Tuncel Kurtiz ile söyleşi: Şimdi Sadece Seyirciyim


Hamza Aktan

Türkiye sinemasında oyunculuğun kilometre taşlarından biri Tuncel Kurtiz. Tiyatroya ve sinemaya çok sayıda eser kazandırmış, hem oyuncu hem yönetmen nevi şahsına münhasır bir emekçi. Başta Yılmaz Güney olmak üzere çalışmadığı yönetmen yok gibi: Barış Pirhasan, Derviş Zaim, Semir Aslanyürek, Reis Çelik, Mustafa Altıoklar, Uğur Yücel... Belki hayatını anlatacak tek anahtar kelime yine "oyunculuk"tur onun. Şimdilerde yıllardır içinde olduğu sinemaya ara vermiş gibi. Edremit'te bir köyde yaşıyor. Köy hayatı belli ki yaramış. Sigara içmiyor mesela. Daha rahat, sakin olduğunu söylüyor köyde. Kitaplar okuyor, mitolojiyle ilgileniyor. Son iki yıldır "Şelale" ve "İnat Hikayeleri" filmlerinin ardından "Tuncel Kurtiz Bölük Pörçük" isimli otobiyografi niteliğindeki kitabını çıkardı. Şimdi ise Alacakaranlık dizisinde Tahir komiserin (Uğur Yücel) amcası rolündeki Duça karakterini oynuyor. Haftada bir gününü ayırıyor diziye. "Gerisi yorar beni" diyor. Son günlerde yine bir yoğunluğun içine düşmüş. Söyleşi için "yarım saat içinde geldiniz geldiniz, yoksa gidiyorum" dedi. Bize de yarım saat dolmadan kaldığı otele yetişmek kaldı...

- Bugünlerde yine yoğunsunuz anlaşılan. Neler yapıyorsunuz?
Ben Edremit'in bir köyünde oturuyorum. Şehirden çektim elimi eteğimi. Ama işte sık sık bir yerlere çağırılıyorum. En son Nürnberg'e çağırdılar. Şimdi burada Uğur Yücel'le Alacakaranlık dizisine başladım. Oynamayacağım, oynamayacağım derken kabul ettim sonunda. Şimdi de severek yapıyorum doğrusu. Edremit'ten yola çıkıyorum otobüsle. Bandırma'ya geliyorum. Bandırma'dan da vapurla buraya geliyorum. Burada bir gün dizi için çalışıp ertesi gün yine köyüme dönüyorum. Haftada bir günüm böyle. Ankara'ya gidiyorum bu günlerde. Kitap imzalamak için. Tüm bunlar da yoruyor haliyle. Ben yetmiş yaşındayım şimdi. Artık benim oturup hayatın keyfini çıkarmak ve biraz da yazmak istiyorum.

- Neler yazıyorsunuz şu aralar?
Yaşadıklarımı yazıyorum daha çok. Bölük Pörçük isimli kitabımdan sonra belki otuz üç kısım tekmili birden yazarım hayatımı. Yaptığım ve yapamadıklarıma dair yazılar. İçki içtiğim barları yazıyorum. Yaşadığım güzel günleri yazıyorum, kötü günleri yazmaktan hoşlanmıyorum. Kötüler nereye giderlerse gitsinler. Ben hep iyi şeyleri yazmak, onları hatırlamak istiyorum.

- Hayatınızda hangileri daha baskın peki. Kötüler mi, iyiler mi?

İyiler çok daha baskın tabii. Ben çok güzel insanlarla tanıştım, çalıştım. Mesleğim bana harikulade güzellikler yaşattı. Lütfi Akad'la, Yılmaz Güney'le, Duygu Sağıroğlu, Hayati Hamzaoğlu'yla.. Hangisini sayayım ki. Yani bunların hepsi çok güzel ve iyi insanlar. Bunlarla çalışmak da ayrı bir güzellik benim için. Yeniden yaşar mısın aynı hayatı deseler, yaşamak isterim. Tehlikeleri ve zorluklarıyla.

- Sizi çok etkilemiş olumsuz veya tehlikeli bir deneyiminiz var mı?
Yok aslında beni çok etkilemiş olumsuzluklar. Tehlike nedir ki hem? Ne kadarsan başında da o kadar tehlike olur. Bir arkadaşımın lafı var: Çerçi yükünü satar. Yani sen ne isen, nasıl yetiştiysen onlarla tartılırsın. Benim gençliğimde Varlık kitapları, dergileri, Milli Eğitim Bakanlığı kitapları vardı. Onları okurduk daima. Elimizdeki malzeme bunlardı ama bunlarla dünya edebiyatıyla bir yakınlık kurabildik. Kendi halk masallarımızı da biliyorduk. Karagöz Hacivat'ı da, tiyatroyu da öğreniyorduk. 1961'e kadar süren bir evrensel öğrenci birliğinin yönettiği bir dünya tiyatrolar-üniversiteler günü vardı. Yugoslav, İtalyan, Rus, İsveç, hatta Guatemala ve Japonya'dan öğrenci tiyatroları gelir İstanbul'da toplanırdı. Hepimiz de bir şeyler öğrenirdik. Edebiyat o yıllarda çok önemliydi. Bütün gazetelerin sanat sayfaları vardı. Varlık dergisi, klasik sayılırdı artık. Ama onun yanında Yeditepe, Yenilik, Durum, Galeri, On üç gibi dergiler vardı. Kimler yoktu ki: Ergün Günçe, Yılmaz Güney, (mesela Yılmaz Onüç'te yazdığı bir hikayeden dolayı mahkum edildi)

- Bugün aynı dinamizmi göremiyor musunuz?
Şimdi başka bir şey var. Şimdi cep telefonu var, her şey var ama yazmak yok. Kimse mektup yazmıyor. İletişimde başka bir kopukluk oluştu. Çok güzel kitaplar tabii ki şimdi de var. Ve o kadar güzel yayın da var ki. Ama onun yanında diziler var. Kimse o kitaplara bakmıyor bile. Benim kitabım iki bin bastı mesela. On bin, yirmi bin basan kitaplar da var ama sonuçta Türkiye'de kitap okuyan kaç kişi var? Eğitim sistemimiz ne durumda? Bugün de bir enerji var tabii ki. Ama bu enerji nereye doğru gidiyor, ben pek anlayamıyorum doğrusu. Ben biraz seyirci olduk artık. Dışarıdan bakıyorum sadece. Ne yapayım deyip çekiliyorum. Ama mesela Uğur Yücel'in filmi Yazı-Tura'yı izledim. Kars Film Şenliği'ne gittim mesela. Orayı örgütledik. Kars Belediyesi uluslar arası bir festival yapacak Altın Kars Festivali diye. Ahmet Boyacıoğlu ve Başak Emre'nin Gezici Avrupa Filmleri Festivali'ne gittim. Ankara'da başlayıp İzmir-Bursa, Kars, Kayseri, Malatya ve Van'da yapıldı. Buralarda Sürü, Yazı-Tura, Bitmeyen Yol, Pedro Almadovar'ın filmleri, Norveç'in önemli filmleri gösterildi. Halk bunları istiyor diye değil, halkın zaten canı çıkmış durumda. Büyük bir sıkıntı yaşıyor. Bunları takip ediyorum yani. İnat Hikayeleri'ni Çıldır'da yaparken o köylerin haline şahit oldum. Ben 1945 yılında Posof'taydım. Aradan bunca sene yine gittim ve değişen hiçbir şeyin olmadığını gördüm. Küçükbaş hayvancılık, yaylacılık bitmiş. Köylü devamlı göç halinde. "Büyük İstanbul" yaratılıyor. Garip bir köle toplumu yapılıyor. Tüketebilen bir toplum. Yani beyaz eşyayı tüketebiliyor, televizyonu tüketebiliyor. Küçük de görülse bir zamanlar Halkevleri vardı. Yani şimdi bir mutlu azınlık için belirli sanatsal faaliyetlerimiz var. Ama o mutlu azınlığın dışında kalanlara da başka bir program hazırlanmış. O program da diziler ve televole programları.

- Peki Alacakaranlık da dahil olmak üzere şu an yayındaki diziler nasıl?

Ben dizi seyretmiyorum. Alacakaranlık'a da arkadaşların tavsiyesiyle bir kere baktım. Hakikaten de Uğur'un yeteneğini gördüm. Sonraları Yazı-Tura'yı Kars'ta izledim. O da ordaydı. Çok beğenmiştim ve seninle çalışmak isterim dedim kendisine. Çalışalım o halde dedi o da. Bu benim için güzel bir alıştırma oluyor aslında. Sesli çekilen tek dizi bu şu anda. Verebileceğimiz en iyi ortaya koymaya çalışıyoruz. Ama o da sonuçta bir dizi.

- Köyde vaktinizi nasıl geçiriyorsunuz? Neyle uğraşıyorsunuz?
Köpeklerimle geziyorum bir kere. By-passlıyım ben, o yüzden o köy havası ban çok iyi geliyor. Sigara içmiyorum orda. Kente gelince içiyorum maalesef. Köyde yapacak çok şey var. Kitap okuyorum, yazmaya çabalıyorum. İlyada'yı düşünüyorum. Homeros'a bir eleştiri var mesela. İşin gerçeği, Akhileus gelmiş, Edremit Körfezi'ne girmiş, on bir kenti yerle bir etmiş, erkeklerini öldürmüş, kadınlarını esir etmiş. İşte bu meseleler beni çok ilgilendiriyor. Meseleyi daha iyi anlamaya çalışıyorum. Mitoloji üzerine okuyorum. Ayrıca kendi sinemamı yazmaya çalışıyorum. Birçok yere çağırılıyorum ama artık her yere gidemeyeceğimi de biliyorum. Ama mesela yapamadığım kimi projelerin nasıl hayata geçirilebileceğine dair yazılar yazıyorum. Böylece benden sonra gelen delikanlılara belki yararlı olurum diye düşünüyorum. Onlar yazdıklarımı yanlış bile bulsa yine faydalanacaklardır. Hiç olmazsa bir yanlışı görmüş olacaklar. Bunları yapıyorum ve mutluyum. Bir de karıma aşığım. Zengin olma tehlikesiyle karşı karşıya değilim. Ama yaşamım için yeterli imkanım var. Bir küçük otelimiz var.

- Son yıllarda sinemada yine bir hareketlenme var. Nitelik açısından nasıl buluyorsunuz önceki dönemle karşılaştırınca?
Haldun Taner abim atletizmi çok severdi. 1400 metre yarışında finaldeki atletleri durumunu bana şöyle anlatmıştı: Şu anda çok hızlı gibi görünüyor ipi göğüsleyen. Ama en yorgun ve en ağır anıdır o ipi geçtiği an. Fakat bize ne kadar hızlı görünüyor? Türkiye sinemasındaki çöküntüden sonra en ufak bir hareket bile büyük bir hız gibi görülür oldu. Yine de bir umuttur Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge, Reis Çelik'in ve daha nicelerinin yaptıkları. Almanya'da Ayşe Polat ve Fatih Akın'ın yaptıkları da ayrı bir olay. Orada denir ki biz insan gücü bekliyorduk, geldiler bir de baktık onlar da insanmış. Almanya'ya giden Türkiyeliler çok ağır şartlar altında çalıştılar. İtalyanlar, İspanyollar madenlerden çekildi, yerlerini Türkiyeliler aldı. Aslında orada çok ağır zayiat verdik bizler. Ama birden bire o karmaşanın içinden çiçekler çıkmaya başladı. Fatih Akın, Ayşe Polat o çiçekler işte. Ve bence onlar orada daha da büyüyecekler. Ama oradaki işçi sınıfı da sonuçta televizyona mahkum. O da akşamüstü birasını alır ve Çarkıfelek'i seyreder. Alman televizyonunda aslında seyredilecek hiçbir şey de yok. İnanın ki bizimkiler daha iyi. Hiç olmazsa biz de daha renkli bir ortam var.

- Roll dergisini biliyor musunuz?

Bilmez miyim canım!

- Roll'da ne zaman Tom Waits'den bahsedilse sizi hatırlatıyorlar. Sizin Waitsle ilgili "Benim için Amerika, Tom Waits dinleyenler kadardır" sözünüzü başa çekiyorlar.

Evet, benim sevdiğim Amerikalılar Tom Waits'i sevenlerdir.

- Türkiye'de Waits'e denk, onun kadar sevdiğiniz biri var mı?

Erkan Oğur mesela çok önemlidir. Amerikan müziğine nazaran bizde çok daha değişik ve zengin örnekler bulunuyor. Amerika'da blues ve caz var. Ama ben o lafı ederken Miles Davis veya Charlie Parker gibilerini de nasıl inkar edebilirim ki. Tüm bunlar çok büyük müzisyenler. Ama Tom Waits, benim için isyan eden, alkolle acısını haykıran, gerçekleri haykıran başka türlü bir adam. Ha Türkiye'ye dönersem tekrar. Bizim baba Arif Sağ var, Müslüm Gürses'i veya Bülent Ersoy'u nasıl kenara atabiliriz? Hamiyet Yüceses'i, Selahattin Pınar'ı da söylerim ben. Benim Tom Waitsle ilgili söylediğim bir konuşma içinde geçen ama yerini bulmuş bir laftır.

- Siz de bir oyuncu olarak şu sıralar bir favoriniz var mı?
Var tabii. Uğur'u (Yücel) çok beğenirim. Fikret Kuşkan'ı da. Birlikte çalıştığım insanları söyleyebilirim daha çok. Mutlu Güney'le mesela çalıştık, onu beğendim.

- Tiyatrodan uzaklaştınız artık sanki...

Evet ama artık tiyatro yapamam ki ben. Denemelerimle, oyunlarımla varım artık sadece. Mesela şimdi şiirlerle bir nevi ayinler yaratmak istiyordum. Özdemir Asaf, Cahit Irgat, Şeyh Bedrettin tüm bunları yapmak istedim. Ama olmadı. Yapamadım. Bundan sonra lüks gibi oluyor belki ama eğer kendime bir ev yapabilirsem hala kendi evim yok, kiradayım- o evin bahçesine bir tiyatro kurup, orada küçük gruplarla sene de bir-iki defa workshoplar yapmak isterim. Ayrıca her sene yirmi dakikalık bir belgesel çekmeye çalışıyorum. Yapabildiklerim bunlar.

Kaynak: Birgün Gazetesi
Yayın Tarihi: 20/03/2005
http://www.birgun.net/sunday_index.php?news_code=1111315428&year=2005&month=03&day=20