Başına Ne Geldiyse Kitaptan Geldi


Hamza Aktan

Edebiyat âleminin Hayal Sahaf'ı Vahan Kocaoğlu, meskeni olan Beyoğlu'ndan çıkarılışının üçüncü yılında hayatının yarısından fazlasını vakfettiği sahaflığı yapamaz halde şu anda. Beşiktaş'taki metruk evinden çıkıp da sahilde kitap satması artık mümkün değil. Hakkında kitapların yazıldığı, sergilerin açıldığı Vahan Usta şu anda yoksulluk ve yalnızlığı bir arada yaşıyor. Yazarların yüklediği sıfatlarla; "sokakların kütüphanecisi" veya "Beyoğlu devletinin kültür bakanı" kendi ifadesiyle, "bir boşluk faciası" yaşıyor.

Ona "Hayal Sahaf" denmesinin nedeni kendi kişilik yapısından geliyor. Hiç kaybetmediği naifliğinden, bu nedenle de "görünmüyor" olmasından. 2005 yılında Beyoğlu'ndaki zabıtaların "kesinkes" kararıyla 45 yıllık mekânından edildiğinde bile sesini çıkaramamıştı: "Bana derlerdi ki, git sıkıntılarını anlat zabıtaya, konuş. Ben bunu yapamam, zabıta zaten beni idare ediyor, bir de üstüne nasıl gidip derim 'bana bir çözüm' diye? Fazla ortaya çıkarsam, sınırı geçersem olmaz."

Vahan Usta omuzuna attığı, kitap dolu iki bohçasıyla geliyor randevusuna. Beşiktaş'taki mütevazi Çırağan Restaurant'a gelmeden önce solcu bir grupla polis arasında yaşanan çatışmadan o da etkilenmiş, biber gazından gözleri yaşarmış halde karşılıyor bizi. Başından hiç eksik etmediği kasketi, en vazgeçilmez aksesuarı olan kravatıyla on yıl öncesinin Vahan Ustası'ndan -yaşlanmış olmak ve binbir türlü derdin verdiği yorgunluğun bıraktığı izler dışında- bir farkı yok görünürde.

Torunları yaşındaki bizlere "muhterem", "üstadım", "efendim" hitaplarıyla anlatıyor son yıllardaki halini. Beşiktaş'a taşınalı beri yarım yamalak yapıyor sahaflığı. Geçen yıla kadar sahilinde üç-dört saat bekleyip birkaç kitap satabildiği Beşiktaş'ta son altı aydır ancak akşam saatleri eline aldığı 10-15 kitapla mesleğini sürdürmeye çalışıyor. Fakat, bu da her gün yapabildiği bir şey değil. Kendi gibi emektar kitaplarını getirip de saatlerce bir iki tanesini satmayı beklemesi için polislerin veya zabıtaların mümkün mertebe uzaklaşmalarını, az görünmelerini beklemesi gerekiyor. Son satabildiği kitapları Dostoyevski'nin "Ezilenler"i ile İlber Ortaylı'nın "Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek"i olmuş. Ancak iki haftada bir o da akşam saatleri açtığı tezgâhındaki kitapları en fazla 4-5 YTL'ye satabiliyor. Bu da tabii ekonomik olarak bir gelir olmuyor onun için.

Şu anda 440 YTL emekli maaşı alıyor. Çalıştığı vakitlerde dışarıdan sigortalı olduğu için şimdi bu maaşı alabiliyor. Tabii ki üç nüfuslu bir aile için pek bir anlam ifade etmiyor bu maaş. Şöyle diyor maaşıyla ilgili: "Desteyle elinize para almanız başka da, dört tane yüz lirayı almanız başka. At cebine o parayı, çık dışarı, akşama cebinde bir şey kalmıyor. İnsan bir maaş aldığı zaman şöyle elini cebine uzattığı anda eline bir dolu kağıtlar gelmeli kardeşim."

Vahan Usta ahvalini anlatmaya çok da meraklı, hevesli görünmüyor doğrusu. Nezaketli cümleleriyle hayatın başka başka hallerine dair espriler yapıyor, anılarını paylaşıyor. Masadaki balığı çatal-bıçağa ihtiyaç duymaksızın afiyetle yerken bir izah yapmak gereği hissedercesine anlatıyor: "Adama 'et yedin mi'? diye sormuşlar, 'evet' yanıtı vermiş adam. 'Peki kemiğini yaladın mı?' diye üsteleyince adam 'hayır' demiş. 'Üstadım, o halde sen et yemiş sayılmazsın' karşılığı vermişler adama."

Şu anda 35 yaşındaki oğlu ve kendiyle yaşıt olduğunu söylediği eşiyle yaşıyor. Eşi ve oğlunun birtakım ruhsal sağlık problemleri var. Fakat öyle anlaşılıyor ki, kimse ilgilenmediği ve destek vermediği için herhangi bir tedavi sürecine girememişler. Vahan Usta da bu konuyu fazla açmaktan yana görünmüyor. Yine de eşi ve oğlunun durumuna üzüldüğünü ara ara vurgulamaktan geri durmuyor.

ÖNEMLİ OLAN DESTEKSİZ VE KİMSESİZ KALMAK
Evine buyur ederken de önce bir not düşme gereği hissediyor, "evim dağınık gibi görünse de orası benim dünyam. Ben mahcup olurum düşüncesi taşıyorum ama sizi durumu bilmiş olun diye davet ediyorum" diyor. Evi dediği gibi epeyce dağınık gerçekten. Gazete arşivleri, kitaplar, tablolar, fotoğraflar, kendisi için yapılmış portreler dağınık bir vaziyette duruyor. Metruk bir binada üst üste yığılmış eşyalarla dolu bir ev. "Evimizin bakımını yapan kimse yok. Ben gene toplayabiliyorum ama eşimin eşyalara hastalık düzeyinde bir sevgisi var. Topladıklarını atamıyor. Önemli olan, desteksiz ve kimsesiz kalmamız."

50-60 metrekarelik dairede iki oda var, biri Vahan Usta'nın kaldığı diğeri eşiyle oğlunun. Vahan Usta'nın odası, kendisinin bize vurgulayarak söyleyeceği gibi "sanatsal bir dağınıklık" içinde: Eski dergi küpürleri, yağlı boya tablolar, hemen her türden kitaplar, Vahan Usta'nın bir nevi albümünü oluşturan duvardaki fotoğraflar ve portre resimleri, yine bu eşyalara gömülmüş bir yatak ve yatağın tam karşısına kurulmuş iki tane televizyon…

Hayal Sahaf'ın evini ziyaret edenlerden yana da sıkıntısı var. "Evim konusunda
zorlanıyorum. Çünkü insanlara karşı bir mahcubiyet veya kırgınlık içine düşmek istemiyorum. Evim dağınık ama sanatsal bir dağınıklık içinde. O yüzden bazen zevksiz ve kişiliği dar kişiler gelir, mesela Rembrandt'ın tablosuna bakarlar veya Chopin'in resmini görürler, 'bu adamlar da kimmiş?' diye dalga geçerler. Bunlar benim ağırıma gidiyor. Her birine izah etmesi çok zor."

KİTAP SEVDASI POLİSİYEYLE BAŞLIYOR
Vahan Usta'nın kitap sevdası en az elli yıl öncesine kadar gidiyor. Hem bir kitap kurdu olmasının hem de kitaplarla kendine bir hayat kurmasının yolu 1943'ün sonlarında Emirgan'da bir evin bahçıvanı olarak iş bulmasıyla açılıyor. Şimdi geriye dönüp baktığında da yine kitaplara gönderme yaparak anıyor o günlerini; "Hiç değilse romanlardaki gibi bir bahçıvan kulübem vardı." Bir yerlerden eline geçen polisiye çizgi dizilerle başlıyor okuma merakı. "Onlardan filizlenmeydi kitap sevdam. Ama onlar da artık bir süre sonra bana yetersiz gelmeye başladı, tatmin etmedi beni. Ondan sonra da derece derece daha ciddi kitaplara geçtim. Bir vakit de özellikle genç kızların okuduğu, şimdi pembe romanlar dediğiniz kitapları okudum. Ama o da yetmemeye başladı efendim. Ben de okudum, zevk aldım fakat daha sonra o da yetmedi, bütün dünya edebiyatına yöneldi ilgim."

Tüm okumalarına rağmen yazı yazmayı aklından geçirmemiş. Yeteneğinin olmadığına kanaat getirdiği için ufak tefek günlük notlar dışında bir metin kaleme almamış. Haliyle memnun olmadığı bir durum bu. Yıllarca kendisinden kitap alan, dostluklar kurduğu, çoğu zaman yardımlarını gördüğü yazarları, onlarla geçen anılarını yazmadığı, yani tembellik ettiği için üzülüyor şimdi. "Nerden bilebilirdim ki ben zamanla gündeme geleceğimi. Bilseydim sahaflığım zamanında notlar tutardım yoksa. Demek ki kendimi yormak istememişim üstadım…"

Vahan Usta'nın şu anki sağlık durumu iyi gibi. "Ufak çaplı rahatsızlıkları saymazsak bir şeyim yok" diyor. "Hani tahtaya vururuz ya, öyle bir durumdayım" diye de ekliyor. Şimdiye dek üç tane hayati önemde ameliyat geçirmiş. 1992'deki Kazlıçeşme Ermeni Hastanesi'ndeki ameliyatını dün gibi hatırlıyor. O kritik ameliyattan sonra bir teşekkür borcu olduğunu düşündüğü hastanenin doktoru Arman Çakır'a bizim aracılığımızla teşekkürlerini, selamlarını iletiyor.

Beyoğlu devletinin eski kültür bakanının elinde şu anda 200 ila 300 arasında kitap ve çok sayıda eski dergi, broşür benzeri yayın kalmış. Bunların arasında özellikle dile getirdiği bir dergi var; vaktiyle Bülent Ecevit'in başyazarlığını yaptığı Boğaziçi Üniversitesi'nin Robert Kolej devresine ait İzlerimiz dergisi. Vahan Usta hasbıhalimizde konu nereye giderse gitsin bir yerinden kitap sevdasını masaya seriveriyor, bir edebiyatçı özeniyle konuşuyor. "Diyelim ki siz benim sevmediğim bir yazarı okuyorsunuz, bu demek değildir ki kitap kötüdür. Dünyadaki en kötü kitaptan bile iki kelime çıkabilir bize. Bu da hiç azımsanacak bir şey değildir."

"En sevdiğim" değil, "kendim için en önde tuttuğum yazarlar" diyor ve sıralıyor:
"Sait Faik, Panait Istrati, Ahmet Rasim, Refik Cevat Dolunay, Reşat Ekrem Koçu, Dostoyevsk, Maksim Gorki, Jack London, Victor Hugo, Balzac… Bunlar çok değerli isimlerdir. Beynimize işleyen yanları var, o yüzden unutamıyoruz onları."

Vahan'ın Türkçe karşılığının "kalkan" olduğunu söylüyor Vahan Usta. Kendisini hiç de layıkı olduğu ölçüde nezaketle karşılamayan bu hayata zerafeti ve azmiyle hala bir kalkan olarak karşı duruyor ama giderek de yoruluyor. Tek başına kurduğu "sanatsal dağınıklıklar" içindeki hayatı ona dar gelmeye başlıyor. Kendisiyle yaptığımız söyleşiden sonra aklımızda kalan tek şey şu oldu; Vahan Usta'nın mecali tükenmeden, onu içine düştüğü "boşluk faciası"ndan çıkarmak gerekiyor. Bu konuda da vaktiyle hakkında methiyeler düzmüş yazarlara, kendisini gazete ve televizyonlarda haber yapmış gazetecilere, ama esas olarak 1960'dan 2005'e dek sayısız kitabını almış, Galatarasay'da onunla dostluklar kurmuş, muhabbetler etmiş edebiyat okurlarına çok iş düşüyor.

VAHAN USTA ANLATIYOR
BAŞIMA NE GELDİYSE KİTAPTAN GELDİ
- Normalde Beyoğlu'na çıktığımda yıllarca çalıştığım yere bakmak bile istemiyorum. Çünkü kaybolmuş, gitmiş. Mazide kalan bazı güzellikler silinmez ama orası silinmiş. En ufak bir iz bile olsa mutlu olurdum ama lanet bir şey olmuş. O güzelim kültür köşesi basit bir yer halini almış.

- Ben sahaflık yapmazsam neyi yapabilirim. Vaktiyle çalışmışım, uşaklık yapmışım. Ondan sonra da özgür biçimde, kendi başıma buyruk halde çalışmışım. Ben artık tekrar esarete dönemem ki. Sahaflıkta her şeyden evvel işinin sahibi sensin.
- Beni ayakta tutan şey yine edebiyat ve sinema dünyasıdır. Bazen eski yönetmenleri, yapımcıları görüyorum. Bazen dostlar beni hatırlıyor ama şimdi burada ben bir adlandırma da veremiyorum kendi yaşantıma. Hayatım, yapamamışlıklarımın üzüntüleriyle dolu. Hanımın hastalıkları beni epey üzüyor. Biraz da yalnızlık, kimsesizlik… Yani dağınık şu anda halimiz. Geçmişte akrabalar gelir yemek yapardı, destek verirlerdi, şimdiyse elin kolun bağlı, kös kös oturuyorsun, sokağa çıkıp haykırmak isteği geliyor. O facia işte. Yani bir boşluk faciası yaşıyorum, onu anlatmak istiyorum.

- 40 yılda 40 olay yaşadım böyle. Hatta bir mucize eseri bugün yaşadığımı söyleyebilirim. Çektiğim tüm dramatik acılar kitap aşkından kaynaklandı. İçine düştüğüm çemberlerin hepsi kitaptan kaynaklandı.

- Her şeyin bir usanç dönemi vardır. En güzel bir meslek bile zaman gelir sizi usandırır. Nitekim ben de ara ara kitaptan uzaklaşmak istedim. Bu usanç kendinizden kaçmak gibi bir şey. Yoksa gene o kitap aşkı gene beni kendine davet etmiştir ve ben de geri dönmüşümdür.

* Kaynak: Agos Gazetesi
* Yayın Tarihi: 02/06/2007