
Hamza Aktan
En nihayet Avrupa Birliği kaç kuşaktır memleketlimizin içindeki uhdeye yanıt verdi, o malum 'ses'i duydu. Bir iki flaş haber dışında aksamalar olmadan Türkiye-yeniden-Viyana kapılarına (AB'nin merkezi oraymış gibi!) dayandı, müzakerelere başlangıç olurunu 'söke söke kopardı'. Bu sürece gelene kadar sokaktaki yurttaş ve onun kamu oluşturucularınca iki harflik bir öcüydü AB. Vazgeçemediğimiz, dahil olmak için çırpındığımız ama içten içe de kuşkularla ve komplo teorileriyle baktığımız AB.
Hâlâ da coğrafyanın sağ tarafından alelade vurgularla süslü açıklamalar gelmiyor değil. Fakat bu tür beyanlar ve beyanları yapanlar da Başbakan Erdoğan'ın pek sevdiği tabirle; 'marjinalleşme' eğilimine girdiler, sanki. Bundan böyle memlekete daha aklıselim bir hava hâkim oluyor gibi. En azından 3 Ekim'den bu yana geçen süredeki gözlemlerimizin tercümesi bu diyelim, ihtiyatlı davranalım. Üyelik müzakerelerine başlanmasının ardından medyadan duyduğumuz ses de şu oldu; hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Cümlenin meali; AB'ye uyum süreci hayatımıza bundan böyle daha fazla 'dokunacak', AB'yi, onun mantalitesini evimizde hisseder olacağız.
Ulus devlet sorunsalı
Hemen her alandaki başat gündem unsuru olmasına rağmen AB'yi ucu ucuna bile tanıdığımızı, bize dair meseleler haricinde bu son iki yüzyılın en büyük birleşme projesine dair algımızın pek de öyle geniş olduğunu söyleyecek hâlde değiliz ne yazık ki. Yirmi beş ulus devletin ortak müşterekler etrafında bir arada bulunmasının nedeni, bu projenin sorunları ve geleceği hakkında edeceğimiz laflar Türkiye'nin buraya kapağı atmasının ötesine geçmiyor bir türlü. İşte, belki 3 Ekim kararıyla ve biraz da mecburen bu iki harflik oluşum hakkında daha fazla kafa yormaya, daha fazla okumaya girişeceğiz. Sadece Türkiye'nin üyeliği dolayımıyla değil, kendinde bir oluşum olarak AB'yi okumaya, anlamlandırmaya çalışacağız. Yayıncıların da belli ki daha fazla ağırlık vereceği konu olacak AB.
Agora Kitaplığı, 3 Ekim'in hemen öncesinde bu ihtiyaca karşılık gelecek bir adım attı, Londra Greenwich Üniversitesi'nde 'AB'nin fikir babası' olarak bilinen Jean Monnet kürsüsü başkanı Dr. Mehmet Uğur'la yapılmış söyleşilerden müteşekkil bir kitap çıkardı: AB-Türkiye Gündemindeki Sorunlar.
Mehmet Uğur, Osman Akınhay'ın yaptığı söyleşilerde birlik içindeki yapısal sorunlardan, güncel gelişmelere, Türkiye'nin üyelik yolculuğundan iki cephenin geleceklerine dair alışageldiğimiz enformasyonun ötesinde yorumlar/gözlemler aktarıyor. Uğur'un kitap boyunca akademik kimliğinden uzaklaşmadan birlik'e dair objektif tespitler yapma uğraşında olduğu dikkati çekiyor.
Mehmet Uğur, AB'yi öncelikle ve özellikle ulus devletlerin bir aradalığı gerçeğiyle tartıyor. AB'deki çoğu projenin tarihin belki de en fazla savaş yaşamış kıtasında savaşmayan ülkelerin ortaklıklarını amaçladığını öne sürüyor. Son Anayasa girişimi de bunlardan biri mesela. Fakat Fransa ve Hollanda referandumlarının da gösterdiği gibi ortada aşılması pek de kolay görünmeyen bir sorun var birlik içinde: 'AB'ye üye devletler ne yardan (yani egemenlik aşkından) ne de serden (yani rasyonalitenin gerektirdiği egemenlik paylaşımından) vazgeçemeyen biçare âşıklara benziyor.'
AB elitinin dikkatini dağıtan bu iki referandum sonucu Türkiye'de genellikle neoliberal politikalara bir reddiye olarak yorumlandı. Uğur ise aynı görüşte değil. Uğur'a göre referandumun reddi genişleme karşıtı Avrupalıların refah paylaşımından yana olmamalarından kaynaklanıyor. Yani bir tür çıplak bencillik. 'Aynı durum Avrupa solu için de geçerli' diyor Uğur. 'Çünkü referandumda verilen hayır oylarında itiraz değil, bencillik vardı. Bencilliğin de ötesinde ulus devletten medet ummak gibi bir abes söz konusuydu.'
Bu ulusal bencillik AB'nin başka başka meselelerinde de krizlere yol açıyor. Ve öyle görünüyor ki, ulus devletliğinden kat'a taviz vermeyen Türkiye bu yönde bir rahatlamaya gitmezse, yani meselelere ulusal pencerenin dışında bakamazsa AB'nin kendisine yönelik politikalarına anlam verememeye devam edecek.
Serbest dolaşım hakkı
Bu tabii AB'nin yalnızca Türkiye'yle yaşadığı bir sorun değil. Mehmet Uğur, AB'nin meşruiyetini en fazla tehdit eden durumun ulus devlet olduğunun altını çiziyor. Fakat, bu tehdidin birliğin tamamen yok olmasına sebebiyet verecek düzeyde olmadığını da vurguluyor. 'Çünkü AB'nin tarihe gömülmesi uzun vadede onu kendi elleriyle zayıflatan ulus devletlerin işine gelmez.' Bu nedenle 'yaşanan kriz AB krizi değil, ulus devlet krizidir' diyor Uğur.
Türkiye'de AB'ye yönelik en öne çıkan itirazlardan olan 'bizi oyalıyorlar' düşüncesine katılmıyor Mehmet Uğur. Bunun nedeni olarak da Türkiye gibi bir sorunlar yumağı devleti içine alacak AB'nin 'risk minimizasyonunu' hedefliyor olmasını gösteriyor. Yani esasında AB, bir tür zamana oynama çabası içinde. Bu çabanın meyvesi olarak da Avrupa kamuoyundaki Türkiye'yle ilgili önyargıların kırılması ve kimi kronik karşıtlıkların aşağıya çekilmesini görüyor. Aynı zamanda karşılıklı olarak Türkiye kamuoyunun da ikna olması ve 'uyum'a rıza göstermesi. Bu nedenlerle de AB hem kendi kamuoyunu hem de Türkiye kamuoyunu ikna etmek ve Türkiye'nin samimiyetine inanmak için ucu açık bir süreç ortaya koyuyor. Bu ucu açıklığın Türkiye'yle sınırlı tutulmadığını da not etmeli tabii.
AB'yle ilgili bir başka gerçek de Türkiye'nin kapağı atmak istemesi gibi biz yurttaşların da aynı planda oluşu. AB'yi belki de en çok serbest dolaşım hakkı tanıdığı için sevenlerimiz vardır. Fakat bu konuda ümitleri kırıcı bir yorumu var Mehmet Uğur'un: Türkiye, AB üyesi olsa bile serbest dolaşım hakkından dolayı göç edecek insan sayısı düşük olacak. Yani aslında kıta Avrupası'na gerçek anlamda ayak basmamız kâğıt üzerindekinden epey sonra gerçekleşecek. Çünkü AB bu meselede pek de heveskar bir havada görünmüyor. AB tarafından yapılan yorum, üyeliği kabul edilmiş bir Türkiye'de göç oranının zaten düşeceği yönünde. 'İstikrarlı bir ülkeden kaçış şimdikinden daha az olacak.'
Sen nerdesin?
Güncel meselelere yeni açılımlar sunması ve yüzeysel bilgilerle 'tanıdığımız' AB oluşumu hakkında önemli bilgiler/tartışmalar içermesiyle AB-Türkiye Gündemindeki Sorunlar Avrupa Birliği okumasına niyetleneceklere iyi bir giriş sağlayacak nitelikte.
3 Ekim sonrası Türkiye muktedirlerinin epey ders çalışmaları, ödevlerini layıkıyla tamamlamaları gerekecek ya; biz yurttaşlar da bu süreçte boş durmamalıyız. Çünkü Avrupa Birliği '3 Ekim'den bu yana 'Ben buradayım ey Türkiyeli sen nerdesin acaba?' diye soruyor.
* Kaynak: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetay&ArticleID=857567&Date=26.07.2010&CategoryID=40
* Yayın tarihi: 28/10/2005