
Hamza Aktan
"İki seçeneğimiz olduğunu hepimiz biliyorduk, ölümün herhangi bir biçimine direnebilmek için. Ölüm ise, kimse yanaşmıyordu bunu kabullenmeye ama, şu içinde bulunduğumuz açık deniz yolcusu gemiyle imliyordu kendini: Bir sahile ulaşma olanağının kesin olmayışı."
Herhalde benim gibi çoğu kişinin Reha Mağden'in edebiyatçı
kişiliğiyle tanışması gazete yazılarıyla mümkün oldu. Öykücülüğünün yüz gösterdiği bir mecraya denk gelmek -kitaplar hariç tabii- zor nitekim. Köşe yazılarının müptelası olduğumuz Reha Mağden, öyle anlaşılıyor ki ürettiği edebiyatın-ironinin sadece ucunu gösteriyormuş bizlere. Yani biz naçiz okurların gazetede gördüğü, yalnızca buzdağının görünen kısmıymış. (Açıkçası kimi gündemle kopuk gibi görünen öykülerle yazdığı-birleştirdiği köşe yazıları da başlı başına dumur etmeye yetiyor. Kitaplarından bihaber okurlara Birgün'e bakmalarını salık verelim...) Elimizde üçüncü kitabı var bugünlerde. Öykülerini -"evcimen kaplan" Rana yengeyle yaşadığı- son zamanlarda pek dışına çıkmadığı Burgazada'da yazıyor. Üçünün Nerkisi, Yazgıların Talebi ve Cehennemde Bir Şehit'ten sonra gelen kitabının
ismi, Ah O Müstehcen Salınış...
Kaybetmek bir yazgıdır
Reha Mağden "en büyük aşkı" Rana'ya ithaf ettiği (Reha-Rana aşkını Aktüel'in son sayısında okuyabilirsiniz) bu son kitabında tamamen yitirmeyi, yitirişi anlatıyor. Parça parça öykülerinde fragmanların bitişip buluştuğu yer hep aynı; kişiyi ağır yalnızlıklara atan/atacak yitirmeler. İnsanın yaşamına sinmiş, kendini onunla ifade eder hâle geldiği (mesela anne, mesela sevgili, mesela yoldaş...) kimi varlıklarını kaybetmenin hüznü üzerine kurulu sanki tüm öyküler. Fakat hiçbir yitirmeyi maceralı, olağanüstü bir durummuş gibi de sunmuyor yazar. Mağden'in kurduğu metin, daha en baştan (belki kitabın ilerleyen bölümlerinde oluşmuş bir koşullanmışlık da etkili bunda) bir şeylerin yitirileceğinin farkındalığını vermiyor okura. Kahramanları kayıp etmeye yazgılı da olsa, bizim şahidi olduğumuz yitirmeler günlük hayatın bir parçası gibi, -güneşin herhangi günkü batışı gibi- önümüze çıkabiliyor. Bu nedenle her bir öyküdeki şaşkınlığımız başka başka oluyor. "Ah yine mi" duygusunun o çaresiz bırakan hâli bir bakıma. Dinliyoruz: "Bir sabah uyandığında semaverin yakılmış, üzerine çayın koyulmuş olduğunu gördü ama annesi ortalıkta yoktu. Yemek odasının kapısında durdu. Masaya elleri dayalı, uyuklar vaziyetteki ölüyü seyretti..." Peki bu ölüm üzerine bir vaveyla mı beklemektedir bizi? Hayır.
Ölümün gerçekleştiği sakinlikte bir ölüm sonrası var gördüğümüz.
Hatta belki varoluşçu eserlerde rastgeldiğimiz bir kayıtsızlık:
"...Sarıldı, onu kendi yatağına götürdü. Yorganı üstlerine çekti, soğumaya başlayan vücudu ısıtmaya çalıştı. Vücudunu, hayatiyetini bu soğuk insana aşılamaya uğraştı; bu buruşuk tülbent kokan vücuda... Sonra nafile... Üstünü örttü, komşuları çağırdı, işine gitti..."
Minimal sayılabilecek öykülerinde Mağden, bizi okuttuğu metindeki kahramanın yitirmesiyle ve ondan sonra oluşacak yalnızlığıyla baş başa bırakıp çekiliyor. Tam yas anında kendimizi öykü kahramanının biçareliğiyle karşı karşıya kalmış hissediyoruz. Nihayet kendi çaresizliğimizin de farkına vararak. "...Ciğerlerime kadar su çekerim, ağırlaşır, çocuğun yanına inerim diye düşündü, ağzını açtı. Şakaklarına, parmak uçlarına kadar zonkladı. Battı. Sevdiğini görünce zıplayan oğlanın yanına yattı, kaldı. Yukarıda kadın ağladı." Koca denizin ortasında sevgilisi ve arkadaş çocuğunu yitiren, yalnızlığa ve acıya gömülen kadınla baş başa kalıyoruz. Kadını, nasıl bir geleceğin beklediğinden habersiz olmanın kaygısıyla yaşar hissediyoruz.
Mağden'in öykülerinde ölüm, sıradanlaşmış bir durum olarak da aktarılmıyor. Ölümlerin bolluğu okura bir duyarsızlık hissi yaşatmıyor. Çünkü her bir ölüm, öykü kahramanlarını bir parça eksiltiyor. Bunu en iyi anlayan da bir tek yakını kalmış biz okurlar oluyoruz. Fakat kahramanların bu yeni dostlarına ısınabildiklerini söylemek de zor doğrusu. Kahramanların eksik kalmışlıklarıyla biten öyküleri bu defa aynı eksikliği bize yaşatıyor. Sanırım bu yönüyle de çok az öykü okuru kendine bu denli içine çeker, okuru bu denli metne âşık eder.
Okşayıcı dil
Mağden'in öykü dili için (bu kitap özelinde) söylenebilecek bir laf varsa; herhalde bu dilin 'okşayıcılığı' olsa gerek. Literatürde böyle bir ifade (okşayıcı dil) belki olmayabilir ama Mağden'in öykü dili, insanın yüzünü okşuyormuşcasına bir etkiyle, yumuşaklık hissiyle ilerliyor. Okur kendini öykünün ortalarına doğru koltuğa mayışmış hâlde bulabiliyor (en azından bendeki etkisi bu oldu).
Bu okşayıcılığın içinden ne zaman ortaya çıkacağını bilen nadide ironiler de metnin olmazsa olmazları.
"Ben gittiğimde, geceliğini giymiş, oğlan (annesini) çişe götürüyordu." ...
"Ama o geldi ve geldiği zaman, oğlum beni kolumdan tutmuş çişe götürüyordu."
Mağden, basit-yalın bir anlatımla karmaşık/şiirsel üslubu ustaca iç içe geçiriyor. "Dişili erkekli yelken basıyoruz belirsiz bir zamandan bu yana. Hep tek kişilik kamaralarımızda ürkek canavarlara boşalıyoruz;
lumboz deliklerinden geçerken sezer gibi olduğumuz, hüzünlü ve yalnız deniz canavarlarına, soylu şehvetimizi... Uykularımız kamaralarımızın
kendisi oluyor giderek."
Ah O Müstehcen Salınış'taki on uzun öyküyü parça parça okuyoruz. Öykücülükte pek sık rastladığımız bir teknik sayılmaz bu. Metinlerin birbirinden kopukluğu -aynı zamanda bağlanmışlığı- montajlanmış
görüntüler gibi önümüze seriliyor.
Bu nedenle de öykü içinde öykü okuyoruz. Bazen ana metinden bağımsız, bazen de onunla koşut. Yazar, öykü içindeki öyküye okuru fazlaca hesaba katmadan giriyor. Puzzle'ın parçalarını bir araya getirip bütünü oluşturmak biz okura kalıyor. Okuma sürecinin belki de en meşakkatli ve bir o kadar da keyifli yanı bu olsa gerek. Bu yüzden de her okurun ana öyküyü kafasında canlandırması bir başka olabilir. Çok farklı okumalar mümkün.
Öykülerin bariz bir ortaklığı da, hadisenin gerçekleştiği yer ve zamanın muğlak bırakılması. Belki de bu nüans, okurun kendini her metinle özdeşleştirmesini daha rahat kılıyor. Zaman ve mekân belirsizliği (Burgazada Hikâyeleri dışında) olayın şimdiki ana çekilebilirliğini kolaylaştırıyor.
Ah O Müstehcen Salınış'taki insan yaklaşımı o derece safiyane ve içten ki, okur olarak biz, tek tek insanlarımızı, yakınlarımızı, aşklarımızı yitirmenin ağırlığını yüklenmiş şekilde bitiriyoruz kitabı. Dildeki o samimiyet/okşayıcılık bize birçok varlığını kaybetmiş insanın ruh hâlini yaşatıyor. Evet, Reha Mağden'in bize yaptığı tek kötülük bu.
* Kaynak: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetay&ArticleID=857273&Date=26.07.2010&CategoryID=40
* Yayın tarihi: 29/07/2005