
Hamza Aktan
Eleştiri ve tartışma kültürünün olgunlaştığı bir ülkede, o ülkenin önemli mevkilerindeki insanlarının özeleştirileri veya itiraflarının yankı uyandırması, tartışmalar doğurması, beraberinde yeni özeleştiri veya bu mahiyette itiraflar getirmesi beklenir. Bu da o ülkenin esas gerçeklerinin, yani tahrifata uğramamış gerçeklerinin gün yüzüne çıkmasına olanak sağlar, toplumun ilgili konuda bir adım ilerlemesine kapı aralar.
Türkiye’deki ‘özeleştiri kültürü’ ise böyle bir zincirlemeyle ilerlemiyor, kendine has bir ‘izlek’te hapsoluyor. Çok şeyler anlatan itiraflar, bunu dile getiren kişinin şahsi eksiği olarak kabul görüyor. Yahut, o kişi resmi tezin, genel geçer bilginin faydasına olmayacak bir özeleştiri ya da itirafta bulunuyorsa, bu durumda büyük ihtimalle zamanlamasını şaşırıp, hata işlemiş bir ‘saf’ veya başka ‘emel’ler peşindeki bir ‘hain’ gibi algılanıyor. Nihayet, özeleştiriyi yapan, yaptığıyla kalıyor. Dile gelen şey de örgütlenmiş bir suskunluğun içinde kaybolup gidiyor.
BİRAND'IN SUSKUNLUĞA KURBAN GİDEN YAZISI
Gazeteci Mehmet Ali Birand’ın 23 Mayıs 2008 tarihli Posta gazetesindeki şaşırtıcı ve önemli yazısı da kaderi itibariyle örgütlenmiş suskunluğa kurban giden yazılardan biri olacak herhalde. (http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=9004131&yazarid=69)
“Dağa çıkışları durduramadıkça” başlıklı yazısına, “Bugün sizlere belki hoşunuza gitmeyecek bazı gerçeklerden söz edeceğim” sözleriyle başlayan Birand, hem meslektaşı gazetecilere hem de okuru ve izleyicisi durumundaki insanlara hitaben yazıyordu. Birand, gazeteciler olarak PKK ile ilgili haberleri gerçeğinden çok farklı bir şekilde aktardıklarını, yani bilinçli bir dezenformasyon ürettiklerini itiraf edip, bunun yarattığı sonuçlar üzerinden bir özeleştiri yapıyordu.
Deneyimi ve becerisiyle nam salmış, ülkenin uzun yıllardır en popüler gazetecisi, şimdinin de en çok izlenen anchorman’i, ülkenin en önemli politik meselesini gerçeğinden çok farklı şekilde yansıttıklarını, dolayısıyla okuru ve izleyicileri yanılttıklarını olabilecek en açık haliyle anlatıyordu.
“Son birkaç aydaki yayınlara bakın yeter” diyordu Birand; “Öyle sloganlar ve öyle haberlerle ortaya çıkıyoruz ki, işin ciddiyeti bozuluyor. Her hafta mutlaka bir ‘PKK dağıldı’ ve ‘panik’ havasından söz ediyoruz. Bunları alt alta koyduğunuzda, bir de bakıyorsunuz, PKK'nın neredeyse tüm mevcudu öldürülmüş. Oysa, adamlar hala etrafta dolaşabiliyor, askerimizi şehit edebiliyor. (...) Medya'nın bu yaklaşımı, TSK'ya moral vermek adına sergileniyor. Oysa, tam aksine kamuoyundaki güvenin azalmasına neden oluyoruz.”
“Özetlemek gerekirse” diyordu Birand, “Medya da bütün bu gerçekleri görüyor, biliyor, ancak hamaset ile üstünü örtmeye çalışıyor. Ancak, bilmemizde yarar var. Sadece kendi kendimizi aldatıyoruz. Boş yere insanlarımız ölüyor. Gereksiz kahramanlık öyküleriyle hiçbir yere varamayacağımızı artık görmemiz gerekiyor.”
HERHANGİ BİR KÖŞE YAZISI DEĞİL
Mehmet Ali Birand, bu itiraf ve özeleştirisini her ne kadar pragmatist bir temele dayandırarak yapsa da veya bundan güç alarak bunları kaleme alabildiği işaretini verse de söylediklerinin o günün herhangi bir köşe yazısı olarak algılanamayacağı, bunun bambaşka bir özellikte yazı olduğu ortada. Öyle ki, soğukkanlı davranmayıp söylemek gerekir; son bir kaç yılın en önemli medya olaylarından bir tanesi de bu yazının kendisi.
Ancak tahmin edebileceğimiz sebeplerden, bu yazı örneğin muadil taraflardan, popüler anchorman ve gazetecilerden (örneğin Ali Kırca, Mehmet Barlas, ve bilumum haber spikeri ile gazetelerin yayın yönetmenlerinden) beraberinde yeni itiraf ve özeleştiriler getirmedi. Sözü söyleyen kişi ne derece popüler ve kayda değer biri olsa da bu gerçekleşmedi. Herhangi bir muhabir için doğal olarak haber değeri de taşıyan bu yazı, Kürt meselesine resmi tezin dışında bakan bir-iki yer dışında haber dahi yapılmadı.
Can Dündar ile Rıdvan Akar’ın tam da 2007’nin ilk sınır ötesi harekatının tartışıldığı günlerde Milliyet gazetesinde yayınladıkları yazı dizisindeki ifadeler de aynı suskunluğa kurban gitmişti.
KIVRIKOĞLU'NUN DEMİREL'E SÖYLEDİKLERİ
“Çankaya'daki 'Şam Zirvesi'nin tutanakları” başlıklı yazı dizisinden, 1999’da dönemin Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e söylediği çok önemli bir sözden haberdar olmuştuk. Kıvrıkoğlu, Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması için başlatılan siyasi ve askeri kampanyayla ilgili Demirel’e “Tabii burada basının kabahati aslında bizce çok fazla... Basın neredeyse bizim orada seferberlik ilan ettiğimizi, bütün birlikleri oraya kaydırdığımızı, birtakım işlere başladığımızı, terhisleri durdurduğumuzu ifade etti. Bunların hiçbiri yapılan işler değildi” diye yakınmıştı. Bir Genelkurmay başkanı, medyanın muharebesinden ürker hale gelmişti...
İliştirilmiş (embedded) Amerikalı muhabirlerle dalga geçen Türk gazeteciler, o gazeteciler gibi fiziki olarak bile bulunmadıkları, dolayısıyla gözlemleyip duyumsayamadıkları askeri operasyon ve PKK eylemleriyle ilgili son derece heyecanlı ve inançlı bir yayın yapıyorlar. Uzun süredir tek haber kaynakları Genelkurmay’ın rutin ve birkaç cümleden ibaret açıklamalarından başka bir şey olmayan gazeteciler, hayali, özensiz ve basmakalıp metinler üreterek, esas gerçeği saklıyor, sanal bir gerçek örüyorlar. Birand’ın dediği gibi, onlar da bu gerçeğin farkındalar, ancak yine de yapıyorlar bunu.
MEDYA 12 EYLÜL'ÜN ÖTESİNE GEÇEMEDİ
PKK ile mücadelede daha 80’lerin ortalarında TRT’de başlayan “Anadolu’dan Görünüm” ve “Perde Arkası” gibi operasyonel ve psikolojik harp amaçlı programların dili ve bakış açısının ötesine geçememiş, bunu denemekten aciz bir medyadan haber alıyoruz. Mehmet Ali Birand, muhtemeldir ki bu, gerçeği çarpıtma ve devletin yararına bir hale getirmek için binbir türlü yolu deneme çabasından yorulmuş ki, alışık olmadığımız bir ses yükseltiyor. Bu tür haberleri en heyecanlı sunan ve bundan en çok izleyici toplayan kişi olmasına rağmen yapıyor bunu.
Kürt meselesinin bütün veçhelerinin hapsedildiği gerçek dışılık sarmalı, şimdiye kadar medya ayağında hep bir adım önde işledi. Oysa, bu sarmalı kıracak, ona yeni bir kanal açacak samimiyet ve ‘hakkaniyet inancına’ ihtiyacımız var. Birand gibi ‘celebrity’lerin sözlerini dahi, rahatımızı bozan bir gerçeğe işaret ediyor diye saklamaya çalışmadığımız bir samimiyet ve cesaret olmalı bu.
Manzara iç karartıcı gibi görünse de önümüzde duranın şu olduğunu söyleyebiliriz artık: Gazeteciliğin mutfağındaki herkesin apaçık bildiği “gerçeği tahrif etme” çabası, bir meslek sırrı olarak daha fazla kalamayacak; 80’lerden bu yana birer birer ortaya çıkan Kürt meselesindeki gerçekler gibi ‘medya meselesi’ndeki gerçekler de açığa çıkacak.
* Kaynak: Radikal Gazetesi
* Yayın tarihi: 28/05/2008
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=880140&Date=25.07.2010&CategoryID=83