
Hamza Aktan
"Hayallerini arkadaşlarına emanet eden bir yönetmen." Erden Kıral, arkadaşı ve "usta"sı Yılmaz Güney için bunları söylüyor. Yılmaz Güney, hayallerinden biri olan "Yol" filminin senaryosunu da vaktiyle güvendiği arkadaşlarına emanet etmiş. Erden Kıral, emaneti alan ilk yönetmen. 16 günlük çekimlerin ardından Yılmaz Güney, filmin 'yönetimi'ni Kıral'dan alıp Şerif Gören'e verir. Aradan 24 yıl sonra, Yol'un ilk emanetçisi Erden Kıral hem bu hikayeyi, hem de "usta"sıyla ilgili notlarını filme çeker. Filmin ismi Yolda. Filmde Yılmaz Güney'i Halil Ergün canlandırıyor. Güney'in eşi Fatoş Güney'i Yeşim Büber, genç yönetmeni de (Erden Kıral) Serdar Orçin canlandırıyor. Film 8 Nisan'da gösterime giriyor. Ayrıca İstanbul Film Festivali'nde ulusal ve uluslararası bölümlerde yarışacak Türkiye'den tek film. Filmin çekimleri bir ay sürdü. Hapishane bölümleri İstanbul'da, geri kalan kısmı da Bilecik ve Kapadokya'da çekildi. Filmin yönetmeni Erden Kıral ve başrol oyuncusu Halil Ergün çekimler boyunca bir gerilim yaşadıklarını söylüyor. Nedeni de, Yılmaz Güney'e duydukları hayranlık. Yılmaz Güney'in hayatından bir kesitin gösterildiği 'Yolda' çok yalın bir soru soruyor: Sandığımız kadar özgür müyüz?
ERDEN KRAL: DIŞARISI DA YARI AÇIK CEZAEVİ
- Yılmaz Güney'le ne zaman tanıştınız?
1965 yılında tanıştım. O zaman yönetmen asistanıydım. O civciv sarısı saçlarıyla Krallar Kralı filmini yapıyordu. Hem yönetti hem oynadı. Yani film setlerinde tanıştık. Vedat Türkali'nin Sokakta Kan Var filminde birlikte çalıştık. Sonraları da birlikte Güney dergisini çıkardık. Yani 1965'te başlayan bir dostluktu.
- Yolda'yı hangi ihtiyaca karşılık gelmesi için çektiniz, hangi kaygıyla hareket ettiniz?
Film, çok yalın bir soru soruyor: Sandığımız kadar özgür müyüz? Bu sorunun yanıtlarını arıyoruz. İnsanın kendine koyduğu sınırlardan tutun da, politik baskılar ve dış dünyanın getirdiği baskılara kadar birçok şey insanı şekillendiriyor. Ben öteki filmlerimde de özgürlük izleğiyle uğraştım. Berlin'de bir toplantıda Tarkovski şöyle bir demişti: "Özgür olmak istiyorsan, ol". Bu cümle Yılmaz Güney'in bir aforizmasını hatırlatıyor: "Asıl hapishane insanın kafasının içindeki hapishanedir". Bu hapishane ilk fırsatta yıkılmalıdır, çünkü dünyayı daha iyi kavrayabilmek için. Aslında film bu ana fikrin etrafında dönüyor. Ayrıca benim Yılmaz Güneyle unutamadığım bir yolculuğum var 1981 yılımda. O yolculuğa bu fikri yedirmeye çalıştım. Sorunun yanıtı bu.
- Yolculukta sizde iz bırakan neydi?
Yılmaz Güney'in sinema aşkı ve bütün o baskı ve acılara rağmen ayakta kalabilmesi. Aynı zamanda çektiği bütün çilelerden bir kuvvet çıkarabilmesi. Yılmaz Güney'in bende iz bırakan yönü buydu. Sinemaya olan aşkı ve sonuna kadar hayallerinin savunucusu olması beni çok etkilemiştir. İçeriye düşünce şöyle bir ikilem yaşadı: Kendi hayallerini dayanışma içinde olduğu, duruşu ve politik görüşü aynı olan arkadaşlarına emanet etti. Hapiste olduğu için bunu yapmak zorundaydı. Bu onu çok acıttı. Kendi hayallerini kendi çekmek istiyordu. Genç arkadaşları da bir çeşit onun hayallerini ellerinden alıyorlardı. Ama özveriyle de yapmaya çalışıyorlardı. Yılmaz'ın içeride çok vakti vardı. Bu nedenle çok ayrıntılı ve derinlemesine senaryolar yazdı. Sürü, Düşman ve Yol senaryoları mesela. Dağ diye bir projesi vardı. Onu da yazmaya başlamıştı. Bütün bunları güvendiği arkadaşlarına verdi. Ama bir yandan da bunların çarçur edildiği kaygısı taşıyordu. Dolayısıyla ben de bütün bunları anlatmaya çalıştım. Ve ben, tutsaklık içinde ne kadar yaratılabileceğini sorgulamaya çalıştım.
- Yılmaz Güney hangi filmleri beğenmemiş olabilir?
Adını andığım filmlerin hepsi de başyapıt düzeyindedir bana kalırsa. Ama Yılmaz Güney çekseydi çok daha farklı olabilirdi. Çünkü her yönetmenin kendi dünyası var. Ancak böyle bir ayrımdan bahsedebiliriz. Çekilen filmlerden memnun olup olmadığını bilemem ama böyle bir kaygısı olduğunu söyleyebilirim.
- Yol filmini çektiğinizin on altıncı gününde Yılmaz Güney müdahale edip projeyi Şerif Gören'e teslim ediyor. Neydi bunun nedeni?
Film bunu söylüyor. Filmi beklemek lazım. O sahne çok anahtar sahnelerden biri aynı zamanda. Gece yolculuk sırasında yola sis iniyor ve bir motelde mola vermek zorunda kalıyorlar. Orada genç yönetmen ustasıyla hesaplaşıyor, yüzleşiyor. Genç yönetmen kendisiyle de, yaşamıyla da yüzleşiyor. Ama genç yönetmenin kendi kendine oluşturduğu bir cezaevi var. Ondan kurtulamıyor. O da, ustasına duyduğu hayranlık. Ustasına olan hayranlığı nedeniyle tam istediğini yapamıyor. Çünkü öteki çok baskın bir figür. Genç yönetmen tüm bunlardan kurtulmaya çalışıyor. Birine hayran olursanız zihniniz yavaşlar ve tam yaratamazsınız. Tam yaratmak için özgür olmak gerekir.
- O halde sizin sorun ettiğiniz, ikili bir tutsaklık hali. Cezaevindeki usta yönetmen de tutsak, dışarıdaki genç yönetmen de. Biri içerideki tutsak, diğeri dışarıdaki...
Evet doğru. Ama filmin en önemli alegorisi, aslında dışarısının da yarı açık cezaevi olduğu. Çünkü sıkıyönetim var, sokağa çıkma yasağı var. Kaldı ki, ustanın adı da yasaklanmış, anılamıyordu. Gerçekte Yılmaz Güney'in adı yasaklanmıştı. Bu nedenle otoriter-totaliter bir rejim esnasında yapılıyordu tüm bunlar. Totaliter rejimin kendisi yok günlük hayatta ama o dönemin insanlar üzerindeki etkisi var. Burada da en özgürce davranan da yine tutuklu olan yönetmen.
- Genç yönetmen-usta yönetmen gerilimini bu filmde de yaşadınız mı?
Tabii ben yaşadım. Halil Ergün de çok gerilim yaşadı. Çünkü birebir algılanmasını istemedik. Bu filmin Yılmaz Güney'in yaşamı olduğu şeklinde algılanmasını istemedik. Ama buna karşılık Halil bütün argümanlarını Yılmaz Güney'den aldı. Dolayısıyla böyle karakteri canlandırdığınızda ister istemez onu yargılar, baskı altında bırakırsınız. O zaman da söylediklerine inanan ve inançlı bir oyuncu olması gerekir. Bu da Halil'den başkası olamazdı. Başka birine hiç başvurmadım, Halil tüm bunları barındırıyordu zaten.
- Yönetmen gözüyle baktığınızda Yılmaz Güney nasıl bir aktördü sizce?
Yılmaz Güney, yüz ifadelerini çok iyi kullanan güçlü bir aktördü. Dünya çapında bir aktör olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. O gülümsemesinin ardında Anadolu'nun kavruk insanını, o insanların çilekeş yanını bir anda bize yansıtabiliyordu. Tezatlarla dolu bir yüz. Gülümseyen bir yüzde acı çeken gözler görüyorduk. Bu zengin malzemeyi Türkiye sinemasının çok da iyi değerlendirebildiğini sanmıyorum. Zaten en rahat davrandığı filmlerde kendi yönettiği filmler oldu.
GÜNEY, HAYATI SÖKE SÖKE ALDI
- Bir dönem filmi sayılabilir mi?
Bir dönem filmi denemez aslında. Bir yanıyla evet dönem filmi, bir çeşit 12 eylül sonrası bir yolculuk. Ama tümüyle bir dönem filmi sayılmaz, çünkü o dönemin rüzgarı devam ediyor.
- Biyografi olarak da bakılamaz sanırım?
Hayır, bunun Yılmaz Güney'in hayatı olduğunu söylemeyiz. Bu, Yılmaz'ın hikayesinden çok, efsanevi bir sanatçının usta-çırak ilişkisi, tutsaklık-özgürlük gibi kavramların tartışıldı ve mahkumun yaratıcılığı meselesine bakışı içeren bir anlatı.
- Siz ortaya çıkan üründen memnun musunuz, ikna oldunuz mu?
Çok objektif olmak güç ama seyrettiğim zaman böyle bir film çekmiş olmaktan büyük bir haz duydum ve çok etkilendim. Çünkü söylemek istediğimizi anlatan bir film.
- Yılmaz Güney'le tanışıklığınız nereye dayanıyor?
Ben sinemaya Yılmaz Güney'in yazdığı bir senaryoyla başladım. Kendisi hapisteydi o dönem. Tabii benim onunla tanışıklığım daha eskiye dayanır. Aynı safta olmaktan, aynı düşünceleri paylaşmaktan kaynaklanan bir dostluğumuz var. Ama derin bir dostluk biçiminde bir ilişkiden bahsedemem. Çünkü ben Ankara'daydım, o İstanbul'da.
- Yılmaz Güney'i oynamak zor gelir diye düşündünüz mü?
Yılmaz Güney hala beni çok heyecanlandıran bir insan. Hayatı, seçimleri, tasarrufları, sineması ve duruşu konusunda hala beni çok heyecanlandıran bir Türkiyeli. Bir kere o heyecan her zaman insanı etkiler ve disipline eder. Bu heyecan da tabii ki bende çok vardı. Ama aynı kuşağın insanlarıyız, aynı dönemde aynı acıların, sevinçlerin yolunda birlikte olduk. Bu nedenle aramda çok da büyük bir yabancılık da yok. Bir de birebir Yılmaz Güney'i oynamak biçiminde bir tercihim olmadı. Bu iyi bir şey de değil zaten. Çünkü onun oyuncu-yönetmen- yazar olarak da bıraktığı öylesine izler var ki bunlar kitlelere mal olmuş jestleri, oyunculuk vurguları var. Şimdi onları yapmaya kalkmak zor bir iştir. Senaryoyu da bütünüyle hayatının üstüne oturtmadığımız için de gerek kalmadı. Yine de küçük küçük vurgulamalar yaptım. Ama çekimlerin ilk haftasında bendeki duygu öyleydi ki sanki birlikte yürüyorduk setlerde.
- Biyografi yapmamışsınız ama buna da ihtiyaç yok mu?
Onu Fatoş Güney hazırlıyor. Hatta senaryo da yazıldı sanırım. Ama o Fatoş Güney'in programında var. Henüz bir netlik yok sanırım.
- Yönetmen açısından nasıl karşıladınız filmi?
Film bir yönetmen sineması elbette. Sonuçta Erden Kıral'ın dünyası da var için de, onun sinema üslubu ve bakışı da var içinde. Ama Yılmaz Güney o kadar baskın bir unsur ki, ister istemez yönetmenle o yaşamış kahraman arasında bir didişme de var galiba. Bir sanat filmi mi diyorsanız, hayır değil. Bayağı yalın bir sinema filmi.
- Yılmaz Güney'le bir tuttuğunuz bir yönetmen-oyuncu var mı Türkiye'de?
Bizim çok değerli oyuncu ve yönetmenlerimiz var. Çalışmaktan büyük onur duyduğum insanlar var. Ama Yılmaz Güney, sadece bir yönetmen değil, bir dönemin bir sürü rüzgarını içinde barındıran bir sinema insanı. Bunu hep söylüyorum; Yılmaz Güney ülkemizde hala geçilmemiş bir duraktır.
- Yılmaz Güney popüler kültürün de kült isimlerinden biri haline geldi. Kimi zaman eleştiriler de yapıldı; arabesk kültürün sahiplendiği bir isim haline geldi diye. Sizce olması gereken yerde mi şu anda?
Yılmaz, neden varoşların veya geniş alanların destansı adamı? Çünkü, bugüne kadar başka dünyaların hayallerinin satıldığı insanların, bizatihi sokağın, mahallenin, kentin, fabrikanın, yani kavruk bir toplum insanının resmini şiirleştirdi Yılmaz. Sıradan insanı kahramanlaştırdı. Bu çok önemli değil mi? Bu nedenle varoştaki insanlar da ister istemez onda kendilerini buldular. Ama Yılmaz Güney, onun da üstünde durmadı, sinemayı sanat yapanlar kervanına katıldı ve Türk sinemasına belli bir sanatsal estetik de kattı. Hem içerik olarak, hem biçim olarak. O nedenle komple bir sanatçıdır. Ve bunları bir takım yerlerde dayatılmış bir şöhret olarak sunulmadı. Kendi diyalektiği içinde tırnaklarıyla, yumruklarıyla kentlerde kendini var etti. Hayatı söke söke almak vardır ya, onu yakalamış bir sanatçıdır. Kitleler de böyle insanları sahiplenirler. Bence böyle.
Kaynak: Birgün Gazetesi
Yayın Tarihi: 03/04/2005
http://www.birgun.net/sunday_index.php?news_code=1112493909&year=2005&month=04&day=03