
Hamza Aktan
Türkiye'deki muhaliflere (bu muhalefetin içeriği ve biçimini bir yana bırakıyorum) özgü bir tavır-anlayış mıdır bilinmez ama karşımıza sıkça çıkan bir durum var: Demokratik-insani hakların talep edilmesinde sürekli başkalarını referans gösterme eğilimi-kaygısı hakim bu topraklarda.
Bu eğilim "sol"da da karşımıza sıkça çıkıyor ancak, herhalde en iyi "karikatürize" olduğu mecra, şu anki siyasal konjonktürde kendini en fazla hakarete, baskıya uğramış olarak lanse eden sağcı-dinci cenah olsa gerek.
Bahsini edeceğim eğilimin iyi bir örneği Vakit Gazetesi'nin 18 Haziran sayısında okunabilir. İlk olarak gazetenin baş sayfasında yer alan karikatürü inceleyelim. K. Güler imzalı karikatürde kanatlarına sarı-kırmızı-yeşil renkleri (Kürtlere atfen) boyanmış bir güvercin başörtülü bir kızın başının üstünde bir "örtü" oluşturmuş. Güvercinin üzerinde de bir ok işaretiyle "Uyum yasaları" yazılmış. Karikatürde sarı-kırmızı-yeşil gibi "radikal" bir tonlama yapılmakla muktedirlere verilmek istenen mesaj şu: Kürtlerle o kadar ilgilisiniz ki uyum yasalarının "rengi" onların "renkleri"yle birleşmiş durumda. Oysa ki bu ülkede mağdur edilen başörtülü kızlarımız (ki başörtülü kız da karikatürde şaşkın bir ifadeyle resmedilmiş) var...
Karikatürün hemen altında da "Sezer'in affı kişiye göre mi?" başlıklı bir haber var. Biz haberin spotuyla yetinelim: "Bir ayağı felçli olan edebiyat öğretmeni Basri Aydın'ı 'bu şekilde cezaevinde kalamaz' diyerek affeden Cumhurbaşkanı Sezer, belden aşağısı felç olan tekerlekli sandalyeye mahkum Malatyalı Fatih Çolak'ın cezaevine girmesinde bir sakınca görmedi."
Bu yönlü bir hak talebinin içerdiği riskler ve aynı zamanda mantıksal açıdan da barındırdığı anlamsızlık iki yönden ele alınabilir. Bunu gazetenin de verdiği örnekler üzerinden anlatmaya çalışalım.
K. Güler imzalı karikatüre kanacak olursanız Türkiye'de yaşayan Kürtlerin güllük gülistanlık bir yaşantılarının olduğu, istedikleri hakları fazlasıyla aldıkları, hatta bu hakların kimi "mağdurlar" üzerinde bir "örtü" bile oluşturacak düzeye geldiği sanısına kapılırsınız. Böyle bir algı yaratmak, her şeyden önce varolan gerçeğin çarpıtılmasıdır. Kürtlerin talep ettiklerinin ne kadarının karşılanıp karşılanmadığı tartışması da şimdilik bir kenarda kalsın. Fakat, ola ki Kürtler haklarına kavuşsa bile bu, bir kesimin mağduriyetinin onların kazanımları üzerinden anlatılmasına meşruluk getirmez. Aynı zamanda bu durum, mağdur konumuna düşürülmüş başörtülü kızın başının üzerinde duran sarı kırmızı yeşil "kuşak"tan rahatsız olup şaşkınlık duyması refleksine de yol açmamalıdır.
Gerçeğin çarpıtılmasının yanı sıra ortada bariz mantıksal bir hata var. Şöyle ki: İnsansal talepler, yani varlığınıza kasteden, varlık alanınızı kısıtlayan-daraltan uygulamalar karşısında vereceğiniz mücadele, başka bir referansa odaklanarak yürütülmez. Varlığınızı "korumaya" almaya yönelik yürüttüğünüz mücadelede hak taleplerinizde referans almanız gerekecek tek bir "yön" varsa, o da yine siz olmalısınız. Aksi halde hakkınızı talep ederken gönderme yaptığınız kesimle kendiniz arasında bir denklik umuyormuşsunuz izlenimi yaratırsınız. Bu "denkliğin" de sizi götüreceği mantık silsilesi olsa olsa şu olur:
Gazetenin örnekleri üzerinden gidecek olursak; Varsayalım ki Kürtler'e herhangi bir şekilde hakları verilmedi (ki verilmiş de değildir) böyle bir durumda başörtülü kızın mağduriyetinin sürmesi meşruluk mu kazanmış olur? Ya da söz konusu başörtülü kız hakkını ararken, Kürtlere bazı açılımların sağlanması mı, yoksa kendine uygun gördüğü bir yaşama biçiminin sabote edilmesi gerçeğinden mi hareket eder?
Gazetenin verdiği cezaevi örneğinden yola çıkalım: Kabul, bazı hukuki kararlar bir başka mesele için emsal teşkil edip o başka durumun çözümünü getirebilir. Ancak burada öyle bir durum da söz konusu değil: Cumhurbaşkanı, bir ayağı felçli diye öğretmen Basri Aydın'ı serbest bıraktırmıştı. Gazete ise soruyor; peki sayın Sezer, madem Basri Aydın'a 'kıyak' geçtiniz, belden aşağısı felç olan Fatih Çolak'ı neden serbest bırakmıyorsunuz? Bize de gazeteye şunu sormak düşüyor: Sezer, Basri Aydın'ı serbest bıraktırmasaydı, siz Fatih Çolak isimli tutuklunun serbest bırakılmasını talep etmeyecek miydiniz?
Peki, kendi mağduriyetini bir başkasının "kazanımı" (burada var olan çarpıtmayı da tekrar vurgulayalım) üzerinden anlatmanın nasıl bir dayanağı olabilir? Her şeyden önce bu tavır, "kazanım" elde etmiş kesime karşı yerleşik husumetin bir yansıması olarak okunmalıdır kanımca. Çünkü eğer "kazanım" elde etmiş kesime karşı bir sempatiniz varsa bu kazanımları hedef kitlenize ve tabiî muktedirlere olumsuz çağrışımlar oluşturacak simgelerle anlatmaya yönelmezsiniz. O halde şunu söyleyebiliriz: Zaten husumet barındırdığınız bir tarafın haklarını elde etmesine olan kızgınlığınızla onların kazanımlarını kendi mağduriyetinizi bahane ederek baltalama uğraşına giriyorsunuz. Kolay gelsin!
* Kaynak: http://www.haysiyet.com/04/okur_04/haktan_04_06_28.html
* Yayın tarihi: 28/06/2004