sevginin düşeceğini hayal etmeye cesaret edememiştik..."
İlk sayıdan itibaren siyasi, kültürel, sanatsal, her alanda başta Ermeni cemaati olmak üzere Türkiye ve dünyanın öne çıkan gündem maddeleri gazetenin sayfalarında yerini buldu. Bu haberlerin hemen tümü Agos'un kendine has yorumu ve bakış açısıyla okura ulaştı. Gazete, özgürlüklerden kesinlikle taviz vermeyen, Ermeni toplumuna yönelik ırkçı veya önyargılı kalıpları karşısına alan, ülkedeki diğer anti demokratik uygulama ve gelişmeleri içtenlikle eleştiren yapısıyla sadece Ermenilerin değil, Türkiyeli diğer okurun da ilgisini kazandı. Bunun belirtileri de çok değil, çıkmaya başladıktan altı ay sonra kendisini gösterecekti. İlk altı ayda Hrant Dink ve arkadaşlarını daha da cesaretlendirecek, umutlarını yükseltecek bir okurla karşı karşıyaydılar. 600 aboneyle başladıkları yayına altıncı aydan sonra 1800 aboneyle devam ediyorlardı. İlk başta 2 bin 600 kişinin aldığı gazete artık 3 bin 500 kişiye ulaşıyordu. Gazetenin bundan sonraki yayın hayatında artık kemikleşmiş bir sayı olarak 6 bin okur hep var oldu. Yalnızca İstanbul'da dağıtılan bir gazete için hiç de azımsanmayacak bir rakam.
Agos'ta bugüne kadar başta Hrant Dink olmak üzere Baskın Oran, Mıgırdiç Margosyan, Oşin Çilingir, Arus Yumul, Yetvart Danzikyan, Setrak Davuthan, Karin Karakaşlı, Aydın Engin ve Ali Bayramoğlu gibi isimler köşe yazarı olarak bulundu.
Birdir bir, ikidir iki
Hrant Dink başından beri gazetenin hem yayın yönetmeni, hem muhabiri, hem de köşe yazarı oldu. Hemen her hafta ya bir yazar, akademisyen veya sanatçıyla söyleşiler yapıyor ya da dönemin siyasi gündemi neyse, ona dair analizler içeren makaleler yazıyordu. Bu arada "Birdir bir", "İkidir iki", "Üçtür üç" ve nihayet "Şapparigce" diye sürdürdüğü köşe yazılarıyla, her sayı mutlaka yer alan başyazılarını da ihmal etmiyordu.
Gazeteyi aynı zamanda eğlenebileceği bir mecra olarak gören Hrant Dink'in köşesinin ismi olarak ilkin neden "Birdir bir"i, devamında "İkidir iki"yi, sonra da "Üçtür üç"ü tercih ettiğini merak ettiyseniz, 4 Nisan 1997 tarihli köşe yazısına bağlanabiliriz:
"Soranlar çok oldu; köşenin adı neden 'Birdir bir' diye. Üzerinde çok düşünülmüş, matah bir bulgu değil. Günün birinde kendiliğinden; yaşamın içinden geldi ve pattadanak oturdu işte. İlk sayımızın son sayfa rötuşlarını yapıyorduk. Nuran 'Hraaant, hadi köşenin adını söyle de sayfayı kapatayım' diye yırtınırken, biz Ümit, Cengiz ve Yeto'yla gazetenin antrenman sayfalarıyla yuvarladığımız kâğıt bir topla üç karışlık kalede penaltı atışı yapıyorduk az ötede. Akşama kadar çakıldığımız sandalyeden henüz kurtulmuştuk, oynamak istiyorduk çocuklar gibi. Bir ara 'haydi birdirbir oynayalım' dedik. Hani şu çocukluğumuzda, gençliğimizde sıkça oynadığımız oyun var ya, işte onu. Ama izin vermiyordu Nuran, kolumuzdan çekiştirip, bizi başka bir oyuna, gazetecilik oynamaya çağırıyordu aslında. Oturttu da bilgisayarlarımızın başına. 'Burada oynayın şimdi birdirbirinizi' dedi ve tekrarladı; 'Hadi köşenin adını söyle.' 'Birdir bir' dedim birdenbire."
Hrant Dink'in gazetecilik oyunu süresince karşısına en fazla çıkan konu yine Ermeni kimliğiyle ilgili oldu. Gazete, hemen her sayısında Ermenilere yönelik ırkçı beyanları olan siyasetçilerle, manipülatif bilgiler içeren yayınlarla uğraşmak durumunda kaldı.
1997'de İçişleri Bakanlığı yapan Meral Akşener'in PKK lideri Abdullah Öcalan için "Ermeni dölü" demesi veya yine 1997'de Sultanbeyli Belediye Başkanlığı yapan Ali Nabi Koçak'ın gazeteci Uğur Dündar için "Ermeni dönmesi" tabirini kullanması, Agos'un tepki vermek zorunda kaldığı sayısız örnekten öne çıkan iki tanesi sadece. Bu tür beyanlar öyle bir hal aldı ki, gazete çok kez manşetinden "Yeter, gına geldi" demek durumunda bırakıldı.
Van Gölü canavarıyla bile
Hrant Dink ve çalışma arkadaşları Türk medyasında Ermeni sorunuyla ilgili mütemadiyen yapılan yanlış ve maksatlı haberleri düzeltmek, bilgi ve yorum yanlışlarını defalarca 'onarmak' zorunda kaldı. Yalnızca medyada değil, akademisyenlerden dahi çıkan trajikomik açıklamalar yine Agos'ta 'tashih' edildi.
Gazete çalışanları için artık sıradanlaşmış, ama dışarıdan bakınca insanı hayretler içinde bırakan evlere şenlik örneklerden biri, Van Gölü canavarı efsanesiyle ilgili. Canavar efsanesinin medyanın özel yardımıyla parlatıldığı zamanlar... Bir kısım Vanlının ve reyting peşindeki habercilerin ısrarla yaratmaya çalıştığı ama bir türlü kanıt bulamadığı canavar efsanesine bilimsel bir dayanak sunmak için dönemin Van Valisi Abdülkadir Sarı olaya el koyar. Sarı, Akdamar Adası'ndaki tarihi Ermeni kilisesinin duvarlarındaki bazı motifleri canavarın çok eski tarihlerde de yaşadığının kanıtı olarak sunar kamuoyuna. Bu "bilimsel" yorum medyada öyle büyük bir ilgiyle karşılanır ki, Agos bu yanlışı manşetine taşımak zorunda kalır: "Canavar dedikleri…"
30 Mayıs 1997 tarihli haber şöyledir: "Tarihi Ermeni kilisesinin dış duvarlarını süsleyen motiflerin her birinin kilise literatürü ve tarihinde özel bir anlamı ve anlatımı var, ama bu motiflerin Van Gölü canavarı hikâyesiyle bir ilgisi yok. Vali Sarı'nın sözünü ettiği kabartma motifler Hıristiyanların kutsal kitabının Eski Ahit bölümünde anlatılan Yunus peygamberin denizdeki balinanın ağzına atılışıyla ilgili olayı anlatıyor."
"Evet çocuklar, doğru yoldasınız"
Hrant Dink ve arkadaşları, gazeteleri bir yaşına bastığında, artık istikrarlı ve randımanlı bir yayıncılık pratiği içinde olduklarının farkındaydı. Bu durumu "sağ olun" dedikleri okuyucularıyla şöyle paylaşıyorlardı:
"Agos'un kuruluşunun birinci yıldönümünü çalışanlarımızla, dostlarımızla ve okurlarımızla birlikte kutladık. Mutlu bir geceydi bizim için. Ortaya koyduğumuz emeğin boşa gitmediğini gösteren mesajlar aldık bu mutlu günümüzde. İlk yılımız elbette çok önemliydi. Kimilerinin önceleri birkaç sayı, sonraları altı ay ömür biçtikleri gazetemizin emeklemeden birinci yılını tamamlayışı idi o gece. Birkaç kişiyle başladığımız ama şimdilerde 70 kişiye yaklaştığımız kadrolu ve kadrosuz çalışanlarımızın sayısı, artan tirajımız, belki övünülecek veriler. Ancak tüm bunların yanında bize asıl kıvanç veren, dostlarımızın bakışlarında fark ettiğimiz 'evet çocuklar siz doğru yoldasınız' pırıltılarıydı. Gecemizi aydınlatan gerçek ışıklardı onlar. Bu ışığın sönmemesi için var gücümüzle çalışacağımıza inanılmasını istiyoruz."
Her sese açık oldu
Agos bundan sonra da yani tam 11 yıl boyunca, başta yola çıkış amacı olan Ermenilerle ilgili haberler olmak üzere, Türkiye'deki hemen her kesimi ilgilendiren haberlere yer verdi. Charles Aznavour, Atom Egoyan veya Cıvan Gasparyan kadar Kardeş Türküler, Teoman, Edip Akbayram, Vedat Türkali de bu sayfalarda yer buldu. Bunun yanında Agos, kendi sorunları kadar öbür azınlıklara yönelik haberler ile benzerleri Şalom, Apoyevmatini, İho gibi gazeteleri de kollayan, destek çıkan haberler yayımladı.
Ermenistan'daki siyasi, ekonomik, kültürel durumlar da Agos'un ilgisini çeken konulardandı. Ermenistan'daki politik çekişmelere dair haberler de gazetenin manşetten duyurduğu haberlerdi.
Gazete, basın açıklaması niteliğindeki metinlerle, sık sık Türkiye'deki hükümetlere seslendi. Dönem dönem, cumhurbaşkanı veya başbakana, Türkiye'de Ermenilerin de olduğunu hatırlatıyor ve Ermenilerin hayati sorunlarını dikkate almaları yönünde çağrılar yapıyordu.
Yarattığı 11 yıllık birikim ve tartışma ortamıyla Agos, hem Ermeni cemaatinin hem de özellikle Türkiye'deki sağcı ve ırkçı kesimlerin göz ardı edemedikleri bir yayın organı haline geldi. Başını Ülkü Ocakları'nın çektiği milliyetçi tepkilerin ortak yönü, bu gazetenin tamamen susması gerektiğiydi. Bu yöndeki tehditler, hemen hemen hiç eksik olmadı. Ülkücüler ara ara gidiyor, gazetenin önünde "Bir gece ansızın gelebiliriz" uyarısı yapıyorlardı. Agos, tüm bunlara rağmen Türkiye'deki ana akım medya organlarından gereken desteği görmedi. Ülkücülerin gazeteyi, çalışanlarını, özellikle de Yayın Yönetmeni Hrant Dink'i tehdit etmesi, büyük gazete veya televizyonların ilgisini hiç çekmedi.
Az cüret miydi?
Gazete, çıktığı günden beri yaptıklarını ve karşı karşıya kaldığı durumları 30 Aralık 2005 tarihli sayısında okurlarına özetleyerek aktarmak ve artan tehditler karşısında "umudumuz kırılmayacak" mesajı vermek zorunda kaldı.
Son on yılın bir muhasebesi gibi de olan gazetenin kapak sayısı bir hayli çarpıcıydı ama yine de yaygın medyanın dikkatini çekecek "ilginçlikte" değildi. Agos bu ülkedeki değerini ve önemini fark etmeyenlere, fark etmek istemeyenlere sesleniyordu: "Az cüret miydi bir zamanlar Türkiye'nin her bir hanesinde kaç Ermeni'nin yaşadığını diziler halinde yayınlamak? Az cüret miydi 'niçin biz Türkiye Ermenilerinin bir 24 Nisan anıtı yok?' diye sorgulamak? Az cüret miydi devletin resmi söylemcilerinin kitaplarını didik didik edip sonra da delik deşik etmek? Az cüret miydi Sabiha Gökçen'in bir Ermeni yetim kız olduğu iddiasını haber yapmak?"
Türkiye'de hiç de az cüretle yapılabilecek şeyler olmayan bu yayıncılık sonucunda ülkücüler bu defa ciddi ciddi harekete geçtiler. Gazete aleyhine dava üstüne dava açtılar. "Ermeni toplumunu yaşadığı büyük topluma açmak, kendi sorunlarını büyük toplumun sorunları haline dönüştürmek, bir yanıyla da büyük toplumun sorunlarını küçük topluma mal etmek" amacındaki gazeteyi, 11 yıla yaklaşan yayın hayatında en fazla sarsan olay, davalar veya tehditler değil; 19 Ocak 2007'de yayın yönetmenleri, muhabirleri, köşe yazarları ve gazetenin 'fikir babası' olan Hrant Dink'in katledilmesi oldu. Fakat bu bile gazete çalışanlarının ümitlerini kırmaya yetmedi. Onlar şimdi "Biz inanıyoruz ki gazetemiz bugünkünden çok daha güçlü olacak" diyorlar. Ya da yine 30 Aralık 2005'te dedikleri gibi: "Yok öyle yağma! Dökülecek her dua, kırılacak her kadeh, kıramayacakları ümidimizdir."
"Gerçek katil çocuklarımız değil, sizlersiniz"
Agos'un, Trabzon Katolik Kilisesi rahibi Andrea Santoro'nun geçen yıl öldürülmesiyle ilgili analizi, Hrant Dink cinayetinin ardından çıkan yorumların neredeyse aynısı. Gazete 10 Şubat 2006 tarihli sayısındaki başyazıda "gerçek katiller"in kimler olduğunu çarpıcı bir biçimde gösteriyordu.
"Pazar günü öldürülen Trabzon Katolik Kilisesi rahibi Andrea Santoro'nun katil zanlısının silahıyla birlikte yakalandığı ve bu kişinin 16 yaşındaki O.A. olduğu açıklandı. Niçin öldürdüğüyse hâlâ belli değil. Herkesin yakıştırdığı yakın sebep farklı: Kimilerine göre Danimarka'da yayımlanan Hz. Muhammed karikatürlerinden etkilenmiş, kimilerine göre fuhuş çetelerinin işi, kimilerine göre rahip bu kez 'az para vermiş.' Kimilerine göre de Ağca olmaya meraklanmış. Çocuk O.A. sorgulanıyor. Bu yakın sebeplerden hangisi gerçek çıkacak? Hiçbiri mi, başka bir neden mi? Yakında bu da açıklanır elbet. Ve şimdi biz hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi davranan yurttaşlar, yakın sebep bulmacasına dalarak çocuk O.A.'nın katilliğine şaşırıyormuş gibi yapıyor, bu halimizle de gerçek sebebi ve gerçek katilleri gözden uzat tutmaya yardımcı oluyoruz. Ancak şu var ki, bizlerin bu aymazlığı gerçekleri örtemeyecek. Ülkemizdeki eğitim sistemi, yıllardır Türk - İslam sentezi olarak tanımladığı, sürekli iç ve dış düşmana ihtiyaç duyan bir ideolojiyi merkezine oturtmuş bir halde son sürat yol alıyor. Doğu - Batı çatışmasının gündeme taşındığı şu günler böylesi bir eğitim sisteminin sonuçlarının görülmesi ve sınanması açısından hayli elverişli. Kurtlar Vadisi filmine ve benzeri milliyetçi - lümpen duruşların jargonlarının sergilendiği dizilere ve kitaplara yoğunlaşan ilgiyi, ellerini ovuşturarak seyreden Türk - İslam sentezcileri kına yakabilirler artık. Başarılarını kutlayabilirler. İşte eserleri ortada. Çocuk O.A. ortaya çıktı ve yıllardır televizyonlardan ve gazete köşelerinden hedef gösterilen misyonerlerden birini vurdu.
Gerçek katil çocuklarımız değil, sizlersiniz. Ey öteki düşmanları, ey misyoner avcıları."
40 bin basılan özel sayının hikâyesi
Aydın Engin son dönemde Agos'ta köşe yazarlığı yapmaya başladı. Hrant Dink'in öldürülmesinin ardından 27 Ocak tarihinde yayımlanan Agos'un özel sayısının hazırlanmasında emeği geçenlerden biri de oydu. Engin, Dink'in öldürülmesinin hemen ardından yaşanan o zor günlerde "meslek imecesi" olarak hazırlanan ve 40 bin basılarak tüm Türkiye'de dağıtılan özel sayının hikâyesini Nokta'ya anlattı:
"Agos'a gelen kitlesel, yaygın destek daha Hrant'ın cenazesi kaldırılmadan başladı, her gün katlanarak, gerçekten katlanarak devam etti. Meslektaşlarımızdan gelen yardımlar oldu. O kadar duygulandırıcı şeyler oldu ki, biz 'Ya şu anda biz halledebiliyoruz, sıkışınca biz sizi çağırırız' dediğimizde bize 'Gelir çay yaparım, yazıları kısaltırım, düzelti yaparım" diye yanıt verdiler. Mesela Ali Bayramoğlu geldi, düzelti yaptı. Cengiz Çandar birkaç yazının kısaltılması işine baktı. Ayrıca benim gibi aslında Agos'un mutfağında çalışmayan ama dışarıdan yazı yollayanlar da geldik gazeteye. Ümit Kıvanç ve ben buradaki genç arkadaşlarımıza omuz verdik. Üç günden beri mutfaktayız. Herhalde suratım yorgunluğumuzu biraz olsun anlatıyor. Çünkü Agos'un teknik imkânlarıyla 24 sayfalık bir gazeteyi kotarmak bile başlı başına bir uğraştı ama becerdik. Güzel bir sayı oldu."
* Kaynak: Nokta Dergisi
* Yayın tarihi: 27/01/2007