
Hamza Aktan
Shakespeare'in komedyasında insanlar ve ilişkileri birbirine karışır, komedyanın kahramanları Antipholus kardeşler anlam veremedikleri kargaşa karşısında dumur olurlar. Biz de geçen bir yıl boyunca medyanın izleyicisi, okuru olarak gördüklerimiz, okuduklarımız karşısında bir kez daha dumur olduk. 2003?ün birikintisi, medyanın kronikleşmiş haline ayna tutma işlevinde. Dünyada ve Türkiye'de kavramlar, anlayışlar ve hattâ davranışlar -medyatik açıdan- öyle birbirine girdi ki, okuyucu/izleyici olarak durumumuz Antipholus kardeşlerin durumundan daha trajikomik bir hal aldı. 2003'ün medya deneyimine şöyle bir göz attığımızda nasıl bir komedyayla karşı karşıya kaldığımızı daha net görebileceğiz. Shakespeare yaşasaydı da görseydi komedyayı:
İlişmiş Medya:
Amerika Birleşik Devletleri'nin Irak'a saldırısıyla medya literatürüne "embedded (iliştirilmiş)" gazetecilik kavramı yerleşti. Gazeteciler ABD askerleriyle aynı cephelerde görev yürüttü. 2003 yılı son yıllarda en fazla gazetecinin öldürüldüğü yıl oldu aynı zamanda. Savaşın sonlarına doğru yaptıkları başvuru sonucu Türkiye'den de birkaç gazeteci ABD ordusuna "ilişti". Hakkını vermek gerekiyor ki, Türkiyeli gazeteciler gerçek anlamda ABD ordusuna ve onun propagandasına ilişmedi, tarafsız kalmaya çaba gösterdiler. Savaşı izlemek için Irak'a giden Türkiyeli gazeteciler sorumlu bir görev yürüttü denebilir belki ama onların haber merkezleri için durum tam tersiydi. "Bir barış mesleği" olan gazetecilik yoluyla belki de son yılların en büyük savaş çığırtkanlığı yapıldı. 1 Mart 2003'te tezkereyi reddeden meclis, bütün dünyadan övgü alırken, Türkiye medyası "tarihi bir hata" yapıldığı iddiasındaydı. Perihan Mağden'in "arazi büyüklüğündeki köşenin sahibi" olarak tanıttığı Büyük Gazetenin Büyük Yazarı, savaşın çıkmaması için Irak'a giderek canlarını tehlikeye atan insan kalkanlarını aşağılayabiliyor, "30 yıl savaşmayan ordu eskir" diyebiliyordu. Daha yeni yatışan 15 yıllık savaşı çabuk unutmuştu anlaşılan. Bütün dünyada tartışmaya açılan embedded gazetecilik olgusu Ragıp Duran'ın ifadesiyle bize şu gerçeği gösterdi: Global medya da apoletli.
Psikolojik Harekat Medyası:
2003 ortasında öğrendik ki, MGK tam 20 yıldır bu ülke yurttaşlarına karşı psikolojik harekât yürütüyordu gizlice. Ve öğrendik ki, medya bu harekâtın birinci tekil şahsı. Ve artık anladık ki, yaygın medya bizi enforme etmek yerine, bize psikolojik harekât çekiyormuş. Fazla söze ne hacet!
Uyuyan Medya:
Gazeteci Hasan Cemal, Kürtler isimli kitabıyla ilgili kendisiyle söyleşi yapan Neşe Düzel'e "Biz gazeteciler, Diyarbakır Cezaevi'ni, insanlığa karşı işlenen suçların yaşandığı korkunç bir mekân olarak o dönemde (1980'lerde) tam sergileyebilmiş olsaydık, Türkiye'de belki bazı şeyler değişirdi. Ama biz orada yaşananları kıyısından köşesinden anlattık," şeklinde bir açıklama yaptı. Hemen ardından Diyarbakır Cezaevi'nde bir zamanlar yaşanan insanlık dışı muameleyi Selim Dindar'ın anlatımlarıyla öğrenmiş olduk. "Son dakika" haberleri için birbirleriyle yarışan TV-gazetelerimiz bu haber bayatladığı için(!) üzerinde durma gereği görmedi. Dindar'ın anlattıkları ise hiçbir insanın kayıtsız kalamayacağı cinstendi: "Diyarbakır Cezaevi'nden konuşulduğunda hâlâ hayattan kopuyorum. İçimdeki fren boşalıyor, bağırmak, ağlamak, haykırmak istiyorum. Benim hanımım ve çocuğum var. Kalabalık bir ailem ve dost çevrem var. İçimdeki frene basamıyorum ve herkesin önünde hüngür hüngür ağlıyorum, ağlıyorum..." Aynı zamanda o dönem gazetecilik yapan, Diyarbakır Cezaevi'ndeki korkunç muamelelerden haberdar gazetecilere "peki bunu neden o zaman açıklamadınız da 20 yıl sonra açıklıyorsunuz?" diye soracak bir meraklı da çıkmadı.
İktidarın Kankisi Medya:
2003, medya-iktidar ilişkisini daha iyi kavramamızı sağlayan bir yıl oldu aynı zamanda. Önceleri "RTE" veya "Tayyip" diye hitap ettikleri AKP lideri Erdoğan'a iktidara geldiğinin hemen ertesinde "Sayın Recep Tayyip Erdoğan" der oldular. İktidarın politikalarını sorgulaması beklenen medya, İş Yasası, özelleştirmeler, insan hakları ihlali gibi birçok konuda sorgulayan bir tutumdan çok alkışlayan veya görmezden gelen bir pratik sergiledi. Muhafazakâr-İslamcı yayınlar liberal anlayışın hakim olduğu gazete-TV'lerin hep bir adım önünde oldu iktidar yarışında. Bu yayınlar bazı istisnalar dışında AKP'nin basın bülteni gibi çıktı bir yıl boyunca. Bazı gazeteler ise -başta Cumhuriyet- hükümeti eleştireceğim diye orduyu alternatifmiş gibi göstermeye çalıştı. Ülkedeki herkesi tedirgin eden "Genç Subaylar Tedirgin" benzeri manşetler kullandı. Türk Solu adlı derginin, diktatör Saddam Hüseyin'i "kapak" yapması ise çocuklarımıza anlatacağımız bir espri olarak kalmayı hak etti doğrusu.Türk Solu dergisinin yaptığından daha komik -bir o kadar da trajik- bir icraat da Dünden Bugüne Tercüman gazetesinden geldi. Genelkurmay'ın akredite etmediği gazete yöneticileri dertlerini Anıtkabir'e çıkarak anlattı. Sol muhalif yayınlar dışında AKP'yi en fazla eleştiren Cem Uzan medyası oldu. Uzan medyası Genç Parti basın bürosu gibi harıl harıl çalıştı. Ancak Uzan'ın AKP ile köprüleri tekrar kurmasıyla eleştiri salvosu da dindi.
Evlenen/Gözetlenen/PopMedya:
2003'te -ve hâlâ- yaygın medyanın en çok konuştuğu, köşe yazarlarının üzerinde tahliller yapıp polemiğe girdiği konu Reality TV formatı olarak kabul gören programlar oldu." Biz Evleniyoruz", "Popstar" gibi programlar üzerinden sosyolojik analizler yapanlar bile çıktı bu memleketten. Reality TV formatında insanların dolaysız, rolsüz bir davranış gösterdiğini, bu formatın televizyonda radikal bir devrin başlangıcı olduğunu öne sürenler de oldu. Halbuki söz konusu programlar, televizyonların daha daha ilginç olup reyting arttırma kaygılarının ürünüydü. Bu programlardaki insanlar "seçilebilmek" için olmadık numaralar yapıyordu. Özetle; medyanın akıl küpü köşe yazarları "reality"i bu ilginç ve tecrit edilmiş, kameraların kuşatması altındaki mekanlarda ve insanlarda aradılar.
Teşhirci Medya:
2003'te gazete-TV'lerin Güneydoğu'da genç kızlara yönelik tecavüzleri (N.Ç. ve Ş.E. gibi) ve recm girişimlerini sorgulayarak aktarması övgüye değer habercilik pratikleriydi. Ancak ne yazık ki bu olumlu imajı yıl sonuna doğru kaybettiler. Hürriyet gazetesi g-string giymiş bir muhabiri gazetecilik etiğiyle bağdaşmayacak biçimde adını da vererek teşhir etti. Bundan daha kötüsü ise Erzurum'da çalışan bir seks işçisinin teşhiri oldu. Ukraynalı kadının ismi açıklandı, görüntüsü de günlerce verildi. Mâlûmunuz üzere kadın sınırdışı edildi.
Medya bunların yanında özel hayatın gizliliği ilkesine aldırış etmeden magazini ve üçüncü sayfa haberlerini de ihmal etmedi.
Özetle, gazetecilik etiğinden/sorumluluklarından bahsedemeyeceğimiz bir yıl daha geçirdik. Bu trajikomik duruma karşı alternatif olabilecek bir merkezin hâlâ yaratılmamış olması komedyayı daha da ileri götürüyor. Yeni yılda yeni bir komedya bizi bekliyor.
* Kaynak: http://www.haysiyet.com/04/okur_04/haktan_04_01_12.html
* Yayın tarihi: 12/01/2004