Yitirişin o buruk hüznü


Hamza Aktan

Leyla Ruhan Okyay'ın ilk öykü kitabı Gölgesi Güz yeni basımıyla tekrar piyasada. Okyay'ı bundan önce edebiyat dergilerinde ve kimi gazetelerin kültür sanat eklerindeki yazılarıyla tanıyorduk. Yazar ilk kitabında on beş öyküye yer veriyor. Her öykü, okuru bambaşka insanlık hallerine götürüyor.
Okyay'ın öykülerinin belli bir toplumsal/coğrafi izleği olmadığını söylemek belki mümkün, ama çok net bir 'duygusal izlek'ten bahsedilebilir. O da geçmişin, yani yitirilmiş olan(lar)ın verdiği derin hüzün. Okyay'ın kahramanları mutlaka bir parça eksikler. Ya bir savaş, ya bir doğal afet, ya toplumsal kısıtlanmışlıklar her bir kahramandan bir parça eksiltmiş, onları o parçayı tekrar aramaya zorlamış gibidir. O nedenle buram buram hüzün kokan bir kitap Gölgesi Güz.
Kitabın, yitirmeyi sürekli gündemde tutuyor olması ister istemez artık bu memleket için artık klişe haline gelmiş, ama bir türlü de aşılamamış bir mesele hakkında düşünmeye sevk ediyor: Hafızamızın zayıflığı, belleğimizin küçüklüğü.
Geri dönüşüm kutusu
Yaşanılan çoğu şey dünde kaldığı /kalmaya başladığı andan itibaren bilgisayarların çöp kutusuna atılan dosyalar misali; ya hatırlanmamak üzere siliniyor ya da bir daha gözden geçirmek üzere orada bırakılıyor. Bilgisayarın masaüstünde bulunan o dosyaya 'geri dönüşüm kutusu' denmesi hafızamıza dair çok şey anlatıyor aslında. Hafızada da 'kutu'ya atılmış yaşanmışlıklar ihtiyaç duyulduğunda geri döndürülmez mi? Bu topraklarda en çok kaygı duyulan ve tabii yakınılan durum da toplumun o geri dönüşüm kutusuna pek de dönüp bakma ihtiyacı/isteği duymuyor oluşu
değil mi? Evet, bizler genellikle 'masaüstü'nden 'geri dönüşüm kutusu'na attığımız dosyalara tekrar bakmak, onları geri döndürmek heveslisi sayılmayız. Öyle ki, bunlar, çoğu kişi için artık sıkıcı meseleler olarak görülür oldu. Birileri o kutuya atılmış deneyimleri/olayları 'geri çağırma'ya kalkınca da insan ister istemez bir ürperti, şaşkınlık yaşıyor. Bir okur olarak bendeki bu duyguyu ve şaşkınlığı yaşatan da Okyay'ın hüzünlü öyküleri oldu. Yitirilmiş bir parfüm kokusunun peşinden Semerkant'a yolculuk yapılması olsa olsa fantastik gelir, dudak bükerdim bundan önceleri. Yeni parfümler, son model kokular dururken artık 'eskimiş', modası geçmiş, geri dönüşüm kutusunu boylamış bir kokuyu neden arasın ki insan? Ama kendinizi bir parça eksik hissediyorsanız, onsuz edemiyorsanız neden olmasın? İşte, bizi şaşırtan tam da bu: Gölgesi Güz'deki öykü kahramanları kendileriyle bütünleşmiş mekân/insan ve şeylere karşı bizim alışageldiğimiz kayıtsızlığın epey uzağındalar. Yitirilmiş olanı geri döndürmek hayatlarının tek gayesi haline gelmiştir. Onsuz yapamazlar çünkü.
Sıradanın karmaşası
Belki bu yüzden 'yitirmek' yerine 'yitiriş' demek daha uygun kaçıyor. Yitirişte karşılıklı bir kayıp söz konusu. Yitirilen zaten gitmiştir, ama yitirende kendini sürekli eksik hissetme hali yaşanıyorsa insan rahat duramıyor, onu aramaya koyuluyor. Öyle ki bunun uğrunda hayatını tümden değiştirecek kararlar alıyor öykü kahramanları. Kiminde yitirilmiş olanı aramak, ona ulaşmak, kiminde de yitirilmiş olanla yitmek. İntihar etmek.
Okyay'ın öykülerinde kimi zaman 'vatan'ın (Pasaport), kimi zaman gençliğin ve kadınlığın (İncir Ağacı ve Kadın) kimi zaman da bir aşkın (O Öpüş; Kaldı) yitirilişine tanık oluyoruz. Tümü de sıradan insanların ve şeylerin; bir göçmenin, eskimiş bir binanın veya eve hapsolmuş bir kadının iç dünyası. Gölgesi Güz'deki öykülerin her biri, her gün gördüğümüz onca sıradan insana ve şeye, sıradan bakışlar atmamamızı, hayatımızda yitirdiğimiz onca şeye dudak bükmememizi vaaz ediyor. O sıradan insanların karmaşık iç dünyalarını duru bir dille anlatarak. Öyküler, tıpkı kahramanlarında olduğu gibi okurda da bir eksiklik, parçalanmışlık hissi bırakıyor: Hafızamızın geri dönüşüm kutusuna daha özenle yaklaşabilecek miyiz?

* Kaynak: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetay&ArticleID=856719&Date=26.07.2010&CategoryID=40
* Yayın tarihi: 18/03/2005