
Hamza Aktan
Türkiye'de ders kitaplarının ideolojisi her zaman sorunlu oldu. Özellikle tarih ders kitaplarında 'bizi' merkeze alıp 'öteki'yi dışarıda tutan, bununla da çocuklara daha o yaşlarında zenofobi zerk eden kuvvetli bir damar vardır. Bu yönde Milli Eğitim Bakanlığı'nın düzeltme çabaları nihâyet son birkaç yıldır gündeme gelebildi. O da, başta Yunanistan'la olan yakınlaşma ve tabii akademi ve medyadan gelen dozu yüksek eleştirilerin dikkate alınmasıyla mümkün hale gelebildi. Fakat hâlâ dışarıdan bakıldığında geçerliliği kalmamış bir içerikle karşı karşıya olduğumuz görülebilir.
Ders kitaplarında toplumsal cinsiyet ise son yıllara dek pek dikkate alındı denilemez. Kadın-erkek ayrımlarının toplumsal alan içinde çok net çizildiği, geleneksel rollerin doğrudan alınarak ders kitaplarına monte edildiği de birkaç itiraz dışında 'yetkililer'in dikkatini çelmedi. Bu itirazlardan belki en fazla ses bulanı Firdevs Gümüşoğlu'nun Ders Kitaplarında Toplumsal Cinsiyetbaşlıklı çalışması oldu.
Firdevsoğlu'nun 1996'da bitirdiği çalışması (Kaynak Yayınları) 2000'li yılların kitaplarıyla güncelleştirilerek Çağdaş Eğitim Vakfı tarafından yeniden basıldı. Çalışma, Cumhuriyet'in ilk yıllarından bugüne dek ilköğretimde okutulan kitapları inceliyor. Firdevsoğlu, araştırması için 1928'den 1995'e kadar ilk ve ortaokullarda okutulan bin tane kitabı incelemiş. 95'den 2005'e dek de sekiz sınıfa ait matematik ve yabancı dil kitapları hariç bütün kitapları tarayarak başta öğretmenlere, sonra da Milli Eğitim Bakanlığı'nın elinden düşürmemesi gereken bir 'ders alma' çalışması ortaya çıkarmış.
Eskinin modernliği, şimdinin muhafazakârlığı
Çalışmadan çıkan bulgular bizim de içinden geçtiğimiz tedrisatta hangi kodlarla yerleşik rollerimize yönlendirildiğimizi fark etmemizi ve tabii Cumhuriyet'in ilk yıllarıyla günümüz arasındaki 'çağdaşlık' düzeylerindeki kırılmanın boyutlarını görmeyi sağlıyor.
İçindeki bazı eksik ve tartışmaya açık yanları olmakla birlikte görüyoruz ki Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki ders kitapları kadına toplumda hak ettiği yeri gösteriyor, öneriyor. O dönem dışarının öznesi olarak gösterilen kadın, 1950'lerden itibaren evin, mutfağın içine sıkıştırılıyor. Çocuklar için de büyüdüklerinde edinecekleri yer şimdiden işaret ediliyor. 1963'teki Hayat Bilgisi kitabına göre bugünün küçük Ayşe'si, yarının ya hemşiresi ya da ev kadını; küçük Ali'si ise askeri, mühendisi, doktoru olacaktır. Firdevs Gümüşoğlu bu nedenle ders kitaplarında toplumsal cinsiyet bağlamında Türkiye tarihini çok net biçimde ikiye ayırabiliyor; Cumhuriyet'in ilk yıllarıyla birinci dönem (1950'lere dek) ve ikinci yarısından günümüze kadar gelen ikinci dönem.
Bu ikilik üzerinden bakıldığında sürekli bir geriye (yazara göre Osmanlı'ya) gidiş gözlemleniyor. Gerçekten ilginç bir paradoks. Toplumun yapısının dayatmalarıyla aslında fiilen edilginleştirilmiş olan Cumhuriyet dönemi kadını ders kitaplarında toplumla çatışacak biçimde (yazara göre Osmanlı'ya tepki, ondan kaçış) özne kabul ediliyor. Fakat Türkiye toplumunun gelişmesi, kadınların ev dışında da söz sahibi olabildikleri günümüzde ders kitaplarında yine eve/mutfağa yönelim söz konusu oluyor. "Baba para kazanır, anne evin düzen ve temizliğini sağlar" esprisi 1950'lerden bugüne dek korunuyor.
'İlk yıllar'la günümüz arasındaki çağdaşlık-muhafazakârlık ayrımları hep kadınlar üzerinden yürüyor. 1933'te kadın için kocasından hoşnut olmamayı 'bile' boşanmak için yeterli gören yaklaşım 1987'de boşanmayı ancak ölümle mümkün gören hilkat garibesi bir muhafazakârlığa evriliyor. Yine çok basit göstergelerle ders kitaplarını düzenleyenlerin ideolojik dünyalarını teslim ettiğini görebiliyoruz: 33'te fizik deneyi yaptırılan kız çocuğu 1971'de yerini erkek çocuğa bırakıyor. Gümüşoğlu'nun gözlemine göre 1950'den sonra hiçbir kitapta kız çocuklarına bilimsel deney yaptırılmıyor.
Gümüşoğlu'nun kitabın sonuna koyduğu yirmi sayfalık (altmış iki adet) görsel malzeme, çalışmasının değerini daha bir artırıyor doğrusu. Aslında yalnızca kitap sayfalarından alınmış bu resimlere bile bakıldığında ders kitaplarındaki ideolojinin ne menem bir şey olduğu hakkında bir fikre varmak mümkün. 1920'lerde kadını ev içinde de olsa çocuklarını bilgilendiren bir faaliyet içinde gösteren resimler yaklaşık kırk yıl sonra yerini kadını yeniden mutfak araç-gereçlerinin içine hapsetmiş görsellere bırakıyor; 1937'de avukat kadınlar resmedilirken, 1950'lerde kadınlar çamaşır yıkarken, ütü yaparken gösteriliyor. Daha vahim bir örnek 2003'teki bir Hayat Bilgisi kitabından. Kitapta kadın bedeni ilk kez resmediliyor, fakat bir müdahaleyle; kadına şort ve tişört giydirilmiş. Bu haliyle her nedense- kadının yalnızca kalbini görebiliyoruz. Erkek bedeni ise tüm açıklığıyla karaciğeri, böbreği, idrar kanalı görülebilecek şekilde gösterilmiş.
Olumsuz örnek rasyonelse...
Cumhuriyetin ilk yıllarıyla sonrası arasında net bir ayrım koyan Gümüşoğlu, haliyle 'ilk yıllara' adeta güzelleme yapıyor. Bu açıdan kitabın hemen tümü günümüzle, 'ilk yıllar' karşıtlığı ve çatışması üzerine bina edilmiş. Doğrusu bu konuda son elli-altmış yıllık örneklere bakıldığında yazara hak vermemek elde değil. Fakat, günümüzdeki kof cinsiyetçiliğe duyulan tepki üzerinden gelişen 'ilk yıllar' sempatisi ve bu yılları her haliyle olumlayan tavır kimi yerlerde sıkıntıya da yol açmıyor değil. Bu sıkıntıyı Gümüşoğlu'nun o yıllara halel getirmemeye özen gösteren tavrından açıkça görebiliyoruz.
Örneğin; "Büyük kısmı daha yüksek bir tahsil görmeden hayata karışacak, ev kadını olacak olan kızlarımıza müstakbel vazifeleri hakkında esaslı bilgi ve fikir vermek " içerikli 'İlkmektep Müfredat Programı' 1930 tarihini taşıdığı için olsa gerek Gümüşoğlu'nun eleştirisinden kurtulmuş oluyor. Kızların neden büyük kısmının yüksek tahsil görmeden ev kadını olacağı, bunun nereden ve neden öngörüldüğü, müstakbel vazifenin aslında ne olduğu" gibi son derece önemli soru ve itirazlarla karşılaşması gereken müfredata Gümüşoğlu ilginç biçimde 'iyi tarafından' bakmayı tercih ediyor: "Yukarıdaki değerlendirmede dönemin gerçeklerini göz önüne alan bir bakış açısını görüyoruz " diyen Gümüşoğlu bu yanıyla müfredata rasyonellik payesi biçiyor. Fakat bu izahtan bakıldığında, yine o yıllarda toplumun hali hazırdaki vaziyetine tamamen ters ama çağdaşlık dikkate alınarak oluşturulmuş olumlu örneklere de 'irrasyoneldi' demek gerekiyor.
Çalışmada eksikliği hissedilen bir diğer konu da 'ilk yıllar'daki olumlu çerçevenin nasıl olup da bambaşka bir anlatıya dönüştüğünün siyasal-sosyolojik analizi. 1950'lerden sonraki ders kitaplarında oluşturulan cinsiyetçi yönelim Kemalizm'e olan bir tepkiden mi, toplumun muhafazakârlaşmasından mı, yoksa ilk yıllardaki içeriğin toplumca benimsenmemiş, kabul görmemiş olmasından mı kaynaklandığı gibi sorular yanıtsız kalıyor.
Bizlere toplumun cinsiyetimize uygun gördüğü 'arkaik' rol modelleri ders kitaplarında da benimsetilmeye, içselleştirilmeye çalışıldı, hâlâ da çalışılıyor. Kız çocuğuna annesi gibi yemek yapması, çamaşır yıkaması, onun gibi giyinmesi telkin ediliyor, erkek çocuklarına da babaları gibi 'racona uygun' işler-meslekler benimsemesi. "Birol, ablan evi süpürmüş mü?" benzeri fişlerin toplumun kadınların aleyhine dizaynı olarak öğretildiğinin aslında öğretmenlerin de ayırdında olmadığını yine Gümüşoğlu'ndan öğreniyoruz. İkinci baskının önsözünde çalışmasından sonra aldığı tepkileri aktaran yazar, birçok öğretmenin kendisine "öğrettiklerimizin böyle anlamlara geleceğini hiç düşünmemiştik" dediğini anlatıyor. Bu yönüyle de halen cinsiyetçi bir müfredat çerçevesinde ders veren öğretmenlerin ve onlara müfredat hazırlayan Milli Eğitim Bakanlığı'nın Gümüşoğlu'nun çalışmasından öğreneceği çok şey var.
* Kaynak: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetay&ArticleID=858415&Date=25.07.2010&CategoryID=40
* Yayın tarihi: 23/06/2006