
Hamza Aktan
Emekli askeri hakim Ümit Kardaş, önceki hafta diğer emekli askerler gibi yıllardır girip çıktığı Orduevi'ne bundan böyle alınmayacağını öğrendi. Kendisini arayan görevli, özetle "güvenlik açısından sakıncalı bulunduğu için" bu kararın alındığını aktarıyordu. Askeri yargının içine dahil olduğu 1976 yılından bu yana, çok sayıda komutan ve askerle tartışmasına, ters düşmesine ve askeriyenin içindeki bir sürü uygulamaya itiraz etmesine rağmen ilk kez böyle bir uygulamaya maruz kalıyordu.
Kardaş, orduevine alınmaması konusunda hem Başbakanlığa hem Genelkurmay Başkanlığı'na birer mektup yazdı, askeri yargıya yaptığı katkıları, kendisine gerekçelerinin de bildirilmeden bu uygulamanın reva görülmesinin nezakete de sığmadığını anlattı. "Burası hepimizin emeği ve parasıyla kurulmuş tesislerdir. Buralardan yararlanmak hepimizin hakkıdır. Benim yaptığım silahlı kuvvetlerle ilgili bir özeleştiridir ve silahlı kuvvetleri yüceltir" ifadelerini de kullanarak niçin "güvenlik açısından sakıncalı" görüldüğünün kendisine gerekçeleriyle birlikte izah edilmesini rica etti.
BAŞKA TÜRLÜ BİR EMEKLİ ASKER
Ümit Kardaş'ı, askeri hakimlikten albay rütbesiyle emekli olduğu 1995 yılından bu yana çeşitli vesilelerle görüyoruz. Demokratikleşme ve militarizm konuları başta olmak üzere yazdığı makale ve kitaplara, basına verdiği söyleşilere rast geliyoruz. Son 13 yıldır hukukçu ve yazar kimliğiyle kamuoyunda saygın bir yer edinmiş durumda. Yine 13 yıldır, avukatlık mesleğiyle uğraşan, ilk gençliğinden bu yana şiir yazarlığından kopmayan Kardaş, ekranlarda gördüğümüz, yazı veya görüşlerini okuduğumuz 'şahin' emekli askerlere benzemiyor. Dünyaya, Türkiye'ye onların tam tersi bir bakışla yaklaşıyor. Fakat bu özelliği şimdiyle sınırlı değil, askeriyenin içine girdiği andan bu yana böyle. Böyle olmuş olması, dinlenesi bir hayat hikâyesini de beraberinde örüyor.
Şiir yazan, askeri vesayeti eleştiren, sivilleşmeyi savunan ve antidemokratik uygulamalardan yakınan biri nasıl oldu da ordunun tam içine girdi, normal emeklilik süresi dolana kadar da bekledi?
ÇORLU, 1950...
Hikayenin başladığı yer Çorlu, tarih 1950. Ev kadını Ayşe, öğretmen Ömer Kardaş çiftinin tek çocuğu, Ömer beyin görev yeri nedeniyle Çorlu'da doğar. Aslında İstanbulludurlar. Ümit, beş yaşına kadar Çorlu'da yaşar, sonra Paşabahçe, ardından Fatih'e yolları düşer. İlkokula Fatih'te başlar. Ömer bey, oğlu 12'sindeyken, kendisi de daha genç sayılabilecek bir yaşta (52) vefat eder.
Ümit artık annesiyle yaşayacaktır. Ayşe hanım eşinin vefatından sonra bir daha evlenmez, oğluyla birlikte geçim derdini aşmaya çalışır. Ömer beyin vefatı aileyi ekonomik olarak hayli zora sokmuştur. Ayşe hanım çalışmıyordu, Ömer beyden de geriye kalan sadece bir dul ve yetim maaşıydı. Anne-oğul o maaşla ve Ümit'in bazı işleriyle geçinmeye çalışır.
AİLESİNE BAKAN BİR GENÇ
Genç yaşta birçok yerde çalışır. Devlet Su İşleri'nde topografi bölümünde görev alır, çarşıda ansiklopediler satar... 1971'le 73 arasında çıkan üç şiir kitabının satışını kendisi yapar. 67'de mezun olduğu Pertevniyal Lisesi'nden sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde okur. Fakültenin üçüncü sınıfındayken Ortaköy Öğretmen Okulunu da dışarıdan bitirir. Böylece mezun olduğunda geçim sıkıntısını aşmak için avukatlıkla öğretmenliği birlikte yürütür. İlkokul, ortaokul ve lisede üç yıl öğretmenlik yapar. Bu esnada hukuk doktorasına da başlamıştır.
Avukatlık stajını yaptığı sırada aklına avukatlığı 'gerçek anlamda etik kurallarıyla' yapamayacağı kuşkusu düşer. Bu nedenle sivil hakimlik sınavına girer, sınavı kazanır.
Bu esnada askeri yargıyı tercih etmesinin en önemli nedeni subay olan ilk kayınpederinin telkinleri olur. O dönemde sivil hakimlerin ekonomik durumu da pek iyi değildir, bunlar bir araya gelince askeri yargı yolu da gözükmüş olur.
Ankara'da yaptığı stajın ardından ilk görev yeri Edremit 19. Piyade Tugayı olur. Burada savcı olarak dört yıl görev yapar. Ardından, meslek hayatının en sıkıntılı iki yılını yaşayacağı, sıkıyönetimin en çetin yaşandığı Diyarbakır'a tayini çıkar.
DİYARBAKIR, İŞKENCE, 'KOMÜNİSTLİK'
Diyarbakır dönemi, hem Kürt sorunuyla hem de devletin uyguladığı korkunç işkence ve uygulamalarla tanışıp, bunlara tanıklık ettiği dönemdir.
Askeri savcı olarak gittiği kentte Kürt meselesi hakkında çok fazla bilgiye sahip değildir ama köşeli bir bakışı da yoktur. Mesele hakkında hakkaniyetli bir fikir edinmesi orada yaşananları, insanların durumunu gözleyince, önüne gelen dosyaları inceleyince mümkün olur.
Savcı yüzbaşı olduğu için hiyerarşik olarak çok güçlü bir figür değildir ancak bu, işkence davası açmasının önünde de engel değildir. Kimilerinin Kürt sorununu ateşlediğini söylediği Diyarbakır Cezaevi'ndeki işkencelerle ilgili ilk davayı açan askeri savcı olur. 90 günlük gözaltı sürelerinin olduğu, 3 yıla kadar olan cezaların temyiz bile edilemediği zamanlar... Kardaş, tüm yaşananları, gördüklerini tutanaklara geçirip "gereğinin yapılması talebiyle" sıkıyönetim komutanlığına bildirir. Haliyle bu, 'içeride' büyük rahatsızlığa yol açar.
Nöbetine denk düşen iki tane işkenceden ölüm olayının üzerine gitmesi, Mardin Emniyet müdürünü sorgulaması, sıkıyönetim komutanlığının ayağa kalkmasına neden olur. Mardin Emniyeti de 'artık bu nedenle sorgulama bile yapamıyoruz' diye itirazlar yükseltir.
O zaman hakkında bir dolu şey söylenir. Birini damgalamak için yeterli olan "komünist" lafı onun için de çoktandır sarf edilir. Bazen de "demokrat", "liberal" lafları dolaşır... Diyarbakır yılları, iç burkulmalarıyla geçer. Birbirlerine zincirlerle bağlanmış şekilde duruşmaya getirilen sanıklara marşlar söyletilip dolaştırılmalarını izler. Buna müdahale edememenin acısını hisseder.
İşkenceyle ölüm olaylarından birinde bir baş komiserle iki polis hakkında dava açar ancak hemen ardından tayinini çıkaracakları için bu davaların akıbetinden haberi olmaz.
KANUN DEĞİŞTİREN BIYIKLI
Bir başka işkenceyle ölüm olayında da bir astsubayla iki polis memuru hakkında dava açar. Astsubayın sorgusunu yapacağı sırada odasına sıkıyönetim komutanı gelir. Hafif bir gözdağı verdikten sonra Diyarbakır'da askeriyedeki tek bıyıklı kişiye "sen hala bıyığını kesmedin mi" diye çıkışır.
Sıkıyönetim döneminde sivil hakimlerin bile bıyık bırakmadığı zamanlarda Diyarbakır'da bıyıklı bir askeri savcı... İç Hizmet Kanunu'nda böyle bir hak olmasına rağmen pek uygulanmadığı için kimse de bıyık bırakmıyordu. Bir zaman sonra 2. Ordu Komutanlığı'ndan bir yazı gelir; "bazı subayların bıyık bıraktığı tespit edilmiştir." Oysa Ümit Kardaş'tan başka bıyıklı da yoktur. Kardaş, "Kanunu değiştirsinler ben de bıyığımı keserim, kanuna saygılıyım" der, bir ay geçmez Milli Güvenlik Konseyi kanunu değiştirir.
İŞTE DEVLET BU...!
O döneme dair unutamadıkları arasında işkenceyle öldürülen 19-20 yaşlarında bir gencin otopsisinden çıktıktan sonra yaşadıkları var. "Hastanenin bahçesinde, vali, kaymakam hepsi bekliyordu. Ama çocuğun ailesi de bekliyordu. O an düşündüm; devlet işte bu. Bunu yapan devlet ve bir tek bununla ilgilenen ben varım orada. Hakikaten durumdan utanç duyuyorsunuz, çünkü o genç suçlu olabilir, olmayabilir, bilemiyorsunuz. Aileye, 'bakın ben cenazeyi size teslim ediyorum ama bunun sorumlularının peşinde de olacağım" dedim, o insanlar ellerime sarıldılar. Gencin vücudu korkunç haldeydi, bir insanın bedeninde ancak bu kadar tahribat yapılabilir."
Gözaltında işkenceden ölümlere kılıf uydurulmasına karşı polisler suçlandıklarını görünce bu sefer cesetleri cezaevinin dışına, kentin muhtelif yerlerine atmaya başlarlar. Bu seferki kılıf da bir acayiptir: "Bunların zaten fraksiyon ayrılıkları var, bir başka fraksiyon öldürmüş."
Sıkıyönetim savcılığından alınıp tayininin çıkarıldığı Lüleburgaz'a gönderildikten sonra Diyarbakır'dan Kastamonulu bir çavuştan mektup alır: "Sizin varlığınız bile burada çok şeyi engelleyebilirdi."
NEDEN DAĞA ÇIKIYORLAR?
Diyarbakır'dan sonradır ki Kürt sorununa dair bir kanaati oluşur. Nitekim, emekli olduktan hemen sonra bu konudaki fikirlerini kamuoyuyla paylaşır. 1995'te, yani 'düşük yoğunluklu savaş'ın halen gür olduğu bir yılda askeri cenahtan şu soruyu ilk soran ilk kişi de yine o olur; "Bu çocuklar neden dağa çıkıyorlar? Bunun nedenleri üzerinde durmak lazım..."
Askerle olan mücadelesi sadece sıkıyönetim zamanıyla sınırlı değildir. Yine askeri savcı olduğu Lüleburgaz'da da bir tümen komutanıyla ters düşer, sert tartışmalar yaşarlar. Fakat yine de Diyarbakır'a kıyasla daha dingindir, ölümler, işkenceler yoktur gündemde. Burada daha çok birikmiş dosyalarla, rutin gündemlerle geçer vakti. Dört yıl sonra yeniden Doğu yolu görünür. Tayini Van'a çıkmıştır. O dönemden kalma en büyük hadisesi, bir bölük askerin komutanlarının hakaretlerine dayanamayıp isyan çıkarması. Bu ilginç isyanı kan dökülmeden sakinleştirirler, işleri hal yoluna sokarlar. Van yılları boyunca İran-Irak sınırındaki karakollarda teftişler, buralardaki sıkıntılarla ilgili çözümlerle uğraşır. Van'da görev yaptığı sırada da daha çok sivillerle ilişkiler kurar, askeriyeye mesafeli kalır.
AİT OLAMAMA HİSSİ
Onunki, bir türlü angaje olamama, dolayısıyla çevresinde yaşananlara da anlam verememe hikayesi bir bakıma. Ordu içinde yaşanan, başkasına 'sıradan, olağan' gelen çoğu şey ona hep tuhaf gelir. 87-89 yıllarında binbaşı rütbesiyle kıdemli askeri hakim olduğu İzmir'de bir komutanın şu anısı ona yargıya dair bildiklerini sorgulatacak acayipliktedir: "Bir arazi uyuşmazlığı vardı. 20 yıldır yargı bunu çözemiyordu. Hakimi çağırdım, dosyayı getir dedim. Dosyayı inceledim, sonra tarafları çağırdım ve davayı çözdüm. Hepsi bu kadar..."
Aynı şekilde çoğu sivil hakim ve savcının askeri alana girdiğinde askerden daha askerci kesilmeleri, askeri yargı üyelerine hayranlıkla bakmaları ve askeri yargının olanaklarından yararlanmak için buraya 'terfi' etmek istemeleriyle karşılaşması da bir hayret vesilesidir...
SİVİL HAYATA DOĞRU
89 yılından sonra kendi isteğiyle İstanbul'a tayini çıkar. 3. Kolordu Komutanlığı'nda albay rütbesiyle, emekli olacağı 1995'e kadar adli müşavirlik yapar. 95 yılında emekli olur, bambaşka bir alemin içine girer. Yavaş yavaş askeriyeden kopar, sivil hayata yönelir. Gazetelere yazılar yazar, söyleşiler verir, araştırmalar hazırlar.
Ümit Kardaş'ın, askerlik hayatındaki tuhaflıklar arasında en önemlilerinden biri de, sürekli itirazlar yükselten, askeri yargının kaldırılması gerektiğini dile getiren bir doktora tezi hazırlayan, işkenceci polislere soruşturmalar açan bir askeri yargı üyesine sicil amirlerinin her defasında yüksek notlar vermiş olması. Kendisi de "yiğidi öldür ama hakkını yeme" babından "bunu da söylemek lazım" vurgusu yapıyor.
Kardaş, 95'ten bu yana, Beyoğlu'ndaki hukuk bürosunda avukatlık yapıyor, ceza davalarıyla ilgileniyor. Son dönemde ilgilendiği davalardan belki de en önemlisi Nokta dergisiyle ilgili olanı. Kardaş, kaderin cilvesi midir bilinmez, bu davada da şimdi emekli olmuş askerlerin darbe planlarını içeren günlüklerle ilgili davaya müdahil olarak katılıyor.
***
ASKERİ YARGIYA KARŞI BİR ASKER
Ümit Kardaş, 1980-81 yıllarında daha sonra hayli gürültü koparacak bir doktora tezi üzerinde çalışır. Tezinin konusu, askeri mahkemelerin kuruluşu ve yetkileridir. 81'de bitirdiği bu tezinde askeri mahkemelerin kaldırılması gerektiğini, askeri hakimlerin bağımsız olmadıklarını karşılaştırmalı hukuk açısından ortaya koyar.
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ndeki jüri teze şiddetle karşı çıkar. Tez jürisinde günümüzün celebrity sayılacak isimleri vardır; Erdoğan Teziç, Sulhi Dönmezer, Köksal Bayraktar, Ayhan Önder...
Jürinin kendisine telkini, "sakın bu konuyu işleme, başka bir konuda çalış" şeklindedir. Fakat o gerçekten o ana dek incelenmemiş bir konuyu araştırmak niyetindedir. Tez direktörü olan Öztekin Tosun, tezi savunmasına rağmen direktörlükten istifa etmek zorunda kalır.
Hatta jürideki isimlerden Sulhi Dönmezer "bu çocuk suç işliyor" der. İkinci jüride bu defa farklı isimler vardır: Sahir Erman, Kayıhan İçer, Sulhi Dönmezer, Süheyl Doney... Özellikle Sahir Erman'ın mücadelesiyle jüri tezi kabul eder. Tez kabul edildikten sonra Kazancı Yayınları tezi kitaplaştırır. Dönemin en popüler dergisi Nokta, tezi haberleştirir. Bunun üzerine, Kolordu Komutanı Kardaş'ı derhal yanına çağırır ve "nedir bu" diye sorar. Kardaş'ın tezin bilimsel bir çalışma olduğunu anlatmasıyla kolordu komutanı yumuşar. Kardaş'ın sürekli bir komutan tarafından çağırılıp adeta ifadesinin alınması alışık olduğu bir rutindir artık. Askeri yargıtayla ilgili bir eleştiri yazısının Cumhuriyet gazetesinde çıkması da generallerle bunu tartışmak zorunda kalmasına yol açar.
Ancak tüm bunlara rağmen hakkında herhangi bir soruşturma da açılmaz. Ta ki, 2008'in Mart ayı ortasında, artık "güvenlik açısından sakıncalı" bulunana dek.
* Kaynak: Yeni Safak Gazetesi
* Yayın tarihi: 10 Nisan 2008
http://yenisafak.com.tr/Pazar/?t=10/04/2008&i=109707