Olimpiyatürk


Hamza Aktan

Yeni bir olimpiyat yılından aklımızda ne kalacak dersiniz?

Özetleyelim: Süreyya Ayhan, Elvan Abeylegesse, halterdeki "başarımız", güreşteki "madalyamız"... Cümle daha uzatılabilir mi? Hayır. Peki olimpiyatlar bununla mı sınırlı? Hayır. Nedeni ne mi: Biz Türkiyeliler bilgi edindiğimiz "Türk medya"mızdan yalnızca bunları öğrenebiliyoruz da ondan. Gazeteler, televizyonlar ve bilumum iletişim araçlarının bize yansıttıkları bununla sınırlı da ondan.

Atletizme olan yegâne ilgimiz Elvan Abeylegesse'nin "biz"e kazandıracağı madalya, haltere olan tek ilgimiz "bizden" olan Halil Mutlu'nun şampiyonluğu, gülle atmaya olan tek ilgimiz bir Türkiyeli sporcunun dördüncü olması, güreşe olan tek ilgimiz...

Diğer spor dallarına ilgi gösteriyor muyuz peki? Örneğin, sırıkla atlamaya, yüzmeye, jimnastiğe, boksa, okçuluğa, uzun atlamaya ve daha nice spora? Hayır. Çünkü bu sporları icra eden "bizden" biri yok. Varsa bile olimpiyatlarda "bizi" temsil etmiyor.

Yenmek için koşmak, yenmek için izlemek

İlgi alanımızın bu kadar sınırlı olması, yalnızca "bizden" saydıklarımıza odaklanıyor oluşumuz sadece olimpiyatlar için geçerli değil. Ülkeler-halklar arası "muhabbet" kurma mantığına dayalı hemen her etkinlikte vuku bulan bundan farklı olmuyor asla. Eurovision için de bu böyle, futbol kupaları için de... Tek umarımız "bizden" olanın kazanması. Ama sadece kazanması.

Başka türlü olmaz. Eurovision'u, Athena'yı dinlemek için değil, "bizden" olmayan rakipleri yenmek için dinleriz. Elvan'ı veya Süreyya'yı izlememizin ardında bir başka neden olmadığı gibi.

Burada bir parantez açmak elzem. Üzerinden atlamak yanlış olur zira. Aslında Athena grubu da veya Sertap Erener de, "yarışmanın" mantalitesi gereği şarkı söylemek için değil, "temsil" ettiği ülkenin rakiplerini yenmek için şarkı söyler. Süreyya Ayhan da "koşmak" için değil, Türkiye'nin rakiplerini arkasında bırakmak için koşar. Bu yüzden değil mi ki devletler bu tür uluslararası "müsabaka"lara ayrı bir önem verirler. Söz konusu olan, artık "spor" olmaktan çıkmış, bir tür dış politik "malzeme" olmuştur. Böylece sporun o saflığından söz açmak da abesle iştigal olur.

Bu psikozun Türkiye ve ahalisi ile sınırlı olmadığı ise malum. İtalyan'ın, Brezilyalı'nın veya İranlı'nın bu tür organizasyonlarda verdiği reaksiyon Türkiyeli'ninkinden pek farklı değildir. Belki aradaki yoğunluk düzeyleri farklıdır, bilinmez. Bunun devamını deşmek ise bizi yenmeye, rekabete dayalı bir haleti ruhiyenin insanlığın tümü arasında yayıldığını fark etmeye götürür. Kimsenin derdi safiyane anlamıyla spor veya bir başka şey değil, sadece elde edeceği yengisidir. Belki komplo teorisyenliğine soyunup devletlerin sporla ilgilenen yurttaşlarını "uluslararası arena"da paravan olarak kullandığını bile söyleyebiliriz. Aynı şey söz konusu devlet içinde "millet"i oluşturan yurttaşların da "başkası"na karşı hissettikleri ezikliği sporcu-şarkıcı yurttaşıyla aşma çabasında da okunabilir...

Kendini kapatmak

Parantezi kapatıp devam edelim. Sadece kendine benzeyenle, daha doğrusu sadece kendinden olanla ilgilenmek insanın tahayyül sınırlarına set çekip kendisini kapatmasından başka bir mana taşıyor mu? Kendini kapatmanın spontane gelişen bir süreç olmadığını not edip, burada dikkatleri bizi bilgilendirdiğine, bizi bilmediklerimizle tanıştırdığına inandığımız -esasında varlık gerekçesi de o olan- medyaya yöneltmemiz gerekmez mi? Peki, kendisini en başından "Türk" olarak tanımlayan bir medyadan (burada kasıt, medyanın kendisine bir kimlik biçmesi, ve o kimlikle hareket etmesi,) bizi bu kapatılmadan kurtarmasını beklemek ne ölçüde gerçekçi acaba?

Sadece spor değil, "dış" politik-toplumsal meselelerde dahi Türkiye'yi ilgilendiren bir nüans olmadığında haber değeri görmeyen bir medyadan bahsedince karamsarlığa kapılmak kaçınılmaz oluyor. Küresel ısınmadan bile memlekette hava sıcaklıkları arttığında bahsetme gereği gören bir medya ne de olsa!

* Kaynak: http://www.haysiyet.com/04/okur_04/haktan_04_08_28.html
* Yayın tarihi: 28/08/2004