
Hamza Aktan
"Oyumu kime atacağımı
akşam kaçta yatacağımı
çişimi nereye yapacağımı...
onlar öğretti
kuklayım ben kukla..."
Muhabirin iyice edilginleştirildiği/etkisizleştirildiği bu dönemde, Yaşar Kurt'un "Kukla" şarkısı herhalde günümüz muhabirinin ağzında şu biçimi alır:
"Hangi haberi yapacağımı
haberde neyi öne çıkaracağımı
hangi bakış açısına sahip olacağımı
onlar bildirdi..."
Yeni kuşak gazeteciler olarak Babıali gazeteciliğine dair bilgilerimiz rivayetlerden ibaret. O nedenle bu günlerde kısmi olarak da olsa sürdürülen İpekçi-Mumcu gazeteciliğinden uzaklaşılıp uzaklaşılmadığı tartışmasına bir şey katamam. Fakat gazetecilik tartışmasının bir-iki kişi referans gösterilerek yapılması da pek doğru gelmiyor bana.
Sorun geçmişe dönmek mi?
Babıali'yi yad eden, o döneme geri dönmeyi isteyen kimi gazeteciler -bunların çoğu da yine yaygın medyada istihdam edilmiş durumda- bir ahlaki çöküntüden dem vururlar sürekli. Bu yargı kısmen haklı olsa da şu anki gerçekliği tam anlamıyla karşılamaktan epey uzakta. Zaten aynı kişiler aynı zamanda yazdıkları gazetelerinin/konuştukları TV'lerin sahiplerine dair övücü konuşmalar dışında kelamda bulunmazlar, ahlaki çöküntünün neden-nasıl geldiğini de sorgulama gereği görmezler. Tek istedikleri geçmişe dönmektir. Böylelikle 'şu an yaşananların müsebbibi biz değiliz, bakın geçmişe dönmek istiyoruz' der gibiler.
Kanımca, geçmişe dönme çabası ideal bir enformasyon ortamının sağlanmasında çok da yararlı olmayacaktır -çünkü geçmişe dönülemez, çünkü plazalardan yani İkitelli'den Cağaloğlu'na tekrar dönülemez. Aslında problem çok da karmaşık değil, şöyle ki; okur/izleyici veya dinleyici olarak tek istediğimiz doğru bilgilerle enforme edilmek. Daha gazetecilik okullarının birinci sınıfında öğretilen şu kurallar çerçevesinde bir bilgilenme istiyoruz: Gerçeklik, objektiflik, kamusallık -ve artık söylene söylene içi boşaltılmış olan 5N-1K.
Bu nedenle gazetecilik tartışmasının kişiler ve geçmiş üzerinden değil de, mesleğin temel ahlaki kaideleri, kamusallık, hakkaniyet vb. dikkate alınarak yürütülmesi taraftarıyım. Temel sorumuz da 'gazeteciler Mumcu veya İpekçi'ye ne kadar yakın' değil de 'gazeteciler bu temel ve yalın kaidelere ne kadar yakın veya ne kadar yaklaşabilir?' şeklinde olmalı.
Haber üreten "işçiler"
Bugünün enformasyon ortamına mediyokratlar hakim olduğu ve mediyokratlar ticari/siyasi çıkarları çerçevesinde gazeteciliğin tahrifinde önemli rol oynadığı için duruma itiraz etmesi beklenecek kişiler de yine bu mesleğin temsilcileri olmalıydı. Soru: peki böyle bir itiraz olanağı görünürde var mıdır? Yanıt: Yazık ki hayır. Enformasyon süreci en başta gazetecileri ilgilendirdiği için mediyokratların tahrif etme operasyonlarının başat aktörleri de yine kendileri. Geçenlerde Hürriyet gazetesinde çıkan bir 'haber' bunun en somut göstergesi. Hikayeyi bilirsiniz, bir 'gazeteci' bir başka gazeteci arkadaşının g-string giymesini haber yapmıştı. Bu 'haberin' yazımı ve ortaya çıkış süreci tabii ki medya sahiplik yapısından bağımsız ele alınamaz ("patronlar bunu istiyor"). Fakat, aynı süreç 'haberi' yapan kişinin iradesinden, gazetecilik-etik anlayışından da bağımsız ele alınamaz.
Haberi yapan kişiye sorsanız size aslında ne kadar 'masum' olduğunu saatlerce anlatabilir, haklı da çıkar karşınızda (ama haksızdır da!). Çünkü gerçek anlamda çok az gazeteci artık ürettiği haberde iradesini, etik anlayışını yansıtabiliyor. Çünkü, artık öyle bir dönemdeyiz ki bahsettiğimiz kişiler 'gazeteci' değil, haber üreten işçiler. Ve bu işçiler, artık bir tür enformasyon fabrikasındaymışcasına seri haber üretimine sokulmuş durumda. Fabrikada ürettiğiniz ürünün -örneğin gömlek- belli bir modeli var ise sizin bir işçi olarak bu modele müdahale edip 'ideal' gömleği dikmenize imkan yoktur. Ve o gömleklerin hiçbirinin üzerine imzanızı atmak istemezsiniz, çünkü o gömlekler bir seri üretimin herhangi bir parçasıdır. "Özgünlük", "ideallik" seri üretimin yabancısı olduğu veya bunları da kendi mantalitesine uyarladığı kavramlardır. Eğer gazeteciliği bir entelektüel uğraş olarak görüyorsak -ki ben öyle görüyorum- bu işçilerden entelektüel bir çaba beklemek de beyhude olacaktır.
Şu an bir gazetecinin işe alınma şartlarına baktığımızda dahi söz konusu kişilerin nasıl da edilginleştirildiğini görebiliriz. Muhabirler, kendisi artık bir iktidara dönüşmüş (sırf bu nedenle bir beşinci güç ihtiyacı yaratan) ve ülkedeki iktidarlarla sözleşme imzalamış bir medyada çalışmayı kabul ederek işe girerler.
Zaten çoğu muhabirden 'işte bu koşullara rağmen mesleğimizi icra ediyoruz' lafını duyarız. Buna katılmıyorum, benim gördüğüm, herkeste tam bir kanıksamışlık halinin olduğu.
Öte yandan, aynı işçiler, (bunlara İletişim Fakültesi mezunları da dahil) ya işlerine başladıkları anda ya da zamanla gazeteciliğin temel kurallarını unutmuş veya bu kurallara aldırış etmeyen insanlar (zaten bu kurallara aldırış eden işçi de işsiz kalıyor).
Sahiplik yapısı - insan unsuru
Medyaya dair analizlerde egemen çıkarlarından öte, yurttaş haklarını öne çıkaran bir gazeteciliğin yerleşmesi için sahiplik yapısının değişmesine özel vurgu yapılır. Sahiplik yapısı temel alınarak yapılan bu değerlendirmelerde insan unsuru göz ardı edilir, bu aslında şu anda olması gerekenin uzağında bir gazetecilik faaliyeti içindekilere de açık bahane sunar. Belki de tam da bu nedenle muhabirlerden birbirinin aynı gerekçeleri duyarız: 'Ne yapabilirim ki, patronun -patronun emir eri editörün- isteğinin dışına çıktığım anda işimden de olurum.' Bu bahane, baskıcı rejimlerde pısırıklaştırılmış insanların neden buna karşı mücadele etmediklerine verdikleri yanıtları çağrıştırıyor: 'Ne yapabilirdik ki yönetim çok baskıcıydı...' Ama unutmayalım ki üzerinden yıllar geçmesine rağmen Almanlar-Polonyalılar hemen her yıl Yahudilerden özür diliyor. Peki yanlış ve yanlı bilgilendirildiğimiz için bizden kimin özür dilemesini bekliyoruz? Patronların mı, gazetecilerin mi?
Sahiplik yapısının değiştirilmesine yapılan vurgu elbette ki yerinde bir vurgudur, ancak beklentinin gerçekleşmesi kısa -ve orta- vadede mümkün görünmediğinden, bu çaba da saklı korunacak halde yeni bir arayışa girmek gerekir. Bu arayış içerisinde alternatif medya yaratmak yanında hakim-yaygın medyanın aktörlerini de (başta muhabirleri) içine alacak bir çaba içine girmek gerekecektir.
Eğer önümüzde gazeteciliğin işçiliğe evrimi gerçeği duruyorsa, 'olması gereken' gazeteciliğin peşindeki insanlara düşecek olan da bu evrimi tersine çevirmek olmalıdır. İradesizleşen -ürettiğine yabancılaşan- gazetecilerin kurtuluşu ve enformasyon sürecinin gerçeğin raylarına oturtulması da sanırım yine kendi ellerinde. Geriye kalan ise, bunun gerçekleşmesini sağlayacak -yani muhabiri kukla olmaktan kurtaracak- yöntemler üzerine düşünmek.
* Kaynak: http://www.haysiyet.com/04/okur_04/haktan_04_01_24.html
* Yayın tarihi: 24/01/2004