
Hamza Aktan
“Ben aslında böyle dememiştim”, “sözlerim yanlış aktarılmış”, “ifadelerim çarpıtılmış…” Gazetecilere demeç veren ünlü veya önemli şahsiyetlerden bu lafları duymayanımız kalmadı. Gazetecilerin de yeni bir meşgalesi var; söyleşi yaptıkları kişilere haberi yayınlanmadan önce göndermek. Haber kaynakları çıkacak yazıdan emin olmak için artık bir nevi editörlük de yapıyor.
Prof. Dr. Murat Belge 13 Mart tarihli Radikal gazetesindeki yazısında Milliyet gazetesinin, ifadelerini “cımbızladığını” yazıyordu. Belge, 6 Mart tarihli Milliyet’te yeni çıkan nehir söyleşi kitabıyla ilgili yapılan haberden bahsederken söylediklerinin bağlamından uzakta kullanıldığını yazıyordu. Milliyet’teki haberde Belge’nin ağzından şu ifade kullanılıyordu: “İnançlı olsam Hıristiyan’dım.”
”Salı günü baktım ki gazetenin birinci sayfasında, gönlümün aslında Hıristiyanlık'ta yattığını dünyaya duyurmaktayım. Şimdi bir an duralım ve medyada yaygın biçimde uygulanan bir teknikten söz edelim: 'cımbızlama'! Belirli bir konuyu, belirli bir bağlamı olan sözlü veya yazılı bir söylem içinde ele alıyorsunuz; biri geliyor, o 'bağlam'dan cımbızla yoluyor o söylemi, bu örnekte olduğu gibi bir yere yerleştiriyor. Kelimeler sizin kelimeleriniz, bunlar çarpıtılmamış. Öyleyse söyleyecek söz yok. Oysa, hayır, söyleyecek söz var. Bu da, değindiğim, 'bağlam' sorunu.”
Murat Belge’nin mağduriyeti öbür medya arızalarının yanında hafif kaçıyor gibi görünüyor, çünkü en azından haberin başlığına çekilen ifadeler Belge’nin ağzından çıkmış ifadeler. Ama Belge’nin itirazı söyleşinin herhangi bir yerinde kullanılmış bir cümlenin tüm metnin başlığı haline getirilerek bağlamından koparılmasına. Yani aslında sözler ilgili kişinin ağzından çıkmış olsa bile onu önceki veya sonraki cümlelerden koparıp başlığa taşımak bin türlü sıkıntıya yol açabiliyor. Murat Belge de sözkonusu haber çıktıktan sonra çok sayıda hakaret içeren mesaja maruz kaldığını anlatıyor. Bir köşe yazarının bile söyleşi verdikten sonra karşılaştığı manzaraya şaşırdığını görüyoruz artık. Bağlamından kopararak aktarmanın son yıllardaki en vahim sonucunu Hrant Dink örneğinde gördük. Dink’in “’Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni'nin Ermenistan'la kuracağı asil damarında mevcuttur” şeklindeki sözleri esas çerçevesinden koparılarak aylarca medyada ve internet kanallarında dolaşıma sokuldu. Dink, tüm bu sürecin ardından “Türklüğü aşağılamak” suçundan ceza aldı ve ırkçıların hedefi haline getirilerek katledildi.
Bu günlerde medyayla içli dışlı çoğu kimsenin gazetecilere verdiği ilk tepki şöyle oluyor: “Ben bu konuda ilke kararı aldım; yazılı veya elektronik postayla söyleşi veriyorum. Ya da yaptığım söyleşinin yayınlanmamış halini önceden talep ediyorum.”
Eskiden, yani 10-15 yıl öncesine kadar bile böyle değildi. En azından emektar gazetecilerden duyduklarımız bunu gösteriyor. Yani, gazeteciye söyleşi veren siyasetçi, yazar veya sanatçılar konuştuklarının habere geçirilmiş halini yayınlanmadan önce metin olarak istemezlerdi. Gazeteci söyleşisini yapar, iş yerine döner, yazardı. Bu kadar. Şimdiyse böyle değil. Söyleşi yaptığımız, demeç aldığımız hemen herkes önce şöyle bir girizgâh yapıyor; “yanlış anlamayın, kastım size değil ama…” Devamında da mutlaka şu sözler: “Mümkünse haberin yayınlanmadan önceki halini bir görebilir miyim? Bazen yanlış anlamalardan kaynaklı hatalar çıkabiliyor da…” Bu, sadece gazetecinin karşılaştığı. Esas olarak okurlar mutlaka şu sözleri bir yerlerden duyuyorlar: “Ben aslında böyle dememiştim”, “Gazete sözlerimi cımbızlamış”, “söylediklerim bağlamından uzak verilmiş”, “sözlerim yanlış aktarılmış”, “ifadelerim çarpıtılmış…”
Söyleşi veren her kimse, yayınlanan metinle konuştuğu arasında tam bir denklik göremiyor. Ya ifadelerinin az yansıtıldığını, ya yanlış aktarıldığını düşünüyor. Bu nedenle de gazete ve gazetecilere sık sık özür dilemek düşüyor. Artık bu durumlara düşmemek için, herkesin gardını önceden aldığını görüyoruz. Haber yayınlanmadan önce mutlaka metni görmek istiyorlar, bir diğer tercih de söyleşiyi yazılı yapmak ki, hiçbir ifade bir başka tarafa çekilemesin. Özetle şu anki esas hal, sütten ağzı yananların yoğurdu üfleyerek yemesi. Medyanın cımbızlamaları konusunda kime danışırsanız bin ah işitiyorsunuz. Kiminin yazsa kitap olur cinsinden anlatamayacağı kadar hikâyesi birikmiş, kimininse bir kere başına geldikten sonra medyayla yıldızı bir daha barışmamış.
NEDEN OLUYOR, NASIL OLUYOR?
Medyaya konuşan kimselerin söylediklerinin haberde yanlış veya hatalı yansıdığını görmelerinin çok farklı sebepleri var. Muhabir veya yazıişleri kadrosunun bilinçli, politik nedenlerle manipüle etmeleri, yani çarpıtmalarını dışarıda tutarsak, geride kalan sebeplerin hemen tümü mesleki refleks ve alışkanlıklardan kaynaklanıyor. Gazeteciler açısından normal gelen durumlar haber kaynağı ve sıradan okur için olağanüstü ve kabul edilemez bir durum olarak yansıyabiliyor.
Gazetecinin etkili veya “şık” başlık atma hevesi, kendisine söylenenleri günün politik gündemine uyarlama çabası haber kaynağının söyledikleriyle oynamasına yol açıyor. Temkinli konuşan haber kaynağı gazetecinin beklediği sözleri etmeyince bu defa devreye yazı işleri giriyor, eldeki temkinli sözleri “ihtiyaçları” olan hale çeviriyor. Bu durumda da haber kaynağı söylediklerinin sansasyonlu bir yere doğru çevrilebileceği gerçeğiyle karşılaşıyor. Örneğin bir hükümet yetkilisi gazeteciye “Irak’a müdahaleyi tartışıyoruz” gibi bir “yuvarlak” beyan verdiğinde gazeteci bu demeci “Irak’a giriyoruz” diye “düz” bir hale çevirerek beklediği reytingi almaya çalışabiliyor.
AKP Bursa milletvekili Ertuğrul Yalçınbayır’ın vurgusu bu duruma yönelik. Yalçınbayır, verdikleri demeçlerle haberlere atılan başlıkların genelde birbirine uymadığını söylüyor. Yani siyasetçilerin konuştukları konuyla ilgili aktarımları genellikle doğru yansıtılıyor ama iş habere başlık atmak olunca bambaşka bir manzara görünüyor. Yalçınbayır, bu konuda muhabirlerde bir kabahat görmüyor, daha çok mutfaktaki editörlerin bu tür müdahaleler yaptığını düşünüyor.
Medyanın yanlış aktarımları veya cımbızlamaları ilgili kişileri her zaman güç durumlara sokuyor ama emekli büyükelçi, CHP İstanbul milletvekili İnal Batu kendi ağzından diye aktarılmış bir haber yüzünden sıradanın ötesinde bir büyük problemin içine düşüyor. 1980 yılında Kıbrıs’ta büyükelçilik yapan Batu’nun ağzından çok satan gazetelerin biri şu ifadeleri yazar: “Güney’e ineceğiz ve bütün Ermeni kamplarını yerle bir edeceğiz.” Batu, “tamamen uydurma” olduğunu söylediği bu haber yüzünden hedef haline geliyor, çok sayıda tehdit mektubu aldığı için korumayla gezmek durumunda kalıyor.
DEĞİŞMEYEN SEÇENEK: MAGAZİNLEŞTİRME
Gazetecilerin haber kaynaklarını kızdıran bir diğer refleksi de günün modasına veya popüler tartışma konularına uygun başlık seçmeye çalışmaları. Yazar İnci Aral’ın deyimiyle “magazinleştirme” eğilimi. İnci Aral, hem ilk kitabı “Ağda Zamanı”nın çıktığı 1979 yılında hem de son kitabı “Safran Sarı”nın çıktığı 2007’de magazinleştirme eğiliminin kurbanı olmuş, bu nedenle de gazetelerle sıkıntılar yaşamış. İlkinde, söylediği söz “aşırı derecede” çarpıtılmış, haber, içinde “boynuzlama” gibi kelimelerin geçtiği bir vurguyla yazılmış. Çıkan haber üzerine ilgili gazeteyi arayan Aral, gazeteciden şu cevabı almış: “Halk böyle daha iyi anlıyor.” Aral bu yıl çıkan kitabıyla ilgili de başka bir bağlamda sözünü ettiği “televole kültürü”nün kitabının çıkış amacı gibi sunulduğunu görmüş. Aral, bu defa da gazeteyi aramış, yine aynı yanıtı almış: “Okur bu başlıklara daha çok ilgi gösteriyor.” İnci Aral, gazetecilerin art niyetli olmadıklarını ama bu magazinleştirerek okutma eğiliminin de söyleşi yapılan yazarları zor durumlara soktuğuna vurgu yapıyor. Kendisi de çıkan bu haber yüzünden epey telefon almış; “biz senin bu kadar televole izlediğini bilmiyorduk” diye.
Polemikler yaratmak veya karşılaştırmalar yapmak da gazetecilerin sevdiği oyunlardan. Özellikle magazinel konularda taraflar yaratıp o yaratılan gündemi defalarca yeniden haberleştirmek artık aşinası olduğumuz bir gerçek. Emekli büyükelçi İnal Batu’nun oyuncu kızı Pelin Batu’nun da bu konuda başı az ağrımış değil. Pelin Batu, Müjde Ar’ın oyunculuğunu övdüğü bir sohbetin ardından gazetede “Ben yeni Müjde Ar’ım” başlıklı söyleşisini görür. Bu ifadeyi hiç kullanmadığını söylüyor Batu. O gün bugündür de bu tür durumlara mahal vermemek için söyleşilerini internet aracılığıyla yazılı olarak yapmaya özen gösteriyor.
Tiyatro oyuncusu Şahnaz Çakıralp de bir başka oyuncu Berna Laçin’le istemediği halde bir polemiğin içine sokuluyor. Çakıralp, Geçen yıl Afife Tiyatro Ödülleri’nden “Yılın En Başarılı Müzikal ya da Komedi Kadın Oyuncusu” seçilen Berna Laçin’le ilgili olarak “Berna komedi dalında oynamadığı halde komedi dalında ödül aldı” der ama bu, gazetelere “Berna o ödülü hak etmedi” diye yansır. Çakıralp’in yakınması da şöyle: ”Söylediğiniz şeyin virgülünü veya noktasını bile değiştirerek demek istediğinizin anlamı değişebiliyor.”
Bir başka tiyatro oyuncusu Kerem Alışık’a göre; “Bazen bağlantılı cümleden bir şeyi alıp başlığa koyduğunuz zaman o ifade bütünlüğün içinden çıkıp farklı anlamlar kazanıyor.”
Oyuncu ve şarkıcı Zuhal Olcay, medya cımbızlamalarından en fazla nasibini alan isimlerden biri. Olcay, son zamanlarda karşılaştığı örnekleri paylaşmak istemiyor ama şimdiye dek gözlemlediği durumu anlatıyor: “Gazeteci, sizin kurduğunuz cümlenin biçimini görmezden gelerek haberi kendi cümleleriyle kuruyor. Oysa sizin o cümleyi kuruş biçiminiz sizin dili kullanış biçiminizi ve kullandığınız vurguyu gösterir. Ama buna dikkat eden yok.”
BİLGİ EKSİK OLUNCA...
Çoğu yanlış anlaşılma veya yanlış yazımın arkasında da muhabirlerin veya onların haberlerini okuyan editörlerin bilgi yetersizliği yatıyor. Özellikle formasyon gerektiren alanlarda muhabirin eksik bilgisi veya bilgisizliği, dinlediği uzman kişinin söylediklerini de yanlış veya eksik aktarmasına yol açabiliyor.
Hayatının önemli bir bölümü Zürih’te geçen perküsyon sanatçısı Burhan Öçal, bundan bir buçuk sene önce, hemen her gün yaptığı şeyi yapar, kayağa gider. 30 yıla yakındır kayak yapan Öçal o gün Türkiyeli bir gazetecinin objektifine takılır. Ertesi gün gazetelerde “Burhan Öçal da sosyeteye uydu, kayak yapıyor” diye haberlere konu olur. Oysa sadece Zürih’te değil, İsviçre’nin genelinde kayak yapmanın zengin veya fakir olmakla bir ilgisi yok, isteyen herkes kayak merkezinden bol bir şeyin olmadığı bu memlekette kayak yapabilir. Burhan Öçal bu durumu, fotoğrafı çeken muhabirin bilgisizliğine yoruyor. Anlatırken de hayli gülüyor. Öçal, verdiği hemen her söyleşide yabancı isim veya festivallerin muhabirler tarafından yanlış veya eksik yazıldığını gözlemlemiş. Bir yakınması da mesleğiyle ilgili cımbızlama: “Ben çok geniş bir yelpazede müzik yapıyorum ama bana sürekli darbukacı diyorlar.” Bu algıyı kırmak için PR faaliyetini yapan kuruluşla temasa geçmesi gerektiğinin vaktinin de geldiğini söylüyor Öçal.
AZ DAHA DİKKAT, AZ DAHA ÖZEN
Biz bu haberi hazırlarken bile çıkacak haberi önceden görmek isteyenlerle karşılaştık. Bu haberde de söylediklerinin yanlış anlaşılmasını istemeyenler oldu. Bir başka kaygı da somut örnek vererek ismini anacakları medya kuruluşlarıyla polemiğe girmek istememelerinden kaynaklanıyordu. Gazeteci Cüneyt Özdemir, CNN Türk kanalı için yaptıkları programlarda programın yayınlanmamış halini görmek isteyenleri kırmayıp önceden izlettirmeye dikkat ettiklerini söylüyor. Kendisi de böyle yapıyor ki, “Siz de bana bu hazırlayacağınız haberi basılmadan önce gönderebilirseniz sevinirim” notu düşüyor. Özdemir şimdiye kadar kendisiyle yapılan söyleşilere dair rahatsızlıklar yaşamamış ama bazen “çekici” olsun diye atılan başlıklardan rahatsızlık duyduğunu da saklamıyor.
“Türkçe çok elastiki bir yapıya sahip olduğu için söylediğiniz bir şey, isteyenin elinde bir başka tarafa çekilebiliyor. Bu nedenle de haberlerde beklemediğiniz veya aslında söylemediğiniz bir metinle karşılaşabiliyorsunuz.” Tiyatro oyuncusu Derya Baykal’ın yorumu da bu şekilde.
Radikal gazetesinde yıllardır “Pazartesi Söyleşileri” yapan gazeteci Neşe Düzel, şimdiye kadar söyleşi yaptığı kişilerle bir sıkıntı yaşamamış. Düzel, gazetecinin yapması gerekeni iki cümleyle özetliyor: “Kişinin gerçekten ne demek istediğini yazmak ve kullandığı ifade tam olarak neyse, hangi kelime geçerliyse onu kullanmak gerekir. Bu iş bu kadar basittir.”
BAZEN DE....
Bazı durumlarsa gazete veya dergideki yazı işleri kadrosunun elinde olmadan yaşanıyor. Söyleşi yapılan kişi gazetecinin beklediğinin ötesinde konuştuğu ve bu söylenenler gazete veya dergiye bütün haliyle aktarılamadığı için yine bir eksiklik veya yanlışlık hissi oluşabiliyor. Bir gazete sayfası dolduracak kadar konuşan siyasetçi veya yazar, ertesi gün gazeteyi açtığında sözlerinin birkaç satırla özetlenmiş olduğunu görebiliyor. Bir başka nokta da haber kaynağının dediklerinin farkında olmadan kendisi için sıradan ama kamuoyu için önem arz eden beyanlarda bulunmasında ortaya çıkıyor. Haber kaynağının laf arasında, “öylesine” söylediği bir şey gazetecinin aradığı cevaplardan biri olabiliyor, bu da gezeteye manşet olarak yansıyabiliyor.
Milliyet gazetesinin ombudsmanı Derya Sazak, cımbızlama veya yanlış aktarımlar konusunda bir başka hususa dikkat çekiyor. Özellikle siyasetle ilgili haberlerde sıkça karşılaşılan bir durumu anlatıyor. Bazı siyasetçiler söylediklerinin gazetelere yansımış olmasının neler yaratacağını, nasıl yankı bulacağını bilemez ama bu söyledikleri gazetelere yansıdığında oluşan tepkiden çekindikleri için “ben aslında bunu dememiştim” diyebiliyorlar. Sazak’ın bu konuda verdiği örnek de güncel: Kenan Evren’in “eyalet sistemi” yönündeki açıklamaları. Sazak, Evren’in, söylediklerinin kamuoyundaki yansımalarından çekindiği için daha sonra “ben o anlamda konuşmadım” diye kendini savunduğunu söylüyor ve “bu siyasetçiler için çok tipik bir örnek, çoğu gazetecinin de başına gelir” diyor.
Durumun vardığı yer pek de iç açıcı görünmüyor. Yalnızca magazin gazetecileri değil, siyaset, ekonomi, kültür-sanat alanında çalışan gazeteciler de inandırıcılıkları konusunda hayli çaba sarf etmeleri gereken bir manzarayla karşı karşıyalar. Şu anki gazeteciliğin tüm hercümercinin yanında bir de haber kaynağının haberi görmek istemesi gibi bir “dert” var. Bir anlamda haberin kaynağı kişi, haberin editörlüğünü de yapar hâle geldi.
* Kaynak: Nokta Dergisi
* Yayın tarihi: 2007