Mehmet Altan ile söyleşi: Dünyaya Kapalı İnsan Yetiştiriyoruz


Hamza Aktan

Önce birkaç rakam aktaralım; Türkiye'de İlk ve orta öğretimde okuyan öğrenci sayısı 14 milyon. Rakam, yükseköğretimle birlikte 17 milyona ulaşıyor. Bu öğrencilerden 795 bini iki hafta önce Liseye Giriş Sınavı'na girdi. Bugün de bunlardan bir milyon 700 bini üç saat içinde geleceklerini belirleyecek olan Öğrenci Seçme Sınavı'na giriyor. 14 milyon öğrencinin nasıl bir tedrisattan geçtiğini Boğaziçi Üniversitesi'nden Prof. Dr. Ali Baykal bir çalışmayla ortaya koydu. Bilim kavramları, militarizm ve din kavramlarına oranla yok denecek düşüklükte. Detaylı bilgileri Sabah gazetesi yazarı Prof. Dr. Mehmet Altan'ın pazartesi günkü köşesinden okuyacaksınız. Prof. Ali Baykal'ın ortaya çıkardığı sonuçlar tartışılırken Şırnak'ta bir başka "eğitim" manzarası dikkat çekti. Karnelerini alan çocuklara, eski PKK üyesi Şemdin Sakık'ın "APO" ve Necdet Buldan'ın "PKK'de Kadın Olmak" isimli kitapları hediye edilidi. Böylece Şırnaklı çocukların son "dersi" belki de hiç anlayamayacakları siyasi meseleler oldu. "Eğitim"in hali pür melali üzerine söyleşi yaptığımız Mehmet Altan, bu konuda iyimser olmaktan uzak…

- Çocukluğunuzda ilköğretim müfredatı nasıldı, şimdikinden farkı var mıydı?
Her zaman için aynıydı. Özü itibariyle Türkiye Cumhuriyeti'nin zihniyeti hiçbir zaman değişmedi. Türkiye Cumhuriyeti, askerlerin kurduğu bir cumhuriyet. Burada eğitim, zaten "milli eğitim"dir, "öğrenim" değildir. Bu da ayrı bir tartışma meselesi. Kimi, neye göre eğitiyorlar? Aslında var olan ideolojik bir eğitim… İnsanları devletin resmi tezlerine uygun hale getirmek için. Mesela bütün lise öğrenimini altı ayda verebilirsiniz. Orada önemli olan, sistemin zihniyetini size yerleştirmek ve sizi itaatkar insanlar haline getirmektir. Türkiye'de eğitim, bürokrasiye adam yetiştirmek için yapılır. Bu hiçbir zaman da değişmedi. Ali Baykal'ın çalışması bunu çok net bir biçimde ortaya koyuyor. Topluma endeksli değil, devlete endeksli, devletin resmi görüntüsüne-ruhuna endeksli bir yapı. Onun için de müthiş milliyetçi, dünyaya kapalı bir insan tipi üretmeye devam ediyoruz. Bu sistem bir türlü demokratikleşemiyorsa, dünya standartlarına gelemiyorsa, bunun altında bu yerel-milliyetçi-tarih ve bilinci yadsıyan eğitim sisteminin ruhu yatıyor.

- Cumhuriyet'in ilk dönemleri de böyle miydi?
Her zaman böyleydi. Bu bir propagandadır. Sorgulayan, bir dünya vatandaşı olmaya yönelik yarışmacı, üretken bir insan tipi değil, devletin tezlerini tekrarlayan, devlet memuru olmaya çalışan bir model bu. Mesela bu insanlar resmi tezin dışındaki görüşleri müthiş yadırgayarak karşılarlar. İnsanlar ilkokulda öğrendiklerini tekrarlayarak ömürlerini tamamlıyor. Onun dışındaki farklı bir pencereye alerjik duruyorlar. Çünkü sistem düşünceyi öğretmez. Sistem papağanlaştırmayı öğretir. Resmi tezleri papağan gibi tekrarlamayı öğretir. Demokratik başkaldırıyı engeller, insanların vatandaşlık haklarını kullanmasını öğretmez. Zaten, eğitim bu yüzden de fiyaskodur Türkiye'de.

- Bu saydıklarınız baştan itibaren nasıl kuruluyor? Hangi kurum burada özne?
İlk başta bir resmi devlet ideolojisi oluşturuluyor. Büşra Ersanlı'nın resmi tezlerin nasıl oluşturulduğuna dair çok güzel bir çalışması var mesela. Bir tarih tezi uyduruluyor. Güneş dil teorisi falan, bunların hepsi devlet eliyle oluşturuluyor. Üniversiteler de bunu YÖK vasıtasıyla şekillendiriyor. Birisi YÖK'ün gizli talimatlarını ele geçirip yayınlasa mesela üniversitelere… "Şu konuda araştırma yapın ve şu sonucu çıkarın" üslubuna yönelik… E zaten o zaman Türk eğitim sisteminin özü ve ruhu ortaya çıkar. Herkesi devlet memuru varsayan, onları potansiyel devlet memuru olarak kabul eden bir yönetim biçimi hayata geçmiş durumda.

- YÖK'ün bahsettiğiniz talimatları var mı gerçekte?
Var tabii. Olmaz olur mu! Üniversiteler neden özerk hale gelmiyor? Niye üniversiteler düğmeye basılmış gibi aynı kararları alıyor? Aynı protestoları yapıyor? Demokrasiden ziyade rejimin ilkelerine sahip çıkıyorlar? Demokrasi-AB standartları yetmiyor mu? Niye demokrasiden ziyade askeri zihniyete yakın duruyorlar? Bir bakmak lazım…

- Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana bu tür eğitimin dışında kalmış, "şanslı" sayılabilecek bir kuşak yok mu hiç?

Konjönktürel olarak özü değişmez ama uygulamalarda bir miktar esneme olmuş olabilir. Ama öz hep aynı. Milli Eğitim Bakanlığı'nın birinci yasasına bakın, o maddeyi gördüğünüz vakit anlarsınız. Mesele, devlete memur yetiştirme projesidir.

- Eğitimin, devletin "ideolojik aygıtı" olduğu hep söylenir. Öbür ülkelerle kıyaslandığında Türkiye bunu daha bariz bir biçimde mi yapıyor?

Bu kadar milliyetçi-yerel, itaatkar vatandaş üretmek üstüne kurulu bir anlayışa dünyadaki çağdaş ülkelerde rastlanmaz, böyle ülkeler bu duruma tahammül edemez. Çünkü bu eğitim oranın zenginleşmesini engeller. Bizdeki ise, zenginleşmeyi göz ardı eden bir yaklaşım. Zenginleşmeyi, toplumun refahını artırmayı hedefleyen bir toplumda böyle bir zihniyeti göremezsiniz.

- Ders verirken o tedrisattan geçmiş öğrencilerinizle zorluk yaşıyor musunuz peki? Üniversitede o ezber ne kadar bozuluyor?
Üniversitede buna dair spesifik dersler verdiğimde böyle şeyler olmuyor. Ama genellikle öğrencilerin bu eğitim sisteminin ürünü olduğunu net olarak görüyorsunuz. Eğitim sisteminin en büyük eksiği Türkiye'yi kendi kendiyle kıyaslayarak çocuklara anlatmaya çalışmak.

- Eğitim sistemi hep eleştirilir de, neden herhangi bir kurum eli yüzü düzgün bir proje geliştirmiyor?
Gücün yetmiyor... Çünkü bu eğitimi yaptıranlar şu anda sistemde hala güçlüler. Mesela 12 Eylül'ün ürünü olan YÖK, aşılamıyor. MEB'in yasası aşılamıyor. AB'yi istemeyen zihniyet bazı lokal yerlerde etkinliğini hala devam ettiriyor. Bir de buradaki mesele AB standartlarında, insan odaklı, demokrasiyi ve zenginliği hedef alan bir eğitim. Bunu projelendirdiğiniz zaman kimle yapacaksınız?

- Öğretmenler...
Öğretmenleri kim eğitecek... Çünkü bir de öğretmenleri yetiştiren aynı sistem var. Onu da göz ardı etmemeli. İlk önce eğitmenleri eğitmek lazım. Parası yetmeyen, içe kapanmacı, hiçbir şey okumayan bir memurlaşmış zihniyetle öğretmenlik olamaz. Kuantum çağına, sanayi sonrası topluma geçmiş bir dünya... Bizim öğretmenleri AB üyesi ülkelere gönderdiğiniz zaman öğretmenlik yapabilirler mi?

- Çözüm olarak burjuvaziyi merkeze almanızın nedeni ne?

Burjuvazi olsa, bu kadar ilkel bir milliyetçi ve devletin tezlerini esas alan bir şey olmaz. Çünkü burjuvazi üretkendir, sanayi devriminin ürünüdür. Bir zenginliği hedeflemiştir. Şimdi böyle bir şey olmadığı vakit eğitimin ruhu ve özü hiçbir şekilde değişmiyor. Bürokrasinin olmaması, bu işin sürgit devam etmesini kolaylaştırıyor. Onun için işte TÜSİAD bir ara kitaplar çıkarttı. O aslında burjuvaziden bürokrasiye bir eleştiriydi.

- Türkiye'de bu yönüyle burjuvazinin bürokrasiye baskın gelme şansı var mı peki?
Bir şekilde TÜSİAD vasıtasıyla burjuvazinin muhalefeti gözüküyor. Ama bunun esas demokratik muhalefetini Avrupa Birliği yapıyor Türkiye'de. AB olmadan çok zor.

- Bu eğitim müfredatının demokratikleştirilmesi, esnetilmesi uzun zamana yayılacak bir hadise mi? Ya da değiştirilmesi imkanını görüyor musunuz?
Bir kere buna toplumun bir tepkisinin olması gerekiyor. Anne babalar çocuklarının okuyarak bir yere gelebilmeleri için çırpınıyor. Ama anne babalar bu sistemin çocuklarını nasıl dünyadan kopuk yetiştirdiğine dair bir eleştiri getirmiyorlar. Çünkü anne babalar da ortalama ilk okul eğitimiyle, bu duruma eleştiri getiremiyorlar ki. Öğretmenlerin, okulların, müfredatın durumu ortada! En temel unsurlardan biri de çocuklara dil öğretilmiyor. Dil öğrenmeyince o çocuklar yerelleşiyor. Bunların hepsi yerel ve dünyadan kopuk. Devlet üniversitelerinde hiç kimse dil öğrenemiyor. Bunun bir nedeni olmalı. Ne o dil derslerini kaldırırlar, ne de öğretecek hale getirirler. Opera devleti gibi. Böyle olunca da dünyadan kopuyor, ondan korkuyorsun. Milliyetçilik pekişmiş oluyor. Kendini işlevsiz hissediyorsun. Mesleğini dünya literatüründen uzak yapmaya başlıyorsun. O zaman da rekabetten ürken biri haline geliyorsun. Rekabetten uzaklık da çağdaş dünya düşmanlığı getiriyor.

AB'nin bu konuda sistemli bir önerisi var mı?
Ulusal programda var bu. Bu, ne işe yaradığı belli olmayan bir eğitim. Lise eğitimi ne işe yarar? AB'nin sosyal uyum projesi var. Bu uyum projesi, on yıl içinde Türkiye nasıl bir toplum istiyor, o toplumun temel bacaklarını ne oluşturacak, o bacakları oluşturacak meslekler hangileri, onun eğitimi nasıl olacak? İşte Türkiye'nin bu uyum projesine göre eğitimini düzenlemesi gerekiyor. Ama AB'yi aşan bir başka dinamik, küreselleşme ile bakarsanız, bir anlamda artık Amerika meslek eğitimi yapmıyor. Sana en uygun beceri yelpazesindeki hayat işlevini esas ediniyor. Türkiye'de sanayi devrimi düzeyinde bir eğitim anlayışı yok ki, sanayi sonrası toplumun davranışlarını algılayabilsin.

- Devlet okullarına göre görece rahat sayılan özel okullarda bu hakim müfredatın ötesine ne kadar geçilebiliyor? Veya geçilebiliyor mu?
Orada da denetim çok korkunçtur. Vakıf üniversiteleri de dahil olmak üzere, devlet her şeyi kontrol etme arzusu içinde. Nitelik olarak farklılık vardır ama vakıf üniversitelerinde iyi hocalar-kötü öğrenciler var. Devlet üniversitelerinde nisbeten hocaların kalitesi düşük ama öğrencilerin kalitesi yüksek. Ama özel veya devlet liselerinde müfredat itibariyle hiçbir fark yok.

- AB dışında net bir çözüm sunabiliyor musunuz?
Net bir çözüm sunabilmek için insanların bu eğitimle hayatlarını idame ettirmeyeceklerini görüp bir hareket içine girmeleri lazım. İnsanlar hala lise giriş-üniversite giriş sınavlarında -hala çünkü bu çarpık yapının aldığı insan sayısı da yüzde on- kötü eğitime girebilmek için yarış halinde. Bu sistemin adı neden öğretim değil de eğitim? Kim kimi eğitiyor, neye göre eğitiyor? Halbuki öğretmenin görevi öğretmektir. Eğitimi aile ve toplum verir. Kelime bağlamında bile bir düşünce yok.

- Hakim olan da öğrenim değil, eğitim...
Evet ve müthiş milliyetçi bir eğitim. Yoksa bu mevcut adamlar nerden çıkıyor ya? O geriliği kim üretiyor? Rejim kendini sürekli eğitimden üretiyor. Sebilhane bardağı gibi (hoşa gitmeyen kalabalık insan dizisi) aynı tip adamlar yetiştiriyor.

- Kırılmayı nerede görüyorsunuz?
Kırılmanın olabilmesi için asker ve sivil bürokrasinin egemenliğinin artık bitmesi lazım. Bu iki bürokrasinin buranın tek patronu olmaktan çıkmasıyla mümkün bu ancak. Şu anda çok muhkim yerleri çok muhkim adamlar koruyorlar.

- Kırılma sürecine ne kadar yakınız peki?
Bu, AB ile müzakere sürecinin sağlığına bağlı. Müzakere sürecinin sağlığı Türkiye'nin hangi yönde olacağını belirleyecek. AB dışındaki bir dinamik yok. Şu andaki en büyük değişimci güç Avrupa Birliği. Bütün devrimcilerin-ilerlemecilerin önünde seyreden bir AB var. Sen siyasete kendi siyasetin üzerinden mi bakıyorsun, yoksa değişim siyaseti üzerinden mi? Değişim siyasetinde en etkili güç AB. AB olmasaydı Türkiye son üç yılda bu mesafeyi alabilir miydi?

Kaynak: Birgün Gazetesi
Yayın Tarihi: 19/06/2005
http://www.ikincicumhuriyet.org/arsiv/arsiv5685.htm