Yanlışlıklar medyasının direnişi


Hamza Aktan

Önce birkaç slogan:

"Basın özgürlüğüne inen darbe bumerang gibidir. Döner döner ve atana çarpar.
Kağıdımızı ve eve götürecek ekmeğimizi alırsınız ancak onurumuzu asla.
Sesimizi kesemezler.
Kalemimize el uzatmayın.
Oksijensiz bir hayat olur mu?
Susma sustukça sıra sana gelecek.
Bir avuç insan bazen en büyük çoğunluktur."

(Sloganlar, Star gazetesinin -20 Ocak 2004'te- dört sayfa olarak çıktığı ve tüm yazıların hükümetin Star'a karşı olan tutumuna ayrıldığı sayıdan alıntılandı.)

Okuduğunuz sloganların hiçbiri sol bir yayından veya "militan gazetecilik" yapan bir mevkuteden veya binası havaya uçurulmuş bir gazeteden değil. Okuduklarınızın hiçbiri söyledikleri nedeniyle işinden olmuş, ceza almış, cezaevine girmiş veya faili mechule kurban gitmiş bir gazeteciden değil.

Okuduklarınız, tamamen sağcı-muhafazakar içerikli, patronu için "militan gazetecilik" yapmaktan kaçınmayan, sahibinin aynı zamanda başka başka şirketlerinin-bankalarının olduğu bir gazeteden. Okuduklarınız, başta devlet olmak üzere sermaye gibi iktidarlara karşı bırakın eleştirel olmayı, onların çıkarlarını gözeten/kollayan, faili meçhule kurban edilmiş meslektaşını "terörist" sayan gazeteci ve köşe yazarlarından.

Ama okuduklarınızın hemen hepsi de çok zor koşullarda gazetecilik yapmaya çalışmış, ülkedeki sorunlara dikkat çekmiş, ülkedeki iktidarları sorgulamış ve tam da bu nedenle devletin veya başkaca kurumların gazabına uğramış gazetecilerin yıllardır dillerindeki ama kimsenin (kimseden kasıt; şu an bu sloganları atanlar) dönüp bakma gereği bile duymadığı sözler.

Burası sahibinin sesi medyası

Yeni bir sağcı-milliyetçi partinin mimarı olan Cem Uzan'ın AKP hükümetiyle girdiği tartışma, kendi medyasının krize sokulmasıyla devam ediyor. "Erkeksen gel de karşılaşalım" yollu sataşmalarla politika literatürüne ve belleğine dayılanma ağzını "kazandıran" Uzan, partisinin ve ticari ilişkilerinin ağzı olarak kullandığı medyasını kaybetmek üzere. Bu arada gazete dahi çıkaramayacak duruma getirilmiş -son günlerde kendisini 80 yıllık Cumhuriyet'in kalesi olarak gören- Uzan medyası patronuna herhangi eleştirel bir laf etmekten tamamen uzakta sorunun tek müsebbibi olarak AKP'yi gösteriyor. Star yazarlarından öğrendiğimize göre "hükümetin politikası nedeniyle 40 bin Uzan medyası çalışanı işini kaybedebilir."

Uzan medyasının şu anki durumu medyanın genel olarak içinde bulunduğu atmosferi kavramamız için çok önemli veriler sunuyor. Star televizyonunun veya artık dört sayfa olarak çıkan Star gazetesinin son bir-iki yıldır ve özellikle bu günlerde yaptığı yayın gazetecilerin ve günümüz enformasyon/dezenformasyon ortamının hali pür melalini anlamak için ayna işlevi görüyor. Önce gazetecilerden başlayalım:

* Uzan medyasının içinde bulunduğu kötü durum nedeniyle çok sayıda gazeteci işsiz kalabilir. Şu an bu gazetecilerden birkaçı açlık grevinde. Televizyondan izlediğim kadarıyla, sözkonusu gazeteciler açlık grevini "şirketimiz yaşasın, maaşlarımız ödensin" pankartı ve her tarafının Türkiye bayraklarıyla donatıldığı bir mekanda yapıyor. Gazeteciler İstiklal Marşı ve Onuncu Yıl Marşı'nı okumayı da ihmal etmiyor. Gazetecilerin hangi marşları okuduğu üzerinde de konuşulabilir elbette ama beni en fazla şaşırtan "şirketimiz yaşasın" pankartı oldu. Bu pankartla anlıyoruz ki gazetecilerle patronlarının çıkarları birebir örtüşüyor: Patron zarar etmemek için "şirketinin" (şirket aslında bizi enforme eden bir gazete) kapanmasını istemiyor, gazeteciler de işsiz kalmamak için. Burada daha da önemli bir ayrıntı var; gazeteciler "gazetemiz yaşasın" değil de "şirketimiz yaşasın" diyor. Bana çok önemli gelen bu "ayrıntılar" aslında gazeteciler için enformasyon sürecinin bundan böyle "ekmek kapısı, kariyer yapma kapısı" halini aldığını gösteriyor. Tıpkı aynı sürecin mediyokratlar açısından para-ikitidar elde etme kapısı manasına gelmesi gibi.

* Şimdi de hafızamızı tazeleyelim: Star televizyonu ve gazetesi çalışanları ülkenin en ilginç, en muhafazakar ve en saldırgan siyasi üslubunu kullanan bir patronun söylediklerinin hemen her gün manşet yapılmasına hiçbir zaman itirazda bulunmadılar. Köşe yazarları da dahil olmak üzere Uzan hakkında -siyasi-etik anlamda- herhangi bir eleştiriye rastlamadık. Az daha yine kendilerinin yaptığı yayınların etkisiyle Uzan ve partisinin meclise girmesini sağlıyorlardı. Bunu da bir yana bırakalım, aynı gazeteciler ülkenin önemli konularında orduyla aynı söylemi tutturdular. Şu an "direnişte" oldukları için gazetelerini siyah zemin üzerinden çıkaran Star çalışanları hükümet Kıbrıs sorununun çözümünde Annan planını "tartışılabilir" bulduğu için yine gazeteyi siyah zemin üzerine basmıştı. Aynı gazete Kürt meselesinde de saldırgan bir dil kullandı. Kuzey Iraklı Kürtler için kullandığı ve eşek Kürt anlamına gelen "KerKürt" başlıklı manşeti gazetenin meseleye olan bakışının da özeti.

Gazete ve TV'nin hükümete olan muhalefeti Genç Parti'nin muhalefetiyle paralel yürüyordu, hâlâ da öyle. Öte yandan AB'ye üyelik süreciyle birlikte az da olsa tartışılma imkanı bulan ordunun etkinliğinin zayıflatılması meselesinde gazete tam tersi bir tavır takındı. "Muhalefet" ettiği hükümete karşı aba altından sopa gösterir gibi orduyu ve onun söylemlerini öne çıkardı. Çalışanlarının maaşlarını almak için yaptıkları çabaya "Cumhuriyet için" yazılı logoyla iştirakı da aynı kaygının ürünü olarak okunmalı.

* Şu an açlık grevinde olan aynı gazeteciler bundan yalnızca bir-iki sene önce kendi durumlarından daha hayati bir problem için ölüm orucuna yatmış insanların problemlerine eğilme gereği görmemişti. Şu an açlık grevinin yapıldığı mekana saat başı canlı yayın yapan Star televizyonu ölüm orucu eylemcilerinin öldürüldüğü operasyona "Hayata Dönüş" operasyonu diyen televizyonların da başında geliyordu. Uzan medyası, gündeme geldiği günden bu yana ölüm orucu direnişini objektifine almadı, aldıysa da yapıcı olmaktan uzaktı. Sol bir yayında öne çıkarılan şu soru hakkaniyet adına Uzan medyası ve açlık grevi yapan gazetecilere yöneltilmeli: Ölüm orucundaki insanların örgüt baskısıyla eylem yaptığını yazıyordunuz/anlatıyordunuz. Peki sizin üzerinizde herhangi bir örgüt -örneğin Uzanlar ve partisinin- baskısı yok mudur?

Tüm bunlar malumun ilamı belki ama bu hafıza tazelemeyle en azından bahsini ettiğimiz gazetecilerin sadece ekonomik anlamda değil, politik anlamda da patronlarından uzakta veya ileride olmadıklarını, patronlarının veya ülkedeki iktidarın bakış açısına fena halde angaje olduklarını görüyoruz.

Bir medya krizinin öğrettikleri

Uzan medyasının yaşadığı sıkıntı üzerinden gazetecilerin durumuna dair edindiğimiz izlenimlere genel anlamda medyanın durumunu da eklediğimizde önümüze şöyle bir görüntü çıkıyor:

* Şu anda "canlı yayında" izlediğimiz Uzan-AKP münakaşası medyanın ne kadar da olması gereken konumdan -mesela 4. kuvvet- uzakta olduğunun en yalın anlatımını barındırıyor. Zira, bir sermayedar, ekonomik çıkarları adına gazete çıkarıp TV'ler-radyolar-internet siteleri kuruyor. Ve tüm bunları herhangi bir zorlukla karşılaşmadan dilediğince kullanabiliyor, bu araçlar üzerinden iktidar mücadelesi veriyor, yani propaganda yapıyor. İktidar ise aynı yolları deneyip başka medyalarla rakibinin propagandasına karşı anti-propaganda üretiyor. Ortada durması, her türlü iktidarı yurttaş hakları için sorgulaması gereken medya ise buna herhangi bir itirazda bulunmak şöyle dursun, "patronum-hükümetim için daha iyi nasıl propaganda yapabilirim"in hesaplarını yapıyor. Hasılı kelam; kendinin değil, sahibinin sesi bir medyadan bahsediyoruz.

* Uzan, elinde bulunan her türlü etkili iletişim aracını çıkarlarını korumak için kullanıyor ancak gerçek anlamda "sesini duyurabildiğini" söylemek güç. En fazla izlenen programları, en fazla satan gazeteleri olmasına rağmen kendilerini "yalnız" hissettiklerini beyan ediyorlar. Yine aynı iletişim araçlarını kullanarak seçimlerde yüzde 7 oy alabilen Uzan'ın bu defa neden "sesini duyuramadığının" veya destek göremediğinin analizini yapmak gerekiyor. Kanımca, şu anda Uzan medyası dışındaki yaygın medyayla arası pek iyi olan iktidarın Uzan'a kapılarını kapatmış olması, bu kadar yayına karşı ses vermemesi Uzan'ın yaşadığı "yalnızlığın" önemli ayaklarından. Belki bu yönüyle iktidar Uzan'a olumsuz yanıt dahi verseydi -yani nasıl olursa olsun konuşsaydı- yalnızlığın acısı Uzan açısından daha az olabilirdi. Uzan'ın yalnızlığının ikinci önemli ayağı da diğer medyanın kendisine ve "direnişteki" medyasına dair tek kelime etmemesi, veya hiç destek vermemesi.

Uzan için kaygılanmıyorum ama Uzan'ın bu durumunu görünce aklıma ilk gelen şu oldu: Bu gerçeklik karşısında eğer Uzan gibi nüfuzlu biri bile iktidar karşısında çaresiz kalıyorsa varın siz elinde hiç imkanı -TV'si, gazetesi, radyosu, internet sitesi, gsm şirketi vs.) olmayan insanları-kurumları düşünün.

Yanlış medyanın doğrusu olur mu?

Meseleyi tekrar gazetecilerin durumuna bağlayıp okuduğumuzu anlamaya çalışalım:

1-Tamamen ekonomik kaygılar üzerinden "direniş" yapan -ve mesleki pratikleri süresince de yurttaş haklarınının savunucusu olmaktan öte çok daha farklı kesimlerin aracı haline gelen- kişileri "gazeteci" olarak mı görmek gerekir, yoksa tamamıyla ekonomik kaygılar içinde olan enformasyon/dezenformasyon üreticisi işçiler olarak mı? Bana ikinci seçenek daha yakın geliyor.

2- Bu insanların birer "işçi" olarak emeklerinin karşılığını almasını istemek, hattâ bunun için çaba göstermek elbette ki hepimizin görevi. Fakat bu çabamızın ideal bir enformayon sürecini beraberinde getireceğine veya emeklerinin karşılığını alan bu insanların gerçek anlamda "gazeteci" gibi davranabileceklerine yine de kuşkuyla bakmak gerekir. Hem geçmişteki hem de şimdiki pratikleridir bu kuşkuyu bizde uyandıran.

3- Okur/izleyici/dinleyiciler olarak şimdiye kadar yurttaşların (açıklayayım; ayrımcılığa, baskıya uğrayanların, işçilerin-işsizlerin, varoşların, alternatif siyasetler geliştirenlerin) haklarını öne çıkarmayan medyayı neden olması gereken enformasyonu sağlaması için zorlamıyoruz da yalnızca çalışanlarına emeklerinin karşılığını vermesini istiyoruz. Aynı soru gazeteciler için de geçerli: Gazeteciler neden yalnızca iş kaygıları nedeniyle -çok sık olmasa da- sendikalaşmayı gündemlerine alırlar da mesleklerini gerçek anlamıyla icra edebilmek ve herhangi bir fabrika işçisinden farklarının olduğunu göstermek için çıkış yollarını aramayı seçmezler?

4- Genel olarak medyanın, özel olarak da gazetecilerin içinde debelendiği bu çok acayip döngüyü izlerken aklıma Adorno'nun "Yanlış hayatlar doğru yaşanmaz" aforizması geliyor. Adorno'nun sözünü bizi enforme eden medyaya uyarlamakta gecikmedik mi?

* Kaynak: http://www.haysiyet.com/04/okur_04/haktan_04_02_10.html
* Yayın tarihi: 10/02/2004