Perihan Mağden ile söyleşi: "Banal Bir Korku Filmi"

Hamza Aktan

Perihan Mağden ve Murat Belge düşüncelerini dile getirdikleri için birkaç gün önce mahkemede hesap verdiler. Mağden Yeni Aktüel dergisinde "Vicdani Red bir insan hakkıdır" başlıklı yazısı nedeniyle "Halkı askerlikten soğutma" iddiasıyla Ceza Yasası'nın 318. maddesinden, Belge de, Radikal gazetesindeki "Bir Mahkeme Kararı" başlıklı yazısından TCK'nın 288. maddesinden yargılandı. 3 yıl hapis istemiyle yargılanan Mağden'in duruşması 27 Temmuz'a ertelendi, Belge ise beraat etti. Katıldıkları duruşmalarda yazarların yargılanmaları esnasında görmeye alışık olduğumuz milliyetçi grup yine oradaydı. Bu defa Perihan Mağden'e hakaretler ediyor, linç etmeye kalkıyorlardı. Murat Belge'nin duruşmasıysa bir öncekine göre sakin geçti. Geçen hafta içinde yargılanan Türkiye'nin değerli iki yazarıyla sıcağı sıcağına konuştuk.

- Mahkemede böyle bir manzarayla karşılaşacağınızı bekliyor muydunuz?
Hayır, ne böyle bir kalabalık, ne de böyle bir kalabalığa polisin teveccühünü bekliyordum. Bir buçuk saat boyunca Türkiye Cumhuriyeti polisi beni ve orada beni desteklemeye gelen insanları terörize ettirdi. Biz tehdit-hakaret ve küfüre maruz kaldık. Özellikle bu şehit anneleri skandalını beklemiyordum. Bir kere oradaki bir kadının hakikaten araştırılması gerektiğini düşünüyorum. Gerçekten şehit annesi mi, çocuğunu ne koşullar altında kaybetmiş, akıl sağlığı yerinde mi? Çünkü hiçbir anne başka çocukların şehit verilmesi için bu kadar saat bir kadına bağıramaz diye düşünüyorum. Gazetenin avukatlarından biri gidip, polise bunu niçin durdurmuyorsunuz dediğinde, veya bu işten sorumlu Cumhuriyet Başsavcı yardımcısına “bu işi durdurun” dediğinde durdurulmadı. Çünkü şöyle deniliyor; “toplumsal eylem haklarını kullanıyorlar.” Ben de şöyle düşünüyorum; bu ülkede Michael Moore yaşasa, 20-30 tane oyuncu toplasa, -ki oradaki insanlar da kesinlikle oyuncu gibiydi. Ben orada bir şehit annesinin acısını değil, baskın basanındır anlayışıyla dolduruşa gelmiş bir oyuncu görüyorum- ve herhangi bir mahkeme bahane edilerek, bir buçuk saat boyunca çok kalın sesli bir kadın iskemleye çıkarılıp, “vicdani red bir insan hakkıdır” diye bağırılsa, sağda soldaki gruplara da bu arada küfürler ve hakaretler edilse, polis bu “toplumsal eylem hakkını” tanıyacak mı? Burada o kadar büyük bir tercih-teveccüh söz konusu ki, ben gerçekten Türkiye Cumhuriyeti polisi tarafından bu kadar tercih edilmeyeceğimi, adliye koridorlarında bu kadar korunmayacağımı düşünemiyordum.

- Bir yazıyla başlayıp uzayan bu gürültüden sonra nasıl bir ruh halindesiniz?
Savunmamın ilk cümlesi de öyleydi; “bu savunmayı yazdığıma da inanamıyorum” dedim. Şimdi yargılanıyorum olmama da. Benim kıstaslarım için son derece normal bir yazı çünkü. Benim kesinlikle demokratik hak ve özgürlüklerim içindeki bir düşüncemi belirtiyorum. Ve ben düşüncelerimi belirttiğim için zaten maaş alıyorum. Benim işim de bu ayrıca. Vicdani ret dünyada o kadar kabul görmüş ve normal bir şey ki... 13 yıl önce bu konuda İbrahim Kaboğlu yazı yazmış ama yargılanmamış. Biz şimdi 13 yıldan geride miyiz yani? Hiçbir şekilde mantığını anlayamıyorum. Bir de şu mantığı anlamıyorum; vicdani reddin bir insan hakkı olarak savunulması halkı askerlikten soğutmaya nasıl bağlanıyor? İki tane çok ayrı durum var. Buradan bu suçlamayı yapmak için insanın temel mantık seviyesinde bile okumamış olması gerekiyor.

- Yazar olarak nasıl etkileniyorsunuz bunlardan? İstedikleri gibi geri çekilmenize yol açıyor mu bunlar?
Herhalde geri adım atmam gerekiyor. Çünkü verilen mesaj şu; Aşk yazıları yazılsın, Fenerbahçe'nin şampiyon olamamasından duyulan üzüntü vs. yazılsın. O kadar çok politika yazması gereken köşe yazarı var ki, her fırsatta futbol yazıyorlar. 30-40 yıldır aynı mahut kadro. Doğru dürüst, gündeme karşı ayakta dikilip de iki çift laf eden çok az insan var ve onlar da sindirilmek isteniyor. Onlar da bence sinmeyecekler. E çünkü kimse artık ilkokul çocuğu değil ki. Ama verilmeye çalışılan mesaj bu; aşk-meşk yazısı yazın. İşte “aşkın hüzünlü gemisi kalktığında ben ağlıyordum ve yalnızlığımla baş başaydım” gibi cümleler kuralım istiyorlar.

- Sizi protesto eden, linç etmeye kalkan grubun toplumsal bir karşılığı var mı sizce? Asker olmayı bu derece fetişleştiren bir hal var mı bu toplumda?
Eğer böyle bir şey varsa, ben de şunu merak ediyorum; Asker olmak bu kadar önemliyse, “her Türk asker doğar” diye bağırıyorlar, demek ki her Türk asker doğuyor, davullarla zurnalarla çocuklarımızı askere uğurluyoruz, o halde bu kadar militarist bir toplumun kendine daha fazla güvenmesi gerekiyordu. Diyelim ki birkaç “zibidi” vicdani retçi olmak isteyecek, vicdani, felsefi, dini nedenle askerlik yapmayı istemeyecek. Sen zaten bu kadar militarist, askerliğe gönül vermiş bir toplumun çocuğuysan, sen şehit annesi olmaya bu kadar adaysan, bundan hiç kaygılanmaman gerekir. Birkaç kişi de gitmeyiversin vicdani nedenle. Niçin sen bunu bu kadar büyük bir tehdit olarak görüyorsun. Aynı şey Türkiye Cumhuriyeti ordusu için de geçerli. Sen niçin bunu böyle bir tehdit olarak görüyorsun ki, bu kadar askerlik genine güvendiğin bir ulustan?

- Medya bu ve benzeri davalarda nasıl bir sınav veriyor?
Bir kere şöyle düşünüyorum; bu insanları gösterdiğiniz sürece ekmeklerine yağ sürüyorsunuz. Çünkü gerçek bir şovmen grubu bu. Herhalde Kerinçsiz'in ileriye yönelik politik emelleri var ve ünlü olmak istiyor. Onun için bunları gösterdikçe iştahları artıyor. Hakikaten Savaş Ay'ın A Takımı programına çıkıp bas bas bağıran insanları hatırlattılar bana. Mesela medya şöyle bir şey yaptı; Sabah gazetesine çok ağır eleştiri yolladım, bugün basmışlar; “Polis Perihan Mağden'in canını kurtardı” demişler. Ama öyle değil. Benim canım zaten tehlikeye girmezdi polis beni korusaydı. Polis tuhaf bir linç grubunun “toplumsal eylem hakkını” (ne demek ki bu... Bir kere adil yargılamayı etkiliyor...) gözetti. Beni sloganlarıyla terörize ediyorlar. Hakimlerin, savcıların kulağına gidiyor bu ses. E onlar bir etki grubuysa fiili olarak yargıyı etkilemekten 288'den yargılanmaları gerekiyor. Ben yazımdan dolayı yargılanıyorum, onlar bedenen oradalar, bağırıp çağırıp tehdit ediyorlar. Peki savcıyı, hakimi etkilemeye teşebbüsten niye yargılanmıyor onlar? Ve buna nasıl izin veriliyor. Benim bir sanık olarak haklarıma tecavüz edildi ve hiçbir şekilde polis beni savunmadı. Sonra beni arka kapıdan kaçırmak mıdır marifet! E onu da yapmasalardı, bir de dayak yeseydim ya da bıçaklansaydım. Görüyoruz işte kimler gelmiş; Danıştay suikastının gözaltına alınan isimlerinden bilmem neye kadar...

ÜVEY ÇOCUKLAR GİBİYİZ
- Hükümetin nedense sesi hiç çıkmıyor...
AKP'de büyük bir kafa karışıklığı var. Şu an AB ufkundan son sürat uzaklaştıklarını, daha milliyetçi ve sağcı kalabalıklara yaranmaya çalıştıklarını düşünüyorum ama kimseye yaranacakları da yok. Aslında bütün bu zulmü bir avuç insana uyguluyorlar. Ben artık “malum demokratlar” diyorum. O kadar az ki sayımız. Bırakın kardeşim, bu insanlar da yazıp çizsinler. AB'ye sen yaklaştıysan bizim yazdıklarımız, çizdiklerimiz sayesinde oldu. O rotayı bizim yazdıklarımız belirledi. Artık bu kadarına da müsamaha göster. Hapse girme oranları düştü deniyor, hapse girme rakamları önemli değil ki. Benim sürekli mahkemelerde sürünüyor olmam yeterince eziyet, ruhsal işkence değil mi? Niçin ben sürekli bu tehditle uğraşayım. Bir dava 3 yıl, bir dava 14 yıl, bir dava 15 yıl... Beni sürekli tehditle yaşatman hoş mu senin? Üstelik hukuksal sürecimiz bu kadar yavaş işlerken, davalar bu kadar uzarken... Buna niçin müsamaha gösteriyorsun, kanunları niye böyle yazıyorsun? Niye böyle bir yasayı kotarıyorsun. Niye özgürlüğe, düşüncenin suç olmaktan çıkmasına ön ayak olamıyorsun?

- AKP iç yapısı nedeniyle mi demokratik yönde bir irade gösteremiyor?
Bir irade gösteremiyorlar çünkü iktidar oyununu bilmiyorlar. Türkiye'de politika çok çok erbabının oynadığı bir oyun. Hem bunu bilmiyorlar hem kendi aralarında bölünmüşler, hem de seçim psikolojisine girdiler. Bir de cumhurbaşkanlığı meselesi çok alt üst etti. Bence şimdi Recep Tayyip Erdoğan'ın kafası bu meseleyle dolu. İçişlerimizle o kadar ilgili değil. Biz de böyle üvey çocuklar gibi, hani yetiştirme yurdunda dayak yiyen çocuklar gibiyiz neredeyse. Erdoğan bizimle ilgilenmiyor, evindeki asıl toraman evlatlarıyla meşgul.

KIZIMA GÖRÜNTÜLERİ İZLETMEDİM
- Kızınız (12 yaşında) bu gelişmeleri takip ediyor mu, haberdar mı?
Haberleri seyrettirmedim. Çünkü onları görsün istemedim. Ama ertesi gün anlattım; mahkemem biraz kötü geçti, şöyle şöyle olaylar oldu, şöyle şöyle insanlar geldi diye anlattım. Çünkü hiç habersiz de olsun istemiyorum ama direkt görüp de etkilenmesini, dünyasının kararmasını da istemiyorum.

- Tepkisi ne oluyor peki?
O da aynı şeyi söyledi; Amerika'daki savaş karşıtı annelerden filan bahsetti. Nasıl yaparlar bunu sana dedi. Kızımı da, beni de en çok üzen bu şehit anneleri kisvesi altındaki durumlar oldu. İnsan sonuç olarak kendisi gibi anne olandan bir destek bekliyor, köstek değil. Sonuç olarak ben çocuklar şehit düşmesin diye bir açılımdan yanayım. İnsan bu kadar mı ölü sevici olur. Kızım da bana hak veriyor tabii.

- Kızınız politik olarak size yakın düşünüyor o halde?
Evet bana hak veriyor. Ben evde politik görüşlerimi ne kadar yansıtmadığımı zannetsem de o benim kullandığım jargonu bir şekilde kapıyor. Kızım da benim gibi düşünüp konuşmaya başladı maalesef (gülüyor).

HAPSE DE GİRERİM, BU UTANCI ONLARDAN ESİRMEMEM
- Günlük bir gazetede yazarken dava açılması riski daha fazlaydı. Dergiye geçtiğiniz için biraz rahatlayacağınızı düşündünüz mü?
Evet, Aktüel'e geçerken düşük profilli bir meslek hayatım olsun diye düşünüyordum. Çünkü roman yazma devresine giriyordum. Haftada bir kere yazmak müthiş bir lüks ve artık başım belaya da girmez diye tahmin ediyordum ama Radikal'de başıma sekiz yılda gelen bela kadar birkaç ayda Aktüel'de bela yaşadım. Bu da tabii Türkiye'deki konjonktürle ilgili.

- Halen süren davalarınız neler?
Epey var. 288'den Pınar Selek'le ilgili yazı, Kurtlar Vadisi; maddi-manevi tazminat, bilmemne kaymakamından maddi-manevi tazminat davaları, Yaşar Nuri Öztürk mesela... O bile beni dava ediyor. Kurtlar Vadisi'yle ilgili 16 yıldan yargılanıyorum. İsmi geçen herkes hakaret davası açmış, savcı da çok çok cömert davranmış. Çünkü cezametreyi en yüksek yerinden açması gerekiyor ya Türk savcılarının.

- Artık yazı yazmaya başladığınızda başınıza ne gelebileceğini tahmin edebiliyorsunuzdur herhalde?
İnanın hala tahmin edemiyorum. Ve şöyle oldum ben; sağa vursam porselen deviriyorum, sola vursam vazo deviriyorum. Bu işin sonu yok. Her şeyden dava açılıyorsa bu iş böyle demek ki. Bu ülkenin ayıbı bu, benim ayıbım değil ki. Sonuç olarak ben düşünce ve kanaatlerimi özgürce ifade edebilmeliyim. Murat Belge de böyle... Kanaatleri onların arzu ettiklerinden farklı olan ve bunları belirten herkesin başına ne çorap öreceklerini bilemiyorlar.

- Bu tür davalarla karşılaşınca hapse de girebileceğinizi aklınızdan geçiriyor musunuz?
Evet... Şöyle düşünüyorum; çekirge bir sıçrar, iki sıçrar... Belki iki-üç ay hapse koyacaklarını düşündüğüm oluyor. Beni artık cezalandırmaya karar verip öyle bir şey yapabilirler gibi de geldi. Ama ben her kötü ihtimale kendimi hep hazırlarım zaten. Bir de çok acayip bir şekilde Politik Yazılar diye bir kitabım çıkıyor; Radikal'deki son günlerimde şöyle bir şey yazmışım: “Bu yeni TCK'yla hepimizi herhalde hapse atmayı düşünüyorlar, ben de artık iki-üç ay hapis yatarım”...

- Umarım olmaz ama, hapis kararı çıkarsa ne yaparsınız?
E girer yatarım. Onlardan bu utancı esirgemem.

* Kaynak: Birgün Gazetesi
http://www.birgun.net/sunday_index.php?news_code=1151799640&year=2006&month=07&day=02
* Yayın Tarihi: 02 Temmuz 2006