
Hamza Aktan
Alper Görmüş, Gündem gazetesinin bundan bir ay önce başlattığı JİTEM ile ilgili o çok ilginç yazı dizisinin medyada hiç yer bulmamasını eleştirirken, bu topraklarda yaygın medyanın olurunu almamış gerçeklerin gerçek olarak kabul görmediği, bu nedenle sınırlı bir okur kitlesine seslenen yayınlardaki gerçeğin kitlelere ulaşamadığı tespitini yapıyor, sorunun ortadan kalkması için yaygın medyanın yüzünü gerçeklere dönmesi çağrısı yapıyordu (Yeni Şafak, "Kronikmedya", 27.04.2004).
(Mesele özetle şöyle: Yeniden Özgür Gündem gazetesi kapanmadan önce bir hafta boyunca JİTEM'in eski elemanı Abdulkadir Aygan'ın itiraflarını yayınlamıştı. Yazı dizisinde aralarında Musa Anter gibi aydınların da bulunduğu çok sayıda insanın öldürüldüğü "faili meçhul" cinayetler hakkında detaylı bilgiler veriliyordu. Abdulkadir Aygan, itiraflarında bölgede yaşanan insanlıkdışı uygulamaların aktörleri ve uygulamaları hakkında da önemli bilgiler aktarıyordu. Ve söz konusu yazı dizisine devletten-herhangi bir kurumdan bir yalanlama-tekzip gelmedi. Yeniden Özgür Gündem gazetesinin kapanmasından sonra yerine açılan Ülkede Özgür Gündem gazetesi de yazı dizisini bir hafta boyunca sürdürdü.)
Eğer bahsi geçen olay-olgu "gerçek" ise, onun kabul görüp görmemesinin elbette ki çok önemi yoktur. Fakat bu gerçeklikten demokratikleşmeye, özgürleşmeye bir "nemalanmadan" bahsedilecekse, evet o zaman bu gerçekliğin mümkün olan en geniş şekilde yayılması sağlanmalıdır. Medyanın bu anlamıyla kamuoyu oluşturma, iktidarı etkileme/yönlendirme kapasitesi harekete geçtiğinde "nemalanmadan" bahsedilebilir bir nebze. Ancak burada ne yazık ki ezberimizi bozan bir dejenerasyon karşısındayız. O da şu:
Saklananlar
Dördüncü kuvvet niteliğiyle doğup, birinci kuvvete oynayan bir güç olarak medya, eski zamanlarda olduğu üzre asli işlevlerinden olan kamuoyu oluşturma vasfından uzaklaştı, bir anlamda varolan "kamuoyu"nu da dejenere etmeye, onu silikleştirmeye yönelen bir "görev" yürüttü. Bu anlamıyla medya, devletin -sadece devletin değil aynı zamanda sermayenin de- en etkili ideolojik aygıtı oldu. Bu araçsal faaliyet herhalde günümüzde en açık haliyle gözlenebilir. Zaten sırf bu nedenle sadece okumuş yazmışlar arasında değil, "kamuoyunu" oluşturan esas "kitle"de de medyaya karşı bir tepki/şaşkınlık hali var.
Genel/yaygın anlamıyla gazetecinin toplumsal yapıdaki ayrıksılığının, mikro ve makro iktidara olan mesafesinin esamesini okuyamadığımız bu topraklarda enformasyon üretimi de iktidar hiyerarşisinin uzantısı/kalıntısı olarak beliriyor. Burada bahsedilen iktidar elbette homojen olmayan, iktisadi-siyasal çeşitliliği olan, ama yine de nihai anlamda tek bir referansa uzanan bir iktidar: Devlet ve onun bekâsı miti. İşte bu miti temsil eden iktidarın etkisi altındaki medya, ona toz kondurmamaya, onu yüceltmeye, -tabiî bu arada kendi özel çıkarlarını da yanına katmayı unutmadan- dönük elden gelen ne varsa yerine getirir.
Kanımca medyatik alan, bu yönüyle kamuoyu oluşturuculuğundan çok kamuoyu silikleştiriciliği yönüyle dikkate değer oluyor. Gündem gazetesinin yazı dizisi onlarca-yüzlerce örnekten sadece biri. Ancak, esas kitleye/kamuya ulaşabilen medyanın bu ve benzeri meseleleri haber değeri olmayan herhangi bir şey olarak görmesi vehametin boyutlarını gösteriyor. Bunun bir ilk örnek olmadığı malum.
(Geçen yıl Hasan Cemal'den öğrendiğimiz gibi 1980'lerde Diyarbakır Cezaevi'nde yaşananlar da 'haber' olarak görülmemişti. Türkiye medyası, bu ve benzeri daha onlarca örnek varken "cesur" çıkışlar yapıp ABD askerlerinin Iraklı tutsaklara yaptıkları işkencelerin dünya kamuoyuna yansımasından sonra "bunun gibi fotoğraflar bizde olsaydı yayınlar mıydık?" tartışması yürütüyor...)
Esasında, bu ve benzeri haberlerin merkez medyada yer almasının/almamasının bir diğer önemli ve ironik yanı da şu ki, onların iktidarla içli dışlı olmaları nedeniyle 'kamuoyu' da yaratabiliyor olmaları. Türkiye'de 'kamuoyu' kavramı gerçek anlamıyla 'sokaktaki' insanın tepkisi, fikri olarak görülmediği, yalnızca hükümet veya meclis nezdindeki tepki ölçü alındığı için 'kamuoyunu' belirleyen temel faktör de yine yaygın, yani egemen medya oluyor. Bir tür danışıklı dövüş...
Kitle ve iktidarın 'sobeledikleri'
'Yönettiği" insanların sorunlarını çözmekten aciz, onların sorunlarını çözmek yerine zor aygıtlarıyla toplumu terörize eden bir iktidar hiçbir zaman gerçeklerle yüz yüze görülmek, yakalanmak istemez. İktidar, her zaman bulanık, karmakarışık (veya korkunç) tabloyu pembeymiş gibi göstermeye çabalar. Belki de iddia edildiği gibi bu, onun doğasının bir gereğidir. İşte bu iktidara ilişmiş olan medyanın da farklı davranmasını beklemek safdillik olur maalesef. Bu medya da iktidar gibi gerçekle yakalanmamak için saklambaç oynar. Toplumun da bu saklambaç oyununa dahli iki tarafın işini kolaylaştırır. Böylelikle 'marjinal'leştirilmiş merkezlerin gerçekleri topluma sunması hoş karşılanmaz, bu merkezler oynanan oyunun oyunbozanı olarak iki tarafça (kitleler ve iktidar) dışlanırlar.
Alper Görmüş'ün tespiti yalnızca medyanın değil, aynı zamanda bizim için de yakıcı bir gerçekliğin yalın anlatımı. "Gerçekliğin" ancak iktidarın onayıyla tedavüle girebildiği, onun dışında o saklandığı yerden çıkmasına izin verilmediği bu topraklarda "kitleleri" oluşturan bizler, aslında gerçeğin gerçek olarak dolaşıma girmesine engel olan en sorumlu öznelerdeniz. Zira artık her ne şekilde olmuşsa egemen olanın sürdürücüsü, onun yayıcısı ve onun alıcı kitlesi bizleriz. Kitle olarak iktidarın "yol arkadaş"lığına soyunmamızın tarihsel-sosyal arkaplanı-nedenleri nedir, bilmiyorum. Ancak, günümüz gerçekliğinde 'anlatılanın bizim hikayemiz' olmadığı, anlatılanın sadece ve sadece kendi hikayeleri olduğu bir bilgi akışında bunun farkında olmamıza rağmen kitlesel olarak bizi anlatmayan mevkutelerin safını tutmamız bana akıl kârıymış gibi gelmiyor. ("Biz"in kim olduğunun yanıtı şu: Hürriyet okuyanımızdan Gözcü okuyanımıza, Vakit okuyanımızdan Star okuyanımıza kadar herkes). Belki toplumsal olarak iktidarın yaşamımızın her bir alanına sirayet etmesinden, belki toplumsal gözeneklerin tümünün iktidar "şurubuyla" doldurulmasından, belki de iktidarın bu topraklardaki kadirimutlak tahakkümünden olsa gerek, ona karşı tam bir suskunluk, kanıksamışlık halimiz var. Yine bundan olsa gerek iktidarın tavuğuna "kışt" diyenleri iktidarla birlikte biz de dışlıyor, sanki yoklarmış gibi metafizik bir alana hapsediyoruz. (Yoksa 'saklanmayan' ve bu nedenle 'oyunbozan' yayınların yaygınlaşmamalarının tek nedeni "sıkıcı" olmaları mıdır?)
Gördüğümüz, ama görmezden geldiğimiz bu gerçekliği Edward Said'in Entelektüel'inden bir çift laf ödünç alarak anlatmaya çalışalım:
"Bence entelektüelin görevi krizi evrenselleştirmek, belli bir ırkın ya da ulusun çektiği acıları daha geniş bir insani bağlama oturtup bu deneyimi başkalarının acılarıyla ilişkilendirmektir. Hayatları boyunca bir toplumun mensubu olmuş entelektüeller bile, bir bakıma, içerdekiler ve yabancılar diye ikiye ayrılabilirler: Bir yanda toplumun mevcut haline tamamen ait olanlar, onun içinde yoğun bir aykırılık ya da uyumsuzluk duygusu hissetmeksizin barınanlar -ki bunlara evet-diyiciler diyebiliriz-; öte yanda hayır diyenler, toplumlarıyla yıldızları barışmayan, bu yüzden de imtiyaz, güç ve şan şöhret edinememe anlamında yabancı ve sürgün olan bireyler."
İşte iktidar(lara) tavır almış kesimlerin varacağı/varabildiği tek yer: 'Yabancı'lık ve 'sürgün'lük...
Sadece bir gününüzü ayırıp Gündem veya Evrensel gazetesiyle (bu iki gazetenin içsel eksikliklerini bir yana bırakıp) Hürriyet veya Yenişafak gazetelerini karşılaştırmanız iki ayrı gerçekliği fark etmenize yetecektir. Bir yanda icazetli bir enformasyon (bu icazet komutanlardan da alınmış olabilir, patronlardan da, 'sivil' hükümetten de), diğer yanda ise aşağıdan yukarıya bir eleştirinin, isyanın sesleri. Ama bastırılmış, ama marjinalleştirilmiş, ama artık iktidar için "tehlike" arz etmeyecek bir kapana kıstırılmış eleştiri. Bu anlamıyla gerçeğin yitiminin/yaygınlaşmamasının iktidardan sonra bir ikinci sorumlusu aranacaksa o da "kitleler" olarak bizler olmalıyız.
Peki iktidar ile kitlelerin bu koalisyonunun yarattığı çoraklaşmadan nasıl kurtulabiliriz? Yanıt aramamız gereken soru bu. Belki ikna edici bir yanıt olmayacak ama Adorno'nun "söylenmesi gereken yere kadar söylenmiş söz, sahipsiz kalmaz..." lafı şimdilik tek tesellim(iz). Alper Görmüş, Gündem gazetesinin bundan bir ay önce başlattığı JİTEM ile ilgili o çok ilginç yazı dizisinin medyada hiç yer bulmamasını eleştirirken, bu topraklarda yaygın medyanın olurunu almamış gerçeklerin gerçek olarak kabul görmediği, bu nedenle sınırlı bir okur kitlesine seslenen yayınlardaki gerçeğin kitlelere ulaşamadığı tespitini yapıyor, sorunun ortadan kalkması için yaygın medyanın yüzünü gerçeklere dönmesi çağrısı yapıyordu (Yeni Şafak, "Kronikmedya", 27.04.2004).
(Mesele özetle şöyle: Yeniden Özgür Gündem gazetesi kapanmadan önce bir hafta boyunca JİTEM'in eski elemanı Abdulkadir Aygan'ın itiraflarını yayınlamıştı. Yazı dizisinde aralarında Musa Anter gibi aydınların da bulunduğu çok sayıda insanın öldürüldüğü "faili meçhul" cinayetler hakkında detaylı bilgiler veriliyordu. Abdulkadir Aygan, itiraflarında bölgede yaşanan insanlıkdışı uygulamaların aktörleri ve uygulamaları hakkında da önemli bilgiler aktarıyordu. Ve söz konusu yazı dizisine devletten-herhangi bir kurumdan bir yalanlama-tekzip gelmedi. Yeniden Özgür Gündem gazetesinin kapanmasından sonra yerine açılan Ülkede Özgür Gündem gazetesi de yazı dizisini bir hafta boyunca sürdürdü.)
Eğer bahsi geçen olay-olgu "gerçek" ise, onun kabul görüp görmemesinin elbette ki çok önemi yoktur. Fakat bu gerçeklikten demokratikleşmeye, özgürleşmeye bir "nemalanmadan" bahsedilecekse, evet o zaman bu gerçekliğin mümkün olan en geniş şekilde yayılması sağlanmalıdır. Medyanın bu anlamıyla kamuoyu oluşturma, iktidarı etkileme/yönlendirme kapasitesi harekete geçtiğinde "nemalanmadan" bahsedilebilir bir nebze. Ancak burada ne yazık ki ezberimizi bozan bir dejenerasyon karşısındayız. O da şu:
Saklananlar
Dördüncü kuvvet niteliğiyle doğup, birinci kuvvete oynayan bir güç olarak medya, eski zamanlarda olduğu üzre asli işlevlerinden olan kamuoyu oluşturma vasfından uzaklaştı, bir anlamda varolan "kamuoyu"nu da dejenere etmeye, onu silikleştirmeye yönelen bir "görev" yürüttü. Bu anlamıyla medya, devletin -sadece devletin değil aynı zamanda sermayenin de- en etkili ideolojik aygıtı oldu. Bu araçsal faaliyet herhalde günümüzde en açık haliyle gözlenebilir. Zaten sırf bu nedenle sadece okumuş yazmışlar arasında değil, "kamuoyunu" oluşturan esas "kitle"de de medyaya karşı bir tepki/şaşkınlık hali var.
Genel/yaygın anlamıyla gazetecinin toplumsal yapıdaki ayrıksılığının, mikro ve makro iktidara olan mesafesinin esamesini okuyamadığımız bu topraklarda enformasyon üretimi de iktidar hiyerarşisinin uzantısı/kalıntısı olarak beliriyor. Burada bahsedilen iktidar elbette homojen olmayan, iktisadi-siyasal çeşitliliği olan, ama yine de nihai anlamda tek bir referansa uzanan bir iktidar: Devlet ve onun bekâsı miti. İşte bu miti temsil eden iktidarın etkisi altındaki medya, ona toz kondurmamaya, onu yüceltmeye, -tabiî bu arada kendi özel çıkarlarını da yanına katmayı unutmadan- dönük elden gelen ne varsa yerine getirir.
Kanımca medyatik alan, bu yönüyle kamuoyu oluşturuculuğundan çok kamuoyu silikleştiriciliği yönüyle dikkate değer oluyor. Gündem gazetesinin yazı dizisi onlarca-yüzlerce örnekten sadece biri. Ancak, esas kitleye/kamuya ulaşabilen medyanın bu ve benzeri meseleleri haber değeri olmayan herhangi bir şey olarak görmesi vehametin boyutlarını gösteriyor. Bunun bir ilk örnek olmadığı malum.
(Geçen yıl Hasan Cemal'den öğrendiğimiz gibi 1980'lerde Diyarbakır Cezaevi'nde yaşananlar da 'haber' olarak görülmemişti. Türkiye medyası, bu ve benzeri daha onlarca örnek varken "cesur" çıkışlar yapıp ABD askerlerinin Iraklı tutsaklara yaptıkları işkencelerin dünya kamuoyuna yansımasından sonra "bunun gibi fotoğraflar bizde olsaydı yayınlar mıydık?" tartışması yürütüyor...)
Esasında, bu ve benzeri haberlerin merkez medyada yer almasının/almamasının bir diğer önemli ve ironik yanı da şu ki, onların iktidarla içli dışlı olmaları nedeniyle 'kamuoyu' da yaratabiliyor olmaları. Türkiye'de 'kamuoyu' kavramı gerçek anlamıyla 'sokaktaki' insanın tepkisi, fikri olarak görülmediği, yalnızca hükümet veya meclis nezdindeki tepki ölçü alındığı için 'kamuoyunu' belirleyen temel faktör de yine yaygın, yani egemen medya oluyor. Bir tür danışıklı dövüş...
Kitle ve iktidarın 'sobeledikleri'
'Yönettiği" insanların sorunlarını çözmekten aciz, onların sorunlarını çözmek yerine zor aygıtlarıyla toplumu terörize eden bir iktidar hiçbir zaman gerçeklerle yüz yüze görülmek, yakalanmak istemez. İktidar, her zaman bulanık, karmakarışık (veya korkunç) tabloyu pembeymiş gibi göstermeye çabalar. Belki de iddia edildiği gibi bu, onun doğasının bir gereğidir. İşte bu iktidara ilişmiş olan medyanın da farklı davranmasını beklemek safdillik olur maalesef. Bu medya da iktidar gibi gerçekle yakalanmamak için saklambaç oynar. Toplumun da bu saklambaç oyununa dahli iki tarafın işini kolaylaştırır. Böylelikle 'marjinal'leştirilmiş merkezlerin gerçekleri topluma sunması hoş karşılanmaz, bu merkezler oynanan oyunun oyunbozanı olarak iki tarafça (kitleler ve iktidar) dışlanırlar.
Alper Görmüş'ün tespiti yalnızca medyanın değil, aynı zamanda bizim için de yakıcı bir gerçekliğin yalın anlatımı. "Gerçekliğin" ancak iktidarın onayıyla tedavüle girebildiği, onun dışında o saklandığı yerden çıkmasına izin verilmediği bu topraklarda "kitleleri" oluşturan bizler, aslında gerçeğin gerçek olarak dolaşıma girmesine engel olan en sorumlu öznelerdeniz. Zira artık her ne şekilde olmuşsa egemen olanın sürdürücüsü, onun yayıcısı ve onun alıcı kitlesi bizleriz. Kitle olarak iktidarın "yol arkadaş"lığına soyunmamızın tarihsel-sosyal arkaplanı-nedenleri nedir, bilmiyorum. Ancak, günümüz gerçekliğinde 'anlatılanın bizim hikayemiz' olmadığı, anlatılanın sadece ve sadece kendi hikayeleri olduğu bir bilgi akışında bunun farkında olmamıza rağmen kitlesel olarak bizi anlatmayan mevkutelerin safını tutmamız bana akıl kârıymış gibi gelmiyor. ("Biz"in kim olduğunun yanıtı şu: Hürriyet okuyanımızdan Gözcü okuyanımıza, Vakit okuyanımızdan Star okuyanımıza kadar herkes). Belki toplumsal olarak iktidarın yaşamımızın her bir alanına sirayet etmesinden, belki toplumsal gözeneklerin tümünün iktidar "şurubuyla" doldurulmasından, belki de iktidarın bu topraklardaki kadirimutlak tahakkümünden olsa gerek, ona karşı tam bir suskunluk, kanıksamışlık halimiz var. Yine bundan olsa gerek iktidarın tavuğuna "kışt" diyenleri iktidarla birlikte biz de dışlıyor, sanki yoklarmış gibi metafizik bir alana hapsediyoruz. (Yoksa 'saklanmayan' ve bu nedenle 'oyunbozan' yayınların yaygınlaşmamalarının tek nedeni "sıkıcı" olmaları mıdır?)
Gördüğümüz, ama görmezden geldiğimiz bu gerçekliği Edward Said'in Entelektüel'inden bir çift laf ödünç alarak anlatmaya çalışalım:
"Bence entelektüelin görevi krizi evrenselleştirmek, belli bir ırkın ya da ulusun çektiği acıları daha geniş bir insani bağlama oturtup bu deneyimi başkalarının acılarıyla ilişkilendirmektir. Hayatları boyunca bir toplumun mensubu olmuş entelektüeller bile, bir bakıma, içerdekiler ve yabancılar diye ikiye ayrılabilirler: Bir yanda toplumun mevcut haline tamamen ait olanlar, onun içinde yoğun bir aykırılık ya da uyumsuzluk duygusu hissetmeksizin barınanlar -ki bunlara evet-diyiciler diyebiliriz-; öte yanda hayır diyenler, toplumlarıyla yıldızları barışmayan, bu yüzden de imtiyaz, güç ve şan şöhret edinememe anlamında yabancı ve sürgün olan bireyler."
İşte iktidar(lara) tavır almış kesimlerin varacağı/varabildiği tek yer: 'Yabancı'lık ve 'sürgün'lük...
Sadece bir gününüzü ayırıp Gündem veya Evrensel gazetesiyle (bu iki gazetenin içsel eksikliklerini bir yana bırakıp) Hürriyet veya Yenişafak gazetelerini karşılaştırmanız iki ayrı gerçekliği fark etmenize yetecektir. Bir yanda icazetli bir enformasyon (bu icazet komutanlardan da alınmış olabilir, patronlardan da, 'sivil' hükümetten de), diğer yanda ise aşağıdan yukarıya bir eleştirinin, isyanın sesleri. Ama bastırılmış, ama marjinalleştirilmiş, ama artık iktidar için "tehlike" arz etmeyecek bir kapana kıstırılmış eleştiri. Bu anlamıyla gerçeğin yitiminin/yaygınlaşmamasının iktidardan sonra bir ikinci sorumlusu aranacaksa o da "kitleler" olarak bizler olmalıyız.
Peki iktidar ile kitlelerin bu koalisyonunun yarattığı çoraklaşmadan nasıl kurtulabiliriz? Yanıt aramamız gereken soru bu. Belki ikna edici bir yanıt olmayacak ama Adorno'nun "söylenmesi gereken yere kadar söylenmiş söz, sahipsiz kalmaz..." lafı şimdilik tek tesellim(iz).
* Kaynak: http://www.haysiyet.com/04/okur_04/haktan_04_05_12.html
* Yayın tarihi: 12/05/2004