<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961</id><updated>2012-02-16T17:49:50.343-08:00</updated><title type='text'>Hamza Aktan, yazılar.</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>149</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-6378121775554604138</id><published>2011-12-14T14:33:00.000-08:00</published><updated>2011-12-19T14:44:17.993-08:00</updated><title type='text'>Dersim Hayaleti ve Sri Lankalılar</title><content type='html'>&lt;div dir="ltr" style="text-align: left;" trbidi="on"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-1mQ0tvHqxss/Tu-78Ou1ZiI/AAAAAAAAAlw/2kFhX0XJ4hk/s1600/111214111606.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;img border="0" height="152" src="http://4.bp.blogspot.com/-1mQ0tvHqxss/Tu-78Ou1ZiI/AAAAAAAAAlw/2kFhX0XJ4hk/s200/111214111606.jpg" width="200" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Hamza Aktan&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;1800’lerin ortalarından bu yana ortaya çıkıp merkezi hükümetlerce bastırılan Kürt isyanlarının en büyük ortaklık ve eksiklerinden biri, bastırılmalarını kolaylaştıracak ölçüde yerel kalmış olmalarıydı. Ya belli aşiretlerle sınırlı kalıp aşiret üstüleşememiş ya da aşiret-üstüleştiği halde geniş Kürt&lt;b&gt; &lt;/b&gt;coğrafyasına yayılamamış isyanlardı bunlar. Dolayısıyla 1840’lardaki Bedirxan Bey isyanından Cumhuriyet’in ilk on yıllarına &amp;nbsp;kadar gördüğümüz, önce Osmanlı’nın, ardından Türkiye’nin bir süre tüm askeri gücünü isyanların çıktığı bölgeye yığıp sonuç alıncaya kadar bu bölgeyi kuşatarak vurması oluyor.&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftn1" name="_ftnref1" style="font-size: 12pt;" title=""&gt;[1]&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bir bölgeye sıkışmış, millileşememiş, kiminde aşiretlerle sınırlı kalmış halde çıktığı için zaten dezavantajlı başlamış isyanlar böylece devletin orantısız gücü karşısında yeniliyor. Kürtlerinki, bu yıl Libya’da Muammer Kaddafi muhaliflerinin NATO müdahalesi olmasa az kalsın düşecekleri durum gibi, eşitler arası bir çatışmanın sonucunda ortaya çıkmış bir yenilgiden çok, askeri açıdan zayıf bir halk ayaklanmasının askeri güç olarak çok daha ileri bir devlet kuvveti tarafından yok edilmesi oluyordu.&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt; &lt;br /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;Robert Olson, özellikle Şeyh Sait isyanından sonra Türkiye’nin hava kuvvetlerine ayrı bir önem verdiğini, bunu da 1925-38 arasındaki Oremar, Ağrı-Zîlan, Dêrsim ve görece daha küçük isyanlarda ‘etkili’ bir şekilde kullandığını vurgularken, bu teknik üstünlüğün Türk milliyetçiliğinin pekişmesinde de ayrı bir rolü olduğunu tespit eder.&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftn2" name="_ftnref2" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: 12pt;"&gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; Karadan gönderdiği askerlerle isyanları bastıramayan veya zor bastırabilen Türkiye, hava kuvvetleriyle çok daha rahat bir şekilde 1925-38 dönemi isyanlarını bastırabiliyor. Zîlan isyanı/katliamı örneğinde Kürtler, bu yeni silah karşısında 8 tanesini indirmek dışında&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftn3" name="_ftnref3" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: 12pt;"&gt;[3]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;, çok fazla bir şey yapamayarak uçakların erişiminin daha zor olacağı dağ zirvelerine veya mağaralara çekilmek zorunda kalıyorlar. En sonunda da silahlı, silahsız isyan bölgesinde kim varsa öldürülüyor. Anlıyoruz ki Cumhuriyet eliti istikbali boşuna göklerde aramamıştır. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;Kürt isyanlarına dair pek kimsenin dikkat çekmediği bu hususta Olson’un tespitleri bugün de geçerliliğini koruyor. PKK’nin verdiği büyük kayıpların önemli bir kısmı da Ağrı ve Dêrsim’de olduğu gibi hava saldırılarından kaynaklanageldi. Türkiye’de 90’lı yıllarda Kobra helikopterlere, son yıllardaysa neredeyse birer milli gurur simgesine dönüşen Heron ve Predatorlere yönelik vurgu ve bunları almak, kullanabilmek konusundaki özel diplomatik çabaların kendisi bu durumun iyi bir göstergesi. Türkiye bu yıl dahi sınır ötesine aralıksız hava saldırıları düzenlemiş ancak karadan bu denemelere girmemiş veya girememiştir. Öte yandan 1930 Temmuz’undaki Cumhuriyet’in “&lt;i&gt;gökten sağılan ölüm parçaları eşkiyayı imana getiriyor”&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftn4" name="_ftnref4" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: 12pt;"&gt;[4]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; &lt;/i&gt;cümlesiyle 2011’deki Yeni Şafak’ın &lt;i&gt;“Heronlar işaretliyor F-16'lar vuruyor”&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftn5" name="_ftnref5" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: 12pt;"&gt;[5]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; &lt;/i&gt;ifadelerinin aynılığı Türk milliyetçiliğinin Kürtlere bakışının cemaat farketmeden aynı kaldığının sayısız resimlerinden. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Türkiye’nin katliam yüzyılı&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;br /&gt;Kürt hareketlerinin hemen tümünün sonucu Atatürk’ün gelişimi için özel çaba sarfettiği “çelik kartalların” da büyük ‘katkı’sıyla, silahlı-silahsız onbinlerce insanın öldürüldüğü katliamlar oldu. Farklı kaynak ve aktarımlara göre 1925-1938 arasında, yalnızca 13 yılda ve yalnızca Dêrsim, Diyarbakır ve Ağrı’da 80 bini aşkın Kürt katledildi. Buna göre; Dêrsim’de 50 bin&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftn6" name="_ftnref6" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: 12pt;"&gt;[6]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;, Ağrı’da 15 bin 206&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftn7" name="_ftnref7" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: 12pt;"&gt;[7]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;, Şeyh Sait isyanında 15 bin&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftn8" name="_ftnref8" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: 12pt;"&gt;[8]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; insan öldürüldü. Dêrsim katliamı da dahil olmak üzere hiçbirinde tam ve gerçek ölü sayısının bilinmediği bu isyanlar/katliamlarla ilgili emin olunabilecek tek şey, Cumhuriyet’in ilk 13 yılında, devlet tarafından son 28 yıldakinin en az iki katı kadar silahlı-silahsız insanın öldürüldüğü. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;Türkiye’nin daha ‘modern’ bir dönemine denk gelen, devlet uygulamalarının uluslararası toplum ve medya tarafından görece daha fazla görülebilir, ‘denetlenebilir’ olduğu 20. yüzyılın son on yıllarındaki PKK döneminde dahi binlerce sivilin faili meçhul cinayetlere kurban gittiği, 1 ila 3 milyon arasında insanın yerinden edildiği hız kesmeyen ‘tedip ve tenkil hareketleri’ dikkate alındığında, Türkiye’nin ilk yıllarındaki vahşetin boyutları belki daha açık görülebilir. Ancak PKK dönemi kayıpları da dikkate alındığında, Türkiye’nin kuruluşundan bugüne, yani son 88 yılında ve en temkinli hesapla, Kürt sorunu kapsamı ve isyanlarında öldürülen Kürt sivil/isyancı sayısının 100 binin çok üzerine çıktığı açık. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;PKK’yi buna rağmen Şeyh Sait, Ağrı-Zîlan ve Dêrsim gibi öncüllerinden ayıran esas özelliği ve yine bu öncüllerinden farklı olarak devletin bir bölgeye odaklanmış halde toplu bir katliamla bitirememesinin sebebi belli bir coğrafyaya sıkışmaması ve &amp;nbsp;aşiretüstüleşerek bir ‘milli’ harekete dönüşmesi oldu. Bu hareket, 1800’lerin son, 1900’lerinse ilk çeyreklerinden farklı bir formda ve devletin 50-60 yıl öncesi gibi bir kente (Ağrı), bir mıntıkaya (Oremar) yoğunlaşmasına müsade etmeyecek ölçüde çok kent ve bölgeye yayılarak belli bir dikkat noktası oluşturmadı. Ötesinde, daha önce hiçbir Kürt isyanında görülmemiş bir biçimde, Türkiye’nin sınırlarını da aşarak başta diğer Kürt ülkeleri olan İran, Irak, Suriye olmak üzere Kürtlerin yoğun yaşadığı tüm Avrupa ülkelerinde ciddi bir etkinliğe ulaşarak uluslararası bir nitelik kazandı. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;Dolayısıyla devletin silahlı örgütlenmesi de bir alana yoğunlaşma, orayı kuşatarak ‘yenme’ pratiğinden mahrum kaldı. Türkiye, tarihinde ilk kez aynı anda çok geniş bir coğrafyaya yayılmış, her yerden katılımın olduğu ve eski genelkurmay başkanlarının ifadeleri dikkate alınacaksa ‘defalarca imha ederek’ de bitiremediği bir zamansız-mekansız, Öcalan’ın bir zaman ifade ettiği gibi ‘her yerde olan ama hiçbir yerde olmayan’ bir isyanla karşı karşıya kaldı. Bu, 1930’lardakinin aksine hemen tüm Kürt coğrafyasının, Cumhuriyet elitlerinin ifadesiyle bir ‘çıbanbaşı’na döndüğü, tarihteki yeni bir dönemi ifade ediyor. 13 yılda 20’nin üzerinde ayaklanma bastıran bir devlet, askeri gücünün kat be kat arttığı yarım yüzyıl sonra, 28 yıl geçtiği halde tek bir isyanı bastıramıyor. Bu da PKK isyanının askeri gücü veya kabiliyetinden &amp;nbsp;öte, karakterinden kaynaklanıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Sri Lanka’nın Dêrsim modeli&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak yine de ne Türkiye ne de yönetici elitlerinin peşinden giden entelektüel çevresi 20 ve 30’lardaki ‘katlet kurtul’ mantığını siyaset kanallarından uzaklaştırmadı. Kürtlerde, Ermeni Soykırımı’nın hemen sonrasından bu yana varolan, özü itibariyle farklı da olsa&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftn9" name="_ftnref9" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: 12pt;"&gt;[9]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; bir yok edilme korkusu Cumhuriyet tarihi boyunca hep canlı kaldı/tutuldu. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;Kürtler için bu tehlikenin gerçekte yersiz olmadığının en güçlü kanıtlarından birini son iki yıldır ana akım medyada tekrarla konu edilen Sri Lanka vahşetinin&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftn10" name="_ftnref10" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: 12pt;"&gt;[10]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; açık savunucularının olması oluşturuyor. Taraftarı oldukları iktidar partisi Dêrsim katliamıyla ilgili özür dilediği için bu katliamı yapanları kınayan yazılar yazanlar da, onların karşıtları da, günler, aylar öncesine kadar, ırkçı &lt;i&gt;Türk Solu&lt;/i&gt; dergisinin yaptığı gibi&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftn11" name="_ftnref11" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: 12pt;"&gt;[11]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; Türkiye’nin Sri Lanka’nın Tamillere yaptığını model olarak ihraç etmesini istiyor veya Kürtleri Tamillerin başına gelenden ders almaya çağıran uyarıcı yazılar yazıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah’ın yayın yönetmeni Erdal Şafak’a göre hiç kuşkumuz olmamalıydı, “&lt;i&gt;PKK'yı da Tamil Kaplanları'nın sonu bekliyor&lt;/i&gt;”du. Hürriyet’in eski başyazarı Oktay Ekşi, sevincini kelime oyunlarıyla dışa vurmayı tercih ediyordu: “&lt;i&gt;Sri Lanka’nın PKK’sı sayılan Tamil Kaplanlarının kaplanlığı bitti.&lt;/i&gt;” Star yazarı İbrahim Kiras için “&lt;i&gt;Sri Lanka modelini ‘son çare’ olarak yedekte tutmak zaten her devletin hakkı olmalı&lt;/i&gt;”ydı. Aksiyon dergisi, PKK’yi devletin şefkatli kollarına çağırıyordu, yoksa; “&lt;i&gt;Acı son’u hazırlayan, Tamiller’in siyasi çözümü dışlayan tutumuydu.&lt;/i&gt;” Fehmi Koru, bir dostu üzerinden mesaj veriyordu: “&lt;i&gt;Tamil Kaplanları mı? Ağzından yel alsın...&lt;/i&gt;” Zaman yazarı Hüseyin Gülerce, Sri Lanka’yı telafuz etmeye dahi ihtiyaç duymuyordu: &lt;i&gt;“Yeni Türkiye, terörün belini bu defa kıracak. (...) Terörle ilk defa, "Büyük Türkiye"ye yaraşır bir mücadele verilecek.”&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftn12" name="_ftnref12" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: 12pt;"&gt;[12]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/i&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;Sri Lanka ile Türkiye, Tamillerle Kürtlerin birçok açıdan neredeyse paralel ilerlemiş yakın tarihleri, birbirine çok yakın nüfus yoğunlukları (yaşadıkları ülke nüfuslarına göre yüzde 14-16 arasında) gibi benzerlikler de bu kesimler için güçlü birer feyz alma noktasını oluşturuyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;Türk iktidarın 1930 ve sonrasında yaptığı gibi, Sinhala yönetim de ülkenin 1948’deki bağımsızlığından sonra kendi kimliğinin ‘seçkinliği’ ideolojisini örgütleyerek ülkede tek kimlik hegemonyasını sağlamaya çalıştı. Kendi Güneş-Dil teorilerini üreten milliyetçi Sinhalalara göre anavatanı Sri Lanka olan Budizm’in gelecekteki varlığı da Sinhalaların güçlü varlığına bağlıydı. Böylece Sri Lanka, Tamillerin Hinduizm’i gibi Budizm dışındaki ne herhangi bir dinin ne de Tamiller gibi Sinhalalar dışında kalan &amp;nbsp;kimliklerin coğrafyası oluyordu.&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftn13" name="_ftnref13" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: 12pt;"&gt;[13]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; Seylanca’yı 1956’da resmi dil ilan eden yönetim, Tamillerin yoğunluklarının olduğu bölgelerde de nüfus değişimleri uygulayarak demografik yapıyı lehine bozmaya çalıştı. Dolayısıyla Türkler gibi üstünlüklerini örgütleyen Sinhala yönetimle, Kürtler gibi dışarıda bırakılmış Tamiller karşı karşıya gelmiş oluyordu. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Şiddet dozu, verilen kayıplar ve geçirdiği aşamalar itibariyle Sri Lanka iç savaşı Türkiye’dekine kıyasla çok daha acı ve ağır geçmişse de Tamil Kaplanları’nın 1983’te başlayan mücadelesindeki birçok evre de PKK’ninkiyle benzerlikler taşıyor. Kürtler gibi Tamiller de, 1960 ve 70’lerde legal siyaset kanalları üzerinden taleplerini dile getiriyor, bunları gerçekleştirmeye çalışıyordu. Buna karşın Tamillerin gördüğü muamele ve aldıkları yanıt, onları &lt;/span&gt;mevcut tekçi devlet yönetimiyle daha fazla bir birlikteliğin imkanının kalmadığı fikrine götürdü ve tamamen ayrılıkçı bir silahlı mücadele sürecine itti.&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftn14" name="_ftnref14" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt;"&gt;[14]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; Bundan sonrasıysa Türkiye’nin çeyreği oranında nüfusu olan bir ülkede Türkiye’dekinden iki-üç kat yüksek oranda insanın öleceği yıkımı büyük bir savaş oldu. &lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Farklı bir Sri Lanka modeli &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada not edilmesi gereken, Türkiye’de ana akım medyanın ilgilenmediği çok önemli bir husus ise, Sri Lanka’nın ‘bile’, farklı dillerin tanınması ve merkezi gücün paylaşımı, bu paylaşımın tartışılması konusunda tarihi boyunca Türkiye’den çok ileride bir noktada olduğu. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;Herşeyden önce Tamillerin Kürtlerin aksine öncelikle kendi kimlik ve dillerinin varlığını kanıtlamak gibi bir dertleri hiç olmadı. Sri Lanka, Sinhala dilini resmi dil olarak kabul ettiği 1956’dan sonra dahi Tamil dilini asimile etmek veya yasaklamak gibi çabaların içine girmedi. Tersine, Türkiye 1959’da Musa Anter’i birkaç satırlık Kürtçe ‘&lt;i&gt;Kımıl’&lt;/i&gt; şiiri yüzünden linç ederken Sri Lanka bir yıl önce, 1958’deki düzenlemeyle Tamillerin anadillerinde eğitim haklarını korumaya aldı, dilin kamusal alandaki kullanımının yollarını genişletti. Aynı Sri Lanka, Türkiye’nin Kürtçe’yi resmen yasakladığı yıllarda, önce 1978’de Tamil dilini ‘ulusal dil’, ardından da 1987’de ikinci resmi dil olarak tanıdı. Ülkede genel olarak Seylanca, Tamilce ve İngilizce on yıllardır, okullar, resmi yazışmalar, adres panoları, paralar, televizyon yayıncılığı gibi kamusal hayatın her alanında yan yana kullanılıyor.&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftn15" name="_ftnref15" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: 12pt;"&gt;[15]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; &lt;b&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;Sri Lanka, Türkiye’den yine farklı olarak, Tamillerin legal ve illegal temsilcileriyle sık sık siyasi çözüm yolları için girişimlere dahil oldu ve federasyon seçeneği dahil olmak üzere çok sayıda barış görüşmesinde bulundu.&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftn16" name="_ftnref16" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: 12pt;"&gt;[16]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla, Kürt sorununun çözümü konusunda illa bir Sri Lanka modeli aranacaksa, ortada böyle de bir model var. Türkiye bundan on yıllar önce Sri Lanka’yı bu açıdan kendine model alsaydı belki ne PKK ne de ardından gelen iç savaş yaşanırdı. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Stratejik siyasi ahlak&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevcut Sri Lanka yönetimi netice itibariyle 2008’de konjonktürel ortamın kendisi için uygun olduğu andan&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftn17" name="_ftnref17" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: 12pt;"&gt;[17]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; hareket ederek Tamillerin bağımsızlık taleplerinin önünü kapatarak katlet-kurtul yolunu tercih etti. Fakat Sri Lanka’nın, dünyadaki her toplumsal hareket gibi Tamil Kaplanları’nı yenebilmesi için, onu destekleyen, besleyen halkı da katletmesi gerekti. 2008’in sonu, 2009’un başındaki son operasyonunda birçok sivil yerleşim yerini ve Tamil kentlerini boşaltarak buradaki sivilleri doldurduğu ‘güvenli bölgeler’i “terörist barındırıyor” gerekçesiyle&amp;nbsp; bombalayarak binlerce sivil Tamil’i öldürdü.&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftn18" name="_ftnref18" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: 12pt;"&gt;[18]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;Sri Lanka’nın vahşetini kolayca bir ‘model’ haline getirebilen, onu PKK ve Kürtlere karşı her an bir tehdit unsuru olarak gösterebilen yaklaşım, esasen Dêrsim ve Zîlan katliamlarının bugün de istendiğinde gündeme getirilebileceğini bize hatırlatmış oluyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye tarihinde ‘resmi yüzleşme’ anlamında bir ilki ifade eden Başbakan Erdoğan’ın Dêrsim özrü&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftn19" name="_ftnref19" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: 12pt;"&gt;[19]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; ve beraberinde gelişen tartışma bize bu ülkede kimsenin artık dikkat etme gereği dahi duymadığı konjonktürel veya stratejik sayılabilecek bir siyasi ahlakla yeniden yüz yüze getirdi. Türkiye’nin ana akım düşünce kanallarına hakim bu siyasi ahlakın sıfatlarının tanımladığı gibi ilkesel bir tutumdan çok zaman ve duruma göre değişebilen bir analiz kapasitesi var. Benimsenmiş siyasi tarafgirliğe uygun geldiği anda bakışını başka yöne çevirebilen bir hareket kabiliyetiyle varlığını zamansızca sürdüren bir ahlak bu. 2011’dekini 1930’un, 1930’unkini bugünün ortamına yerleştirdiğinizde herhangi bir eğretilik göremeyeceğiniz derecede bir sürekliliği olan bu siyasi-toplumsal hal geçmişimizi yıktığı gibi geleceğimizi de tehlike altında tutmaya devam ediyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif; font-size: 12px;"&gt;* &lt;a href="http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=795&amp;amp;makale=Dersim%20Hayaleti%20ve%20Sri%20Lankal%FDlar"&gt;Birikim&lt;/a&gt;'de yayınlandı.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;hr align="left" size="1" width="33%" /&gt;&lt;div id="ftn1"&gt;&lt;div class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftnref1" name="_ftn1" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt; &lt;/span&gt;Bedirxan Bey isyanının bir özeti için bkz; Garabet K. Moumdjian, &lt;i&gt;Armenian Kurdish Relations in the Era of Kurdish National Movements&lt;/i&gt; (1830-1930), Armenian History. &lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;a href="http://www.armenian-history.com/Nyuter/HISTORY/G_Moumdjian/kurd_2.htm"&gt;http://www.armenian-history.com/Nyuter/HISTORY/G_Moumdjian/kurd_2.htm&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div id="ftn2"&gt;&lt;div class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftnref2" name="_ftn2" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt; &lt;/span&gt;Bkz, Robert Olson, &lt;i&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;‘The Kurdish Rebellions of Sheikh Said (1925), Mt. Ararat (1930), and Dêrsim (1937-8): Their Impact on the Development of the Turkish Air Force and on Kurdish and Turkish Nationalism’&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;, Die Welt Des Islams 40, s. 67-94.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div id="ftn3"&gt;&lt;div class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftnref3" name="_ftn3" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;[3]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt; &lt;/span&gt;&lt;i&gt;A.g.e&lt;/i&gt;. Olson, bu notu Kadri Cemil Paşa’dan alıntılıyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div id="ftn4"&gt;&lt;div class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftnref4" name="_ftn4" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;[4]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt; &lt;/span&gt;A.g.e, (&lt;i&gt;Cumhuriyet&lt;/i&gt;, 13.07.1930.)&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div id="ftn5"&gt;&lt;div class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftnref5" name="_ftn5" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;[5]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt; B&lt;/span&gt;kz, Abdulkadir Selvi, &lt;i&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;“Heronlar işaretliyor F-16'lar vuruyor”, Yeni Şafak, &lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;13.10.2011. Sayısız benzer haberden bir başkası için bkz; Emre Soncan, &lt;i&gt;“Heronlar teröristleri tespit etti, F-16'lar vurdu”&lt;/i&gt;, Zaman, 21.08.2011&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div id="ftn6"&gt;&lt;div class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftnref6" name="_ftn6" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;[6]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt; &lt;/span&gt;Bkz, Martin van Bruinessen, &lt;i&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Genocide of the Kurds&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;, The Widening circle of genocide,&lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt; &lt;/span&gt;Der: &amp;nbsp;Israel W. Charny, Alan L. Berger, Institute on the Holocaust and Genocide. s.165-170. (Bruinessen, bu makalesinde Kürt kaynaklarını alıntılıyor. H.A.) &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div id="ftn7"&gt;&lt;div class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftnref7" name="_ftn7" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;[7]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt; Bkz, Cumhuriyet,&amp;nbsp; &lt;i&gt;Temizlik başladı Zeylân deresindekiler tamamen imha edildi&lt;/i&gt;, &lt;/span&gt;16.07.1930. (Haber şöyledir: “&lt;i&gt;Zilan harekâtında imha edilenlerin sayısı 15 bin kadardır. Zilan Deresi ağzına kadar ceset dolmuştur.&lt;/i&gt;”) Ayrıca bkz: &lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;a href="http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/tutanak_g.birlesim_baslangic?P4=20599&amp;amp;P5=H&amp;amp;page1=25&amp;amp;page2=25"&gt;http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/tutanak_g.birlesim_baslangic?P4=20599&amp;amp;P5=H&amp;amp;page1=25&amp;amp;page2=25&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div id="ftn8"&gt;&lt;div class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftnref8" name="_ftn8" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;[8]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt; &lt;/span&gt;Bkz, &lt;span lang="EN-US"&gt;Wadie Jwaideh, &lt;i&gt;The Kurdish National Movement: Its Origins and Development&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;, s 206. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div id="ftn9"&gt;&lt;div class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftnref9" name="_ftn9" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;[9]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt; Bruinessen’in, 1920 ve 30’lardaki katliamlara dair makalesinde dediği gibi, sözkonusu olan, Kürtlerin bireyler olarak yok edilmesi değil, Kürt kimliğinin ve onun savunucularının yok edilmesidir.&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div id="ftn10"&gt;&lt;div class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftnref10" name="_ftn10" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;[10]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt; &lt;/span&gt;Sri Lanka’nın Tamil katliamıyla ilgili bir yazı için bkz; Hamza Aktan, &lt;i&gt;Sri Lanka’nın Gizlenemeyen Katliamı&lt;/i&gt;, 20.06.2011. &lt;a href="http://hamzaaktan.blogspot.com/2011/06/sri-lankann-gizlenemeyen-katliam.html"&gt;http://hamzaaktan.blogspot.com/2011/06/sri-lankann-gizlenemeyen-katliam.html&lt;/a&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div id="ftn11"&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftnref11" name="_ftn11" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;[11]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt; &lt;/span&gt;Bkz, Ali Özsoy, &lt;i&gt;PKK'nın sonu Sri Lanka mı?&lt;/i&gt;, Türk Solu, 03.10.2011.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div id="ftn12"&gt;&lt;div class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftnref12" name="_ftn12" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;[12]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt; &lt;/span&gt;Yazılar için sırasıyla; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Bkz, Erdal Şafak,&lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt; &lt;/span&gt;&lt;i&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;PKK ve Tamil Kaplanları&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;, Sabah, 04.02.2009&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;Bkz, Oktay Ekşi, &lt;i&gt;Oradaki PKK&lt;/i&gt;, Hürriyet, 21.05.2009. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;Bkz, İbrahim Kiras, &lt;i&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;PKK tek başına değil ki&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;, Star, 22.09.2011. &lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Bkz; Türkmen Terzi, &lt;i&gt;Tamil Kaplanları kendi sonunu hazırladı&lt;/i&gt;, Aksiyon, 25.10.2011.&amp;nbsp; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;Bkz, Taha Kıvanç, &lt;i&gt;Tamil Kaplanları mı? Ağzından yel alsın...&lt;/i&gt;, Zaman, 17.07.2011.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;Bkz, Hüseyin Gülerce, &lt;i&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Terörle mücadele, neden farklı olacak?&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;, Zaman, 27.07.2011.&lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div id="ftn13"&gt;&lt;div class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftnref13" name="_ftn13" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;[13]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt; &lt;/span&gt;Bkz, Kumari Jayawardhana, &lt;i&gt;Ethnic Conflict in Sri Lanka and Regional Security&lt;/i&gt;. &lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;a href="http://www.infolanka.com/org/srilanka/issues/kumari.html"&gt;http://www.infolanka.com/org/srilanka/issues/kumari.html&lt;/a&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div id="ftn14"&gt;&lt;div class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftnref14" name="_ftn14" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;[14]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt; &lt;/span&gt;&lt;i&gt;A.g.m.&lt;/i&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div id="ftn15"&gt;&lt;div class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftnref15" name="_ftn15" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;[15]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt; &lt;/span&gt;Bkz, K.M. de Silva&lt;i&gt;, Affirmative Action Policies: The Sri Lankan Experience&lt;/i&gt;. Ethnic Studies Report, Vol. XV, No. 1997&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div id="ftn16"&gt;&lt;div class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftnref16" name="_ftn16" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;[16]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt; &lt;/span&gt;Wikipedia’nın &lt;i&gt;Sri Lanka’s Ciwil War &lt;/i&gt;maddesi, 26 yıllık iç savaşın detaylı bir özetini sunuyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div id="ftn17"&gt;&lt;div class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftnref17" name="_ftn17" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;[17]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt; &lt;/span&gt;Bkz, Niel A. Smith, Understanding Sri Lanka's Defeat of the Tamil Tigers, NDU Press, &lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;a href="http://www.ndu.edu/press/understanding-sri-lanka.html"&gt;http://www.ndu.edu/press/understanding-sri-lanka.html&lt;/a&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div id="ftn18"&gt;&lt;div class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftnref18" name="_ftn18" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;[18]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt; BM Raporu için bkz; &lt;i&gt;Report of the Secretary –General’s Panel of Experts on Accountability in Sri Lanka&lt;/i&gt;. &lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.un.org/News/dh/infocus/Sri_Lanka/POE_Report_Full.pdf"&gt;http://www.un.org/News/dh/infocus/Sri_Lanka/POE_Report_Full.pdf&lt;/a&gt; Ayrıca y&lt;/span&gt;aşanan vahşetin görüntüleri için “&lt;i&gt;Sri Lanka’s Killing Fields&lt;/i&gt;” (Sri Lanka’nın Ölüm Tarlaları) isimli belgesel şuradan izlenebilir: &lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;a href="http://www.channel4.com/programmes/sri-lankas-killing-fields/4od#3200170"&gt;http://www.channel4.com/programmes/sri-lankas-killing-fields/4od#3200170&lt;/a&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div id="ftn19"&gt;&lt;div class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;span style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;a href="file:///D:/Glob/LIBRARY/Dersim%20ve%20SriLanka.doc#_ftnref19" name="_ftn19" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;[19]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt; &lt;/span&gt;Bkz, &lt;i&gt;Erdoğan Dersim için özür diledi&lt;/i&gt;, Milliyet, 23.11.2011. &lt;a href="http://siyaset.milliyet.com.tr/erdogan-dersim-icin-ozur-diledi/siyaset/siyasetdetay/23.11.2011/1466430/default.htm"&gt;http://siyaset.milliyet.com.tr/erdogan-dersim-icin-ozur-diledi/siyaset/siyasetdetay/23.11.2011/1466430/default.htm&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-6378121775554604138?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/6378121775554604138'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/6378121775554604138'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2011/12/dersim-hayaleti-ve-sri-lankallar.html' title='Dersim Hayaleti ve Sri Lankalılar'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-1mQ0tvHqxss/Tu-78Ou1ZiI/AAAAAAAAAlw/2kFhX0XJ4hk/s72-c/111214111606.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-7448936842076719117</id><published>2011-11-27T03:51:00.000-08:00</published><updated>2011-11-27T03:59:42.380-08:00</updated><title type='text'>Mahsun Kırmızıgül’ün Tuhaf ‘Hayat’ı</title><content type='html'>&lt;div dir="ltr" style="text-align: left;" trbidi="on"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-dzYuG03eKl0/TtIkeq-YnNI/AAAAAAAAAlg/hLxsCAAZOfc/s1600/HayatDevamEdiyor.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="150" src="http://2.bp.blogspot.com/-dzYuG03eKl0/TtIkeq-YnNI/AAAAAAAAAlg/hLxsCAAZOfc/s200/HayatDevamEdiyor.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;b&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;Hamza Aktan&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt; &lt;br /&gt;Cumhuriyet’in ilk yıllarından ve ilk yönetici elitinden başlamak üzere bugüne dek süregelen ‘ulus devlet’ inşasının en önemli ayağını Kürt dili ve kültürünün mümkün olduğunca ya görünürden uzaklaştırılması ya da basitçe yok edilmesi oluşturdu. 1925’den 1940’lara kadar aralıksız süren isyanların gösterdiği üzere tek millet ülküsüne en büyük engel olarak duran/kalan Kürt kimliğini zayıflatmak, etkisiz bir unsur kılmak için nüfus değişimlerinden ağır asimilasyon politikalarına her yol denenecekti.&lt;a href="file:///C:/Documents%20and%20Settings/Admin/Desktop/Mahsun%20K%C4%B1rm%C4%B1z%C4%B1g%C3%BCl.doc#_ftn1" name="_ftnref1" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: 12pt;"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;Mahsun Kırmızıgül ve benzerleri Nuri Sesigüzel, İbrahim Tatlıses, İzzet Altınmeşe, Burhan Çaçan, Özcan Deniz, Alişan gibi isimleri Atatürk’ün ölümünden on yıllar sonra tipik birer ‘şark bülbülü’ yapacak kültür siyasetlerinin temelleri daha o zamanlar atıldı.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;Kürtlerin Türkleştirilmesi sürecinde Kürtçe’nin zayıflatılması çabasının dışında en önemli ayaklardan biri bu kültür siyaseti olacaktı. 1925’ten başlayarak, sırasıyla 1927, 1928 ve 1929’da halk müziği eserlerinin toplanarak Türkçeleştirilmesi için Ankara’dan görevlendirilmiş memurlarca başta Kürt kentleri olmak üzere, Anadolu’ya geziler düzenlendi. Bu geziler, 1937’den 1957’ye kadar da her yıl düzenli olarak gerçekleştirildi ve bu çalışmalardan 10 bin şarkı toplandı. 1961’de de TRT, Erzurum, Kars, Van, Hakkari, Erzincan, Diyarbakır, Elazığ, Urfa, Adana, Bitlis, Muş, Bingöl ve Siirt’e bir gezi düzenleyerek buralardaki şarkıları kayda alıp topladı.&lt;a href="file:///C:/Documents%20and%20Settings/Admin/Desktop/Mahsun%20K%C4%B1rm%C4%B1z%C4%B1g%C3%BCl.doc#_ftn2" name="_ftnref2" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: 12pt;"&gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1920’ler ve sonrasında Kürtçe’nin yasaklanması nedeniyle, Kürtçe şarkı söylemekte ısrar eden Mihemed Arif Cizravî, Şakiro (Özcan Deniz’in amcası), Kawis Axa, Ayşe Şan gibi isimler Misak-ı Milli’yi terkederek müziğe İran, Irak Kürdistanlarında, Ermenistan’da devam etmek zorunda kaldılar. Celal Güzelses, Mukim Tahir gibi isimler Cumhuriyet’in ilk yıllarında; Sesigüzel, Tatlıses, Çaçan, Altınmeşe, Kırmızıgül gibi isimlerse 70’lerden bu yana anadillerinde söylemeden, Türkçe’yi de kabul ederek ülke pop kültüründe ‘doğulu’ türkücüyü oynadılar.&lt;a href="file:///C:/Documents%20and%20Settings/Admin/Desktop/Mahsun%20K%C4%B1rm%C4%B1z%C4%B1g%C3%BCl.doc#_ftn3" name="_ftnref3" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: 12pt;"&gt;[3]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; ‘Doğulu türkücü’lerin 1920’lerden bugüne değişmeyecek bir pratiği de Türkiye’yi terketmek zorunda kalmış diğer Kürt sanatçıların şarkılarını, içeriğini tamamen değiştirerek Türkçeleştirip okumayı sanatlarının bir parçası haline getirmek oldu. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;Aralıksız ilerleyen asimilasyon ve inkar siyasetine 1960’lardan başlayarak güçlü bir şekilde sinema ve edebiyattaki tahrif edilmiş Kürt temsilinin sergilenmesi eklendi. Türk sineması Kürt kentleri ve kültürünü geçen son 50 yıl içinde çağdışılığın Türkiye’deki kalıntıları şeklinde sunacaktı. Ülkenin tüm kültürel-sosyal geri kalmışlığının merkezi olarak, acemi ve özensiz bir oryantalist bakışla ‘doğulu’ların hayatı &lt;i&gt;Şalvar Davası, Düğün, Salako, Kibar Feyzo, Hemşo&lt;/i&gt; gibi onlarca başka filmle batılılara anlatılmaya başlandı.&lt;a href="file:///C:/Documents%20and%20Settings/Admin/Desktop/Mahsun%20K%C4%B1rm%C4%B1z%C4%B1g%C3%BCl.doc#_ftn4" name="_ftnref4" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: 12pt;"&gt;[4]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; Bu anlatımda da Kürtler anadilleriyle değil, karikatürize edilmiş bir aksanlı Türkçe’yle konuşturuldu. Bu filmleri uzunca bir süre, gırtlaklarını zorlayarak ‘doğuca’ sesler çıkarmak zorunda olacak batılı Türkler hazırladı. 80-90 sonrasınaysa şu anki Kırmızıgül, Tatlıses gibi gerçek ‘doğulular’ yetişti. Artık karikatürize edilmiş doğuyu İstanbullu, İzmirli aktörlerin anlatmasına gerek yoktu, ‘doğulular’ kendi kendilerinin karikatürü olmaya hazırlardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;Kültür-dil siyasetlerinin sonucu, Kürtler üzerine yapılmış hemen her araştırmanın tekrarla vurguladığı geç milliyetçi bilinçlenmenin bu süreçte giderek silikleşmeye ve görünmezleşmeye başlaması oldu. Çağdışılığın, gelişmemişliğin, korkunç törelerin bölgesi olarak resmedilegelmiş Kürt bölgesinde, Kürtlüğün ifadesi siyaseten tehlikeli olduğu kadar kültürel açıdan da tercih edilmeyecek bir ‘ayıp’ haline gelmişti. Dolayısıyla aklı olanın mümkün mertebe bu hem tehlikeli hem de ‘kitch’ kimlikle kendini ilişkilendirmemesi gerekiyordu. Kırmızıgül, Tatlıses, Yıldızhan, Deniz gibi akıllı birçok kişi böyle yaptı. Eğreti bir ne tam Türk ne zaten Kürt, ‘doğulu’yu oynayarak popüler kültürde yükseldikçe yükseldiler. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;Ancak tüm bu anlatıyı bozacak, Cumhuriyet elitlerini rahatsız edecek, ‘şark bülbüllerini’ de muhtemelen şaşırtacak bir bastırılanın geri dönüşü hali de eşzamanlı olarak gelişti. 60’lardan bu yana önce sivil, ardından silahlı hale gelmiş bir siyasi-kültürel mücadele bugüne kadar geldi. Bu mücadele ve çekişme, Cumhuriyet elitlerinin yok etmeye çalıştığı şeyi ortaya çıkardı. Kültür siyasetinin itibarsızlaştırmaya çalıştığı Kürtlük yeniden görünür olmaya, kendini ifade etmeye başladı. 15-20 yıl öncesine kadar kendisine Kürt demeye korkanlar korkmamaya, utananlar utanmamaya başladı. Türkiye tarihinde Kürtler arasında görülmemiş bir özgüven gelişti. İsmail Beşikçi’nin &lt;i&gt;‘Devletlerarası Sömürge Kürdistan&lt;/i&gt;’daki ifadeleriyle “öz benliğin inkar edilmesiyle köleleşme-kimliksizleşme” anlamına gelen süreç Yalçın Küçük’ün ‘&lt;i&gt;Kürtler Üzerine Düşünceler&lt;/i&gt;’de belirttiği gibi aşağılık duygusunun yenilmesiyle kaybolacak, yitirilmiş milliyetçilik duygusu da yeniden canlanacaktı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette bu, beri yandan örülmeye çalışılan eğreti kimlik inşası sürecinin bittiğini müjdelemiyordu. Bu kimliksizleştirmeyle-kimliklenme süreçleri birer çetin rekabet içinde devam etti. Kürt kimlik mücadelesi verenler aşağılık duygusunu yıkmaya, Kürtçe konuşmanın &lt;i&gt;‘kitch’&lt;/i&gt; bir şey olmadığını insanlara anlatmaya çalışırken, Türk popüler kültürü 1950’lerden edindiği ezberi bugüne kadar sürdürdü. Bugün hala tüm popüler dizilerde buradan kalma replik ve temsillerin tekrarına maruz kalıyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt kimliğine geri dönüşün, onu yeniden sahiplenmenin artık tamamen belirgin bir hale gelmeye başladığı 2000’li yıllarda ise yukarıdaki popüler kültür ürünlerine bu defa Kürt kimliğini güya ‘tanıyan’, Kürtçe’yi Kürtçe, Kürtleri de ‘Kürt’ olarak yansıtan PKK karşıtı propagandif film ve diziler eklendi. Burada da itibarsızlaştırmanın anlamsızlaştığı Kürt kimliği yerine PKK ve onun siyasi-kültürel temsillerine dönük bir insan-dışılaştırma (&lt;i&gt;de-humanisation&lt;/i&gt;) egzersizi sözkonusu olacaktı, oluyor. On yıllardır ‘doğuluya’ (Kürtlere) atfen anlatılan tüm ‘yabanilik’ şimdi PKK militanları ve sempatizanlarının omuzlarına yüklenmiş olarak, &lt;i&gt;Tek Türkiye, Şefkat Tepe, Sakarya Fırat, Kurtlar Vadisi&lt;/i&gt; gibi yapımlar üzerinden sahneleniyor.&lt;a href="file:///C:/Documents%20and%20Settings/Admin/Desktop/Mahsun%20K%C4%B1rm%C4%B1z%C4%B1g%C3%BCl.doc#_ftn5" name="_ftnref5" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: 12pt;"&gt;[5]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; Dolayısıyla daha önce Kürt olmayla ilişkilenmenin ayıp-tehlikeli olacağı dönem kapanmış, PKK ve siyasi kanatlarıyla ilişkilenmenin hem tehlikeli hem de utanç verici olarak anlaşılması beklenen bir kültür ortamına girmiş oluyorduk. 90’larda doğuda askeri helikopterlerden dağlara-ovalara atılan siyasi bildirilerden farksız bu dizilerin de beklenen etkiyi yaratmaktan uzak olduğu kısa zamanda farkedildi. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Kırmızıgül’ün Kürtleri &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;18 Kasım’da &lt;i&gt;Atv&lt;/i&gt; kanalında yayınlanmaya başlanan, öncesinde çok kapsamlı bir reklam kampanyasıyla desteklenen Mahsun Kırmızıgül imzalı &lt;i&gt;Hayat Devam Ediyor&lt;/i&gt; isimli dizi ise bizi yine 60-70’lerin popüler kültür ortamına geri götürüyor. Dizi, ‘Hayat’ isimli 15 yaşındaki bir kız çocuğunun önce ‘cinsel ilişki’ sonrası ‘namus cinayeti’ tehtidine maruz kalması, ardından da 70 yaşında biriyle evlendirilmesi ve kendisini kuşatan ağır, ‘irrasyonel’ toplumsal değerler’i işlerken Türk popüler kültürüne içkin ırkçı-oryantalist tonları olağandışı bir pornografik açıklıkla içeriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizi &lt;i&gt;‘küçük insanların büyük hikayeleri’&lt;/i&gt;yle buluşturan dizi, ‘doğuluları’ (Kürtleri) hem kendi gözlerinde hem batılı izleyicinin gözünde ötekileştirmek için her türlü yolu deniyor. Tüm bunları da kadınlar ve namus meselesi gibi yine oryantalist anlatının tipik araçlarını kullanarak anlatıyor. Kadınların söz sahibi olmadığı, çaresizlik nedeniyle alınıp satılan bir eşya olduğu, erkeklerin bir kısmının değer tanımayan kadın düşkünü, diğerlerinin de kadına değer vermeyen para meraklısı karaktersiz karakterler, hayatın kendisinin de her an her şeyin olabileceği bir dram olduğu ‘Kürt hayatı’ dizinin esas anlatısını oluşturuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diziye dair genel bir ‘siyasi’ çıkarım yapmayı mümkün kılan esas şey de bu; anlatılan hikayenin bir toplumsal yapıdaki marjinalliğe değil, toplumsal yapının kendisinin bir marjinalliğe büründürülmesi. Dizide izlediğimiz toplum, izlemeye dayanmanın zor olduğu, her yanıyla ibret verici bir toplumdur. Dolayısıyla &lt;i&gt;Hayat Devam Ediyor&lt;/i&gt;, bizi yeniden onyıllar öncesi döneme geri götürüyor. Şimdiye dek bir özgüvenli Kürtlük inşa etmiş sıradan izleyici, bu gördüğü iğrençlikler karşısında yeniden kimliğinin bir ayıpla eşdeğer olduğunu ‘görüyor’. En azından murat edilenin bu olduğu anlaşılıyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;1966’da Ömer Lütfi Akad’ın çektiği, Yılmaz Güneyli Yeşilçam klasiği &lt;i&gt;Hudutların Kanunu&lt;/i&gt;’nda sınırdaki Kürt köylülerini çağdaşlaştırma rolü bölgedeki komutanla köy okulunun öğretmenindedir. Ne tarımla ne eğitimle tanışmamış köylüler, Cumhuriyet’in aydınlanmacılığını temsilen öğretmen ve asker tarafından eğitilirler. Aradan geçen 45 yılda tek fark, Kürtleri bu defa batı görmüş bir başka Kürt’ün (Kırmızıgül) çok daha karikatür yollarla eğitiyor oluşudur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırmızıgül’ün ve yayıncısı kanalın bu anlatıyı büyük bir özgüvenle aktarıyor olmasının arkasında da sadece kendi hevesleri yatmıyor. Yıllardır samimiyetsiz bir politik doğruculuğun dili olarak kurgulanan ‘doğu’nun, ‘namus cinayetleri’ gibi bir çağdışılıkla sivil toplum örgütleri ve ana akım medyaca resmediliyor oluşu bunu iyi veya kötü niyetle işlemek isteyenlere tuhaf bir özgüven veriyor. Türkiye’nin başka bir bölgesindeki ‘aksaklığın’ asla bu ölçüde bir kaygısızlıkla işlenemeyeceği bir rahatlık alanı çoktandır oluşmuş durumda. İsteyen, istediği sıradışılığı, anti-modernliği buraya sıkıştırabilir veya burası üzerinden anlatabilir. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;Ancak dikkat; bölgenin ‘Kürtlüğüyle’, bundan kaynaklı on yıllardır süren savaşıyla uğraşmayan anlatının çağdışılaşmış yaşanmışlıkları esas gerçek olarak kurması ülkenin batı yakasında kimi yerde açık ırkçılıkla kendini dışa vuran bir özgüven ortamı yaratıyor. Dicle Koğacıoğlu’nun ‘namus cinayetleri’ üzerinden anlattığı sıkıntı&lt;a href="file:///C:/Documents%20and%20Settings/Admin/Desktop/Mahsun%20K%C4%B1rm%C4%B1z%C4%B1g%C3%BCl.doc#_ftn6" name="_ftnref6" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: 12pt;"&gt;[6]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;, burada da başka ‘geleneksel kötülüklerin’ etnikleştirilmesi ve ülkenin diğer bölgelerinin bundan azade olduğu algısıyla kendini gösteriyor. ‘Çocuk yaşta kızların evlendirildiği, namus cinayetinin sıradan olduğu bir utanç vericiliğin coğrafyası’ olarak izlediğimiz yerde hayatın tümünü bir karikatüre benzetmek böylece başka hiçbir bölge için olmadığı ölçüde kolaylaşıyor. Kırmızıgül’ün çizdiği Kürt resmi de rahatça tüm çağdışılıkları, olumsuzlukları içinde barındırabiliyor; çocuk gelin, &amp;nbsp;kuma, başlık parası, ağır yoksulluk, şiddet, cehalet, nedensiz töreler... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dizinin ilk bölümünün yayınlandığı gün, Kürt meselesine tamamen bir güvenlik çerçevesi ve devletçi perspektifle yaklaşan USAK’ın (Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu) aynı konuda &lt;i&gt;"Evlilik mi Evcilik mi? Erken ve Zorla Evlilikler: Çocuk Gelinler"&lt;/i&gt; başlıklı raporunu duyurmuş olmasını da Kürt kimlik halini yeniden bu geri kalmışlık, eğitimsizlik anlatısına sıkıştırma çabasının bir örneği olarak görmek mümkün. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;Diyarbakırlı Mahsun Kırmızıgül, sık sık gittiği memleketinin dizide anlattığı yer olmadığını, en kötü ihtimalle öyle kalmadığını iyi biliyor. Bunu bildiği için zaten diziyi ‘curcunanın’ yaşandığı bölgede değil, ilgisiz bir kentte (Nevşehir) çekiyor veya çekmek zorunda hissediyor. Esas ironi belki burada, dizinin tüm anlatısı gibi seti de olmaması gereken bir yerde duruyor. &lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: x-small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;hr align="left" size="1" width="33%" /&gt;&lt;div id="ftn1"&gt;&lt;div class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;a href="file:///C:/Documents%20and%20Settings/Admin/Desktop/Mahsun%20K%C4%B1rm%C4%B1z%C4%B1g%C3%BCl.doc#_ftnref1" name="_ftn1" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: 10pt;"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Cumhuriyet sonrası ilk adımlarından Şark Islahat Planı (1925) ve İnönü raporu (1935) için bkz: Belma Akçura, &lt;i&gt;Devletin Kürt Filmi&lt;/i&gt;, Ayraç. s. 39-64.&lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div id="ftn2"&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;a href="file:///C:/Documents%20and%20Settings/Admin/Desktop/Mahsun%20K%C4%B1rm%C4%B1z%C4%B1g%C3%BCl.doc#_ftnref2" name="_ftn2" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: 10pt;"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: 10pt;"&gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: 10pt;"&gt; Veriler ve rakamlar için b&lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: 10pt;"&gt;kz, &lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: 10pt;"&gt;B. Siynem&lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: 10pt;"&gt; Ezgi Sarıtaş, &lt;/span&gt;&lt;i&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: 10pt;"&gt;Articulatıon Of Kurdısh Identity Through Politicized Music Of Koms.&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div id="ftn3"&gt;&lt;div class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;a href="file:///C:/Documents%20and%20Settings/Admin/Desktop/Mahsun%20K%C4%B1rm%C4%B1z%C4%B1g%C3%BCl.doc#_ftnref3" name="_ftn3" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: 10pt;"&gt;[3]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt; A.g.e.&lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div id="ftn4"&gt;&lt;div class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;a href="file:///C:/Documents%20and%20Settings/Admin/Desktop/Mahsun%20K%C4%B1rm%C4%B1z%C4%B1g%C3%BCl.doc#_ftnref4" name="_ftn4" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: 10pt;"&gt;[4]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt; Bkz, Sebahattin Şen, &lt;/span&gt;&lt;i&gt;Kültürel Temsiller, Sinema ve Oryantalizm, Türk Sinemasında Kürt/Doğu Temsilleri.&lt;/i&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div id="ftn5"&gt;&lt;div class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;a href="file:///C:/Documents%20and%20Settings/Admin/Desktop/Mahsun%20K%C4%B1rm%C4%B1z%C4%B1g%C3%BCl.doc#_ftnref5" name="_ftn5" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: 10pt;"&gt;[5]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Bu dizilere dair bir değerlendirme için bkz: &lt;/span&gt;&lt;i&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Yek Û Şeş: Kürt Meselesi, Gülen Cemaati ve Bir Karşı-Propaganda Girişimi Olarak “Tek Türkiye” Dizisi&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;, Harun Ercan, Toplum ve Kuram. &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div id="ftn6"&gt;&lt;div class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;a href="file:///C:/Documents%20and%20Settings/Admin/Desktop/Mahsun%20K%C4%B1rm%C4%B1z%C4%B1g%C3%BCl.doc#_ftnref6" name="_ftn6" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: 10pt;"&gt;[6]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt; Bkz, Dicle Koğacıoğlu&lt;i&gt;, The Tradition Effect: Framing Honor Crimes in Turkey&lt;/i&gt;, Differences: A Journal of Feminist Cultural Studies.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;a href="http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=788&amp;amp;makale=Mahsun%20K%FDrm%FDz%FDg%FCl'%FCn%20Tuhaf%20'Hayat'%FD"&gt; Birikim&lt;/a&gt;'de yayınlandı.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-7448936842076719117?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/7448936842076719117'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/7448936842076719117'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2011/11/mahsun-krmzgulun-tuhaf-hayat.html' title='Mahsun Kırmızıgül’ün Tuhaf ‘Hayat’ı'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-dzYuG03eKl0/TtIkeq-YnNI/AAAAAAAAAlg/hLxsCAAZOfc/s72-c/HayatDevamEdiyor.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-5850367608375909410</id><published>2011-10-08T04:38:00.000-07:00</published><updated>2011-10-31T04:06:06.655-07:00</updated><title type='text'>Doğu'ya Doğu'dan Bakmak</title><content type='html'>&lt;div dir="ltr" style="text-align: left;" trbidi="on"&gt;&lt;div style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif; text-align: left;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-20mCP6xSsuw/Tq6BAO1iB_I/AAAAAAAAAlI/k28xupHGO7o/s1600/Dogu.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="133" src="http://1.bp.blogspot.com/-20mCP6xSsuw/Tq6BAO1iB_I/AAAAAAAAAlI/k28xupHGO7o/s200/Dogu.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;b&gt;Hamza Aktan&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;Kürt siyasi hareketi ve  etrafındaki gelişmelere hiçbir zaman yakından ve yerinde bakma ihtiyacı  hissetmeyen Türk entelektüel aklı bu civarda seyreden yeni gelişmeleri  ya hiç anlamlandıramıyor ya da üzerinden çok zaman geçtikten sonra o da  lütfen bir anlama sürecine giriyor. Bu, Kürt siyaseti ve reflekslerini  rasyonalize etme çabasında da, Kürt sosyolojisini bir şekle büründürme  arayışında da kendini belli ediyor. Analiz her zaman için onu yapan  öznenin kafasındaki mevcut materyalle vücut buluyor, analize konu olan  öznenin kafasına danışma ihtiyacı duyulmuyor. &lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bu tabii yalnızca masum  bir bilmemezlik, farkında olmamazlık halinden kaynaklanmıyor. Başta  milliyetçilik, devletçilik, popülizm gibi sebepler olmak üzere çok  sayıda faktör Türk entelektüel aklının Kürt meselesinde adilane bir  bakış geliştirmesini engelliyor. Kürtler bu açıdan reddeden devlet  yaklaşımı kadar bu yanlış anlayan, yanlış yorumlayan entelektüel  çevrenin de mağduru olmaya devam ediyor. Medya, Cumhuriyet’in  kuruluşundan bu yana Kürt siyasetlerine yönelik sürdürdüğü yanlı  yayıncılığını bugün de tonunda dahi bir değişiklik yapmadan sürdürüyor.  Bu durumun artık karikatürleşmiş örneklerini hemen her gün gazetelerin  köşelerinden okumak, televizyonların tartışma programlarından dinlemek  mümkün. Ötesi, tüm medya-gazetecilik atmosferi zaten bu dil ve bakışla  çevrelenmiş durumda, bunun dışındaki her öğe marjinallik etiketinin  dezavantajlarıyla yaşamak zorunda.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;Kürt-Türk herkesin kanıksadığı, artık böyle kabul ettiği  medyacılığın son zamanlarda bu yöndeki bariz örneklerini Demokratik  Toplum Kongresi’nin ilan ettiği ‘Demokratik Özerklik’ projesine verilen  tepkilerde gördük. Projeye Kürt meselesine dair yazılar kaleme alan çoğu  kişi geleneksel Türk devlet aklının ötesine geçecek bir mana veremedi.  Kimi yersiz bir provokasyon, kimi ‘çılgın proje’ kabul edip geçiştirdi.  Dolayısıyla söz konusu olan, çoktandır alışığı olduğumuz bir  itibarsızlaştırma egzersizinden başka bir şey olmadı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak hem bu projenin kendisinin, hem Kürt siyasi hareketinin  reflekslerinin anlamlandırılabilmesi için Kürt kentlerindeki hissiyatın  ve bu hissiyatı siyasete kanalize eden mekanizmanın yerinde görülmesi,  onun kendine has dinamikleriyle anlaşılması gerekiyordu. Eğer bu  yapılmıyorsa da karşılarındaki unsurun kendine has bir devinimi,  siyaseti ve aklı olan bir özne olduğu teslim edilmeliydi. Oysa bizim  maruz kaldığımız analiz güç ve iktidardan uzak olan tarafa bu dikkati  fazla gören, onu ayrıca bir özveriye değer görmeyen bir psikolojinin  ürünü. &lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;Bunun ötesine giden de, Kürt siyasetini olgunlaşmamış, akli  melekeleri gelişmemiş veya ‘dünyayı okuyacak’ yetkinlikten uzak bir  amatör olarak değerlendirdiğinden bu aktöre fener tutma ihtiyacı  duyuyor. Bu fenerden de ışık almıyorsa, o zaman Ankara’nın Heron’lu,  F16’lı yumrukları müstehak oluyor. Eğer böyle olmasaydı, Kürt  siyasetinin öznelerinin projeleri veya yönelimlerini irrasyonel gören  akıl Kürtlerle vatandaşı oldukları devlet arasındaki psikolojik  kopukluğun boyutlarını fark ederek bu projelerin en azından ülkenin  doğusunda neden rasyonel durduğunu görecek ve daha fazla bir anlama  çabasına girecekti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;GÖNÜLSÜZ İLİŞKİNİN ÇATIRDAMASI&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa dünyada Kürt meselesi kadar yerinde araştırma-gözlem yapılmadan  tartışılan az sorun vardır. Son 27 yılını siyasi, ekonomik, sosyolojik  ve kültürel her anlamda etkileyen bir sorun hakkında bir düzineyi aşacak  akademik çalışmanın dahi bulunmadığı tek muasır medeniyet de Türkiye  olsa gerek. &lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;Bu görmeyen, görmek istemeyen yaklaşımın çok daha katısı ve esas  irrasyonelini ise sivil entelektüel aklı da önemli ölçüde  şekillendiregelmiş devlet aklında görüyoruz. Cumhuriyet’in kuruluşundan  bugüne Kürt vatandaşıyla göz teması kurmamak için kendini kötü mimari  projelerin ürünü binalara ve kurşun geçirmez demir yığını panzerlere  tıkmış, vatandaşa ancak buradan bakan devlet de zemindeki sorunla ancak  bu şekilde geliştirdiği perspektif üzerinden mücadele edebiliyor. Böyle  olduğu için de 2011 yılındaki Kürt yuttaş-devlet teması Türkiye  tarihinde olmadığı ölçüde zayıflamış bir raddeye varmış oluyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;Güneydoğu’nun birçok kentinde Kürtler başta şiddet ortamının  çözümsüz bir şekilde kalarak devam etmesi, bu süreçte zaten  anlaşılmayacakları kanısı ve aidiyet duygusunun da yitimi nedeniyle  de-facto olarak kafalarında bir özerklik kurmuş durumda. Bu kopukluk  90’lardaki yoğun göçün ardından yeni bir demografinin oluştuğu batı  kentlerindeki Kürt mahallelerinde de açık bir şekilde kendini  gösteriyor. Devletin ancak mecburi bürokratik-ekonomik işlerin  halledildiği, kimi zaman faydalanılan kimi zaman mağduriyeti görülen ve  bir tür kaçak ilişkinin yaşandığı bir kurum olarak görüldüğü atmosfer  bu. Onun ötesinde duygusal ve fiziki herhangi bir temas bir yana bu  temasın mümkün mertebe uzak olmasını isteyen bir ruh hali hakim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün Hakkari ve Şırnak’ta artık keskin bir şekilde görülebilen bu durum  diğer Kürt kentlerinde beraberinde büyüyen özgüvenle birlikte gelişerek  ilerliyor. Zaten tarafların gönülsüzlüğü üzerine şekillenmiş bir ilişki  bu dönemde artık tamamen çatırdamaya başlıyor, taraflar birbirlerine  gerçek hislerini işte şimdi bildiriyor. Tamamen bir kıyım ve insanlık  suçunun ötesinde bir anlamı olmayan Sri Lanka vahşetinin model olarak  tartışılıyor olması da bu ‘ya benimsin ya toprağın’ anlayışından  çıkıyor. Ne asimile edebildiği ne de başedebildiği bir aktörü gözü  dönmüş bir şekilde yok etme hissi bu her iki durumu kabul edememe  halinden kaynaklanıyor.&lt;b&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;UZUN KOPUKLUK HALİ&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;Kürtlerin devleti temsil eden mekanizmalardan psikolojik olarak  kopmalarını ifade eden atmosfer birdenbire ortaya çıkan sosyolojik bir  durum olmadı elbette. Önce giderek silikleşmeye yüz tutmuş Kürt  kimliğinin şiddetle beraber şekillenen bir siyasetle canlanması,  Kürtlerin kimlik vurgulu bir çetin sürecin ardından bir tür bastırılanın  geri dönüşü halini yaşaması, ardından da şiddetten uzak sivil siyasetin  bu kimlik ve siyasetini kent caddelerinde canlandırması yeni bir zihin  dünyası yarattı. Cumhuriyet ise tarihi boyunca sağlamlaştırmaya  çalıştığı paradigmaya inat ve sabırla karşı koyan bir itiraz karşısında  en azından misak-ı milli sınırlarının doğu kısmında moral açıdan  yenildi. Cumhuriyet’in telaşla 100’üncü yılına yetiştirmeye çalıştığı  ‘makbul vatandaş’ın algısı dahi yavaş da olsa değişmeye başladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1980 ve 90’lı yıllarda umutsuz bir isyan hareketi olarak görülen Kürt  meselesi, 90’ların sonu ve 2000’li yıllarda sivil siyaset kanallarında  kazanımlar elde etmeye başlayan, yerel ölçekteki iktidar dengelerini  değiştiren bir dinamiğe dönüştü. Belediye başkanlıkları ve  milletvekilliklerinin Cumhuriyet tarihi boyunca Ankara’yla ittifak  halindeki ağaların elinden çıkması, bu yerlere Kürt kimliğini görünür  kılmaya çalışan, Ankara’yla da ihtilaf halindeki ‘sıradan’ insanların  gelmesi Kürtlerde kendi kendilerini idare edebilecekleri hissiyatı  yarattı. BDP’nin 99 belediyeyi kazandığı 2009 yerel seçimlerinden hemen  sonra can havliyle Kürt siyasetçileri ve belediye yöneticilerinin  içeriye alınması bu güvenin daha da büyüyeceği korkusunun bir  işaretiydi. O tarihten bugüne sürat kesmeden devam eden KCK davasındaki  ana tutuklamaların belediye başkanları ve yöneticileri etrafında  ilerlemesi, birçok il, ilçe ve beldenin belediye başkansız bırakılması  bu kaygıyı kuvvetlendiren veriler. Kürtlerin 2007’den itibaren TBMM’de  grup kurabilen bir toplumsal grup olmaları da gelişmekte olan güven  psikolojisini iyice pekiştiren, bu arada Ankara’nın korkularını büyüten  yeni bir siyasi durum yarattı. Bu aşamadan itibaren Kürtler için  sözkonusu olan ise Cumhuriyet tarihi boyunca zaten ne merkezi ne de  yerel otoriteyle kendi kimlikleriyle diyalog içine girememiş olmaları  nedeniyle eşit bir iletişim halinde olabilecekleri kendi yerel yönetim  mekanizmalarını inşa etmekti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’deki analiz dili, ülkenin en büyük tabusu olmaya devam eden Kürt  meselesini halen cesaretle çözümlemeye yanaşmıyor. Sorunu ve  semptomlarını gerçekleri üzerinden konuşmak ne eski devlet dinamiğinin  ne de yeni AKP iktidarının siyasi amaçlarıyla örtüşüyor. Kürt  meselesinde genel vasatın ötesinde bir ifade alanında yer almak eskiden  olduğu gibi şimdi de siyasi olduğu kadar ekonomik riskler barındıran bir  durumu ifade ediyor. Dolayısıyla halen herkesin Kürt meselesi sözkonusu  olduğunda birbirinin gözünün içine bakarak yalan söylediği bir kamu  alanında yaşıyoruz. Ancak ne Kürtlerin yıllardır yürüttükleri mücadele  ve beraberinde yaşadığı mağduriyetin boyutları ne de devletin tamamen  yok etmeye dönük siyasetinin ciddiyeti bu sözleşilmiş kandırmacayı daha  fazla kaldırabilecek durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* &lt;a href="http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=774&amp;amp;makale=Do%F0u%27ya%20Do%F0u%27dan%20Bakmak"&gt;Birikim&lt;/a&gt;'de yayınlandı.&lt;br /&gt;&lt;u&gt; &lt;/u&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-5850367608375909410?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/5850367608375909410'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/5850367608375909410'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2011/10/doguya-dogudan-bakmak.html' title='Doğu&apos;ya Doğu&apos;dan Bakmak'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-20mCP6xSsuw/Tq6BAO1iB_I/AAAAAAAAAlI/k28xupHGO7o/s72-c/Dogu.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-4447932135828908949</id><published>2011-08-23T05:10:00.000-07:00</published><updated>2011-08-29T05:31:28.054-07:00</updated><title type='text'>Yeni OHAL ve Ötesi</title><content type='html'>&lt;div dir="ltr" style="text-align: left;" trbidi="on"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-imVmwIw_4Sg/TluGlrOJmSI/AAAAAAAAAkk/aqxrtQ6rbJk/s1600/OHAL.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="136" src="http://3.bp.blogspot.com/-imVmwIw_4Sg/TluGlrOJmSI/AAAAAAAAAkk/aqxrtQ6rbJk/s200/OHAL.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;Hamza Aktan&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt; &lt;br /&gt;Hükümetin Kürt meselesinde sivil siyaseti, demokratik diyalog kanallarını değil silahı seçen politikasını açık etmesiyle, belirlediği yöntemlerden medyanın bunları işleyiş biçimine kadar her yönüyle 90’lı yılları andıran, bazı yerlerde onu da geçen tehlikeli bir atmosfere girdik. 17 Ağustos’ta başlayan ve aralıksız beş gündür süren hava harekatının kendisi uzun vadeli tahribatlara yol açacak bir gelişme. Bu harekatı takiben ilerleyen sosyal ve siyasal gündem de umut vaadetmekten uzakta. Başbakan Erdoğan başta olmak üzere hükümet temsilcileri şu anda yaşadığımız atmosferi yaratan, Kürt meselesinde barışçıl bir çözüm üretmeyen 1990’ların siyasetçilerinin adımlarını atıyor, Türkiye’nin Kürt sorununa kaynaklık eden yapısal nedenlere yapısal çözümler aramaktan uzaklaşıyorlar. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;Ö&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;zellikle bazı medya kanalları, aynı şekilde 90’ların başında TRT’nin yürüttüğü misyona benzer bir yayıncılık sürdürmeye başladı bile. Yine yüzü maskeli, PKK itirafçısı olduğu iddia edilen kişiler üzerinden başta BDP olmak üzere Kürt kurumlarını hedef gösteren yayınlar yapılıyor. Bu kanallardan yayılmaya çalışılan PKK’nin Hakkari’de halka silah dağıttığı gibi tamamen yalan ve ileride başlayabilecek muhtemel bir ‘sınır içi’ operasyonda yaşanacak sivil ölümleri meşrulaştırıcı, “iddia edildi” kipindeki haberler 90’ların tarzından dahi daha korkutucu bir hevesin sözkonusu olduğunu gösteriyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;Çünkü ne de olsa 90’ların devlet diskuru tüm anti demokratik, illegal yöntemlere rağmen ‘halkla’ PKK’yi bir tutmamaya çalışan kendince bir politically correct’i izliyordu. Ancak bugünün işaretleri, Kürt kentlerinde her ne olacaksa bunun yalın sosyolojik gerçekler üzerinden yürütüleceğini gösteriyor. Tamillere karşı büyük bir insanlık suçu işleyen Sri Lanka hükümetinin yaptığı vahşetin medya kanallarında rahat bir şekilde ‘model’ diye tartışılabiliyor olması, bu çıplak gerçeğin gizlenmiyor oluşundan çıkıyor; 20 yıl önce örgütü desteklememe ihtimali halen sözkonusu, ‘kurtarılacak’ bir halk vardı, şimdi o da yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;PKK’ye yönelik topyekün bir taarruz siyasetinin insanlık suçları işlenmeden yürümeyeceği bu açıdan hem sosyolojik hem de teknik nedenlerle açık bir gerçek. Kürtler bunun ilk acı deneyimini 90’larda yaşadı. 80’ler ve 90’larda devletin esas amaçlarından biri yeni ortaya çıkmış PKK’nin halk desteği kazanmasını engellemekti. Bunun için de medyanın bir propaganda ve dezenformasyon aracı olarak kullanılmasından işkence ve toplu yargılamalara, köy yakmalardan faili meçhul cinayetlere kadar insanları korkutacak, sindirecek her yola başvuruldu. Şu anda bahsini ettiğimiz 27 yıllık savaşın asıl can kayıpları bu dönemde yaşandı. Örgüte yardım ettiği gerekçesiyle 3 bini aşkın köy boşaltıldı, 1 milyonu aşkın kişi göç ettirildi, binlerce kişi infaz edildi, onbinlerce kişi hapse atıldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlara rağmen ne silahlı örgüt bitirilebildi, ne de kurulan pro-PKK siyasi partilere olan halk desteği kesildi. Aksine Kürt hareketi Türkiye’nin legal siyaset alanında etkili bir konuma geldi, 90’ların sonlarından itibaren kazanmaya başladığı belediye başkanlıkları sayısını iki yıl önce 99’a yükseltti. Bu yıl da Meclis’e Cumhuriyet tarihinde görülmedik bir oranla 36 milletvekili soktu. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;Bu nedenle devletin PKK veya legal bir Kürt siyasi partisinin toplumsal desteğe ulaşmasını engellemek gibi onlar açısından bakıldığında rasyonel görünecek gerekçeleri ortadan kalktı. &lt;/span&gt;&lt;span lang="FR"&gt;Dolayısıyla şimdi sözkonusu olan, artık bir veri haline gelen ‘halk desteğiyle birlikte’ örgütü ortadan kaldırmak. Halk desteğinin henüz emekleme döneminde olduğu yıllarda halka neler yapıldığı dikkate alındığında, halkın desteğinin bir veriye dönüştüğü bu dönemde yaşanacakların daha ağır olacağını kestirmek zor değil.&amp;nbsp;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;span lang="FR"&gt;Bu nedenle de popülerleşmiş ve çok büyük oranda kurumsallaşarak ‘ustalık’ dönemine girmiş bir hareketi, Erdoğan’ın ‘barış ayı Ramazanda’ ilan ettiği Orwellyen ‘barış’ının düzeyine getirmek için, bunu yürütecek kişilerin sayısız suça, cinayete ve katliama bulaşması gerekecek. Yeni sürecin bildiğimiz kadarıyla ilk katliamı Pazar günü yaşandı. Çocuklar Solin (6 aylık), Sonya (4 yaşında), Oskar (10), Zana (11), anneleri Mer Haci Mam ve babaları Hasan Mustafa ile yanlarındaki &lt;/span&gt;&lt;span class="googqs-tidbitgoogqs-tidbit-1"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;Rezan Hüseyin Mustafa (34)&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span lang="FR"&gt;, bir Türk jetinin araçlarını hedef alması sonucu bedenleri parçalanarak hayatlarını kaybettiler. Öte yandan hükümetin bu günlerde Kürtlere, Kürt siyasetine vaat edebildiği yegane şeyin 90’ların hukuksuzluğuna bir dönüşün olmayacağı gibi ancak o dönemden yalnızca daha az veya daha profesyonel bir şiddet olarak anlaşılabilecek söyleminin kendisi bile önümüzdeki dönemin bir ‘postmodern OHAL’i ifade edeceğini gösteriyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="FR"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;‘&lt;b&gt;Süper valiler’&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="FR"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;Kamuoyuna açık edildiği kadarıyla, gündemde olan olağandışı ‘teknik’ değişikliklere bakıldığında da durumun ciddiyeti kendini gösteriyor. OHAL dönemindeki en büyük sorunlardan biri, ‘terörle mücadele’ adındaki sürecin ne ulusal ne uluslararası ölçekte herhangi bir denetlenebilirliğinin olmaması, yereldeki asker-sivil yetkililerin kontrolü olmayan bir güçle istediklerini yapabiliyor olmalarıydı. Bu yıllarda Olağanüstü Hal Bölge Valiliği adı altında, Kürt illerindeki olağandışı uygulamaların idaresi tek bir ‘süper’ bölge valisine bağlanmışken şimdi her biri bir kentten sorumlu bir düzine ‘süper’ OHAL valisi olacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu uygulama kentlerdeki güvenlik idaresini ‘süper’ yetkilerle bir kişiye devredeceği için denetlenebilirlikten uzak, ihlallere son derece açık olacak. Benzer şekilde hâlâ işledikleri suçları tartıştığımız, binlerce insanın ölümünden sorumlu tutulan ve halen tek birinin yargılaması yapılmamış ‘özel harekat’çılar da hükümete yakın televizyon kanallarındaki ‘acaba imajlarının düzeltilmesi için birşeyler yapılamaz mı’ münazaraları eşliğinde ‘süper’ yetkilerle donatılarak bölgeye gönderiliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="FR"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;Kendi siyasi geleceği sözkonusu olduğunda referandum gibi demokratik seçenekleri kısa zamanda hayata geçiren AKP, şimdi milyonlarca Kürt’ün hayatını doğrudan etkileyecek bir konuda herhangi bir referandum bir yana, parlamentodaki siyasi partilere dahi danışma ihtiyacı duymadan, savaş seçeneğini uyguluyor. Savaşın ve araçlarının toplumsal gündemi belirlediği bu dönemde sorunun gerçekte ne olduğu tekrar unutturulmaya çalışılacak, toplumsal sorunlara demokratik yollardan çözüm bulması görevleri olan siyasetçiler bir kan davalı gibi rasyonelliklerini kaybedecekler. Oysa Kürt veya PKK meselesinin bu ülkenin üzerine inşa edildiği tek millet paradigmasının çıkardığı bir hadise olduğu gerçeği her türlü hukuksuzluğun gerçekleştirildiği 90’larda değişmediği gibi önümüzdeki süreçte de değişmeyecek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorumlu siyasetçilerin bu atmosferde görevleri Türkiye’nin bugününü travmatize eden 90’lı yılların uygulamalarını tekrarlamaları değil, geleceğini her anlamda imar edecekleri barışçıl siyasetler geliştirmek olmalı. Hükümetin sorunu silahlı yöntemlerle çözme noktasına düşmesi bu ülkeye barış ve istikrar getirecek bir siyasi vizyondan uzak olduğunu gösteriyor. Buna rağmen uzun süredir taleplerin karşılanması veya güvencelerin sağlanması durumunda silahlı mücadeleye son vermeye hazır olduğunu duyurmuş bir örgüt ve barışçı muhalefet yürüten sivil Kürt hareketinin varlığı bir imkan olarak durmaya devam ediyor. Bu imkana Türkiye’nin arkaik kırmızı çizgileri üzerinden on yıllar öncesinin yollarıyla değil, modern bir demokrasiye uyacak barışçı yanıtlar üretilebilmeli. Eğer bu olmayacaksa, o zaman da 90’larda yaşanan hukuksuzluklara sessiz kalan Türkiye’nin geniş kamuoyunun benzer bir dönemin sorumluluğunu paylaşmayı reddederek olacaklara sesini çıkarması gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* &lt;a href="http://www.bianet.org/bianet/bianet/132320-yeni-ohal-ve-otesi"&gt;Bianet&lt;/a&gt;'te yayınlandı.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-4447932135828908949?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/4447932135828908949'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/4447932135828908949'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2011/08/yeni-ohal-ve-otesi.html' title='Yeni OHAL ve Ötesi'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-imVmwIw_4Sg/TluGlrOJmSI/AAAAAAAAAkk/aqxrtQ6rbJk/s72-c/OHAL.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-5800516017401947785</id><published>2011-08-13T05:09:00.000-07:00</published><updated>2011-08-29T05:44:54.786-07:00</updated><title type='text'>İngiltere'nin Tuhaf Baharı</title><content type='html'>&lt;div dir="ltr" style="text-align: left;" trbidi="on"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-vLBjqR1fcl4/TluI1BcZhbI/AAAAAAAAAks/EfrAxkg-SFU/s1600/London+Riots.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="142" src="http://1.bp.blogspot.com/-vLBjqR1fcl4/TluI1BcZhbI/AAAAAAAAAks/EfrAxkg-SFU/s200/London+Riots.JPG" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;Hamza Aktan&lt;/b&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 13.5pt;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-GB" style="color: black;"&gt; &lt;br /&gt;Dünyanın çeşitli yerlerinde toplumsal düzeni değiştiren veya tehdit eden sosyal olaylar kendi özgün hallerinin ötesinde yorumlanmaya açık oluyorlar. Ağustosun ilk haftasında Londra'nın Tottenham semtinde başlayıp başka birçok semte, ardından da Liverpool, Manchester ve Birmingham gibi kentlere yayılan kargaşa da üzerinden birçok okumanın yapılabileceği bir karaktere sahip.&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=7931969277363001961&amp;amp;postID=5800516017401947785&amp;amp;from=pencil" name="more"&gt;&lt;/a&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;B&lt;/span&gt;ritanya'nın yakın dönem siyasi ve sosyal atmosferini şekillendirme gücüne sahip bu olaylar sosyal-politik nüveler bulundurduğu kadar, apolitik karakterde bir itaatsizlik halini de ifade ediyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yaşananların merkezinde siyahlar olduğu için çoğu yorum, yaygın bir ayrımcılığın varlığı üzerine odaklanarak 'isyan'a kısa yoldan saf bir politik anlam verebiliyor. Bu durumun ne derece böyle olduğunu anlamak için İngiltere'deki genel sosyo-politik atmosfere bakmakta fayda var.&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt; &lt;b&gt;&lt;br /&gt;Siyahların Britanya'daki yeri&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 13.5pt;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&lt;b&gt;&lt;span lang="EN-GB" style="color: black;"&gt; &lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;span lang="EN-GB" style="color: black;"&gt;İşçi Partisi'nin Tottenham'lı siyah milletvekili David Lammy ile İngiltere'nin ilk siyah milletvekili olan Diane Abbott, daha yağma ve yakma olaylarının ilk gününde, o an yaşananların 1985'teki yine Tottenham'da, benzer şekilde çıkan Broadwater Farm olaylarından bir hayli farklı olduğunu vurguladı. Lammy ve Abbott, ırkçı atmosferin hakim olduğu, polislerin siyahlara yönelik nefret içeren sözler söylemekten çekinmediği ve o zaman kendilerinin de protestocu olarak yer aldıkları 80'lerdeki siyasi-sosyolojik durumun bugün yerinde durmadığını yazdı.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&lt;span lang="EN-GB" style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;span lang="EN-GB" style="color: black;"&gt;İngiliz polisinin, Londra'nın özellikle suç oranlarının yüksek olduğu semtlerinde, siyah ve göçmen toplumlara mensup gençlere yönelik ayrımcı bir tavrının halen olduğu sabit olsa da, İngiltere'de genel olarak siyah topluma karşı bugünlerde yaşanacak çapta bir kargaşayı tetikleyebilecek düzeyde bir ırkçılığın olmadığı açık. Tersine, son on yıldır İngiliz siyasetinin marjinal kanallarında, basının da tabloid kısmında görülen nefret söylemi veya ırkçılık örneklerinin esas kısmı siyahlardan çok, Müslüman toplumlar ve bireyleri hedef alıyor.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&lt;span lang="EN-GB" style="color: black;"&gt;&amp;nbsp; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;span lang="EN-GB" style="color: black;"&gt;İngiltere'nin en tartışmalı örgütlerinden olan ve Müslümanları hedef alan English Defence League'in (EDL) çok sayıda siyah üyesinin bulunması, örgütün bu özelliğini ırkçı olmadığının kanıtı olarak göstermesi, bu durumun karikatür de olsa bir işareti. Aynı şekilde son yıllarda ülkede yürütülen göçmen toplumların entegrasyonuyla ilgili tartışmalarda da siyah toplum neredeyse hiç yer işgal etmiyor. Tartışmaların esas kısmı başka Avrupa ülkelerinde de gözlendiği gibi, Asyalı Müslüman toplumlarla bazen Doğu Avrupalı göçmenler üzerinden şekilleniyor.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&lt;span lang="EN-GB" style="color: black;"&gt;&amp;nbsp; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;span lang="EN-GB" style="color: black;"&gt;Britanya'da esasen göçmen toplumlara yönelik algıda siyah toplum Asyalı ve Doğu Avrupalı toplumlarla kıyaslandığında artık tamamen yerleşiklik kazanmış, Britanya toplumunun doğal bir parçası olarak kabul ediliyor. Özellikle Londra'da altsınıf siyahlarla beyaz İngilizlerin kaynaşmışlığı rahatça farkedilecek oranda açık. Ancak aynı derecede bir yakınlığı örneğin Pakistanlı altsınıf gençlerle beyaz İngiliz gençler arasında görmek daha zor. Başbakan David Cameron'ın geçen yıl Angela Merkel'i takiple söylediği "Britanya'da çokkültürlülük başarısızlığa uğradı" sözlerinin esas öznesini de Müslümanlar oluşturuyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu açıdan bakıldığında siyahları diğer etnik-göçmen toplumlardan ayıran esas unsur siyasi-sosyal yönlerden sağladıkları başarılı entegrasyonları. Ancak bunu henüz sağlayamamış Kürtler ve Türkler de dahil, diğer göçmen toplumlar kadar da ekonomik yönden bir gelişme sağlayamadıkları da bir başka veri. Son olaylar gösterdi ki, henüz bir entegrasyon sağlayamamış, Londra'yı çoğu zaman Türkiye'nin bir başka kenti gibi gören Türkiyelilerin koruyacakları işyerleri, mağazaları var, ancak artık kendini Britanyalı olarak gören siyahlar bu durumdan hayli uzaktalar.&amp;nbsp; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Farklı bir Amerikanlaşma&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&lt;b&gt;&lt;span lang="EN-GB" style="color: black;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-GB" style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;Olayların doğduğu ve yayılıp büyüdüğü semtler siyah nüfusun en yoğun olduğu bölgeler. Tottenham, Edmonton, Wood Green gibi Kuzey Londra'da bulunan semtler Kürt, Türk, Doğu Avrupalı göçmen toplumlar gibi siyah nüfusun da yoğun olduğu yerler. Buralarda başlayan olaylar çok kısa zamanda, nüfusun dominant kısmının siyah olduğu Brixton, Peckham, Levisham ve Hackney gibi semtlere yayıldı.&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;Bu semtlerin tümü Londra'da yoksulluğun yüksek, suç oranlarının da normalin üzerinde olduğu yerler. Bu semtlerin bir başka karakteristiği de çete kültürünün diğer bölgelerle kıyaslandığında daha fazla hakim olduğu yerler olması. 12-20 yaş arası gençlerin oluşturduğu sokak çeteleri kentin 'beyaz'larına veya yabancılarına bir zarar vermekten çok, kendi aralarındaki mücadeleleriyle biliniyor. Bunun bir sonucu olarak da hemen her gün bu yaştaki gençlerin ya bıçaklanarak ya da silahla vurularak öldürüldüğü haberleri geliyor.&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Times New Roman';"&gt;&lt;/span&gt;Benzer çeteleşmeler Türkler ve Kürtler de dahil, Londra'nın hemen her etnik toplumunda mevcut. 2009'da yalnızca dört ay içinde, yine Kuzey Londra merkezli Hackney Turks ve Tottenham Boys isimli iki Türkiyeli çetenin arasında yaşanan çatışmalarda dört genç hayatını kaybetmişti. Bangladeşli toplumda olduğu kadar Polonyalı toplumda da çetelerin varlığı biliniyor. Dolayısıyla, kentin genelinde toplum güvenliğini tehdit eden esas unsur her yere hücreler gibi yayılarak, kimilerinin farklı bir Amerikanlaşma örneği olarak gördüğü ve bir kültür halini alan bu çeteler. Bunlar büyüklerinde uyuşturucu ticaretinin, küçüklerinde de gaspların merkezde olduğu apolitik, 'kâr' amaçlı birliktelikler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tottenham'daki esasen siyasi-sosyal bir durumla çıkan bir kıvılcımın kentin birçok bölgesinde hızla sıradışı bir yağmalamaya dönüşmesine yol açanın da bu çeteler ve aralarındaki hızlı iletişim ve organisazyon becerisi olduğu anlaşılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;b&gt;Apolitik isyan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;P&lt;span class="apple-style-span"&gt;olisin yargısız infazının sözkonusu olduğu ya da devletten kaynaklı bir adaletsizliğin yaşandığı olaylarda, toplumsal tepki ya bu kurumların kendisine ya da bu kurumların bir parçası olduğu yapılara yönelir. Bu tepkide de bir maddi çıkarın elde edilmesi değil, siyasi sonuca ulaşmak esas hedef olur. Örneğin bankaların camlarını indiren antiküreselleşmeci protestocuların amacı bu arada içeri girip kasalardaki parayı almak değil, bankanın temsil ettiğine inandıkları sisteme bir işaret vermektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak 'İngiltere baharı'nın karakteristiğine bakıldığında, yaşananların siyah çetelerin ve aralarında buna katılan çok sayıda beyazın da olduğu insanların, Tottenham sakini Mark Duggan'ın polisçe öldürülmesi gibi bir siyasi durumdan sonra gelişen güvenlik boşluğundan faydalandıkları ve maddi çıkar sağlamaya çalıştıkları anlaşılıyor. Benzer olayların aksine, bu olaylardaki öznelerin 'protestocu' olarak değil, 'yağmacı' olarak anılmasına yol açan da yaşananların ciddi bir politik içerikten yoksun kalması, Mark Duggan'ın öldürülmesi, polisin ayrımcı yaklaşımının sorgulanması &amp;nbsp;dahil olmak üzere herhangi bir siyasi talebin bu gösterilerde açığa çıkmaması oldu.&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;Britanya'yı ironik bir şekilde, İran'ın insan hakları gözlemcisi gönderme talebinde bulunduğu bir hale düşüren olaylarda politik öğelerin zayıflığının bir diğer işareti, dükkanları yakıp yağmalayanların bunu ağırlıkla kendi mahallelerinde, kendi insanlarına da yapmış olması. Bunu anlaşılır kılan sebep de, çeteleri oluşturan gençler-çocuklarla aileleri ve kendi toplumları arasında da bir kopukluk ve mücadelenin olması. Bir anlamda bunu yapan gençler kendi aileleri ve toplumlarına karşı da bir itaatsizlik göstermiş oldular. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 13.5pt;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;span lang="EN-GB" style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;Göstericilerin apolitikliği ve nihilistçe davranışları, normalde kamuoyunda büyük bir destek toplayacak bir itirazın toplumun kendisinin mağduriyetiyle sonuçlanmasına yol açtı. Bu nedenle de eleştirinin merkezinde olacak polisin aynı kamuoyunca kurtarıcı olarak göreve çağırılmasına, çoğu etnik topluma mensup insanların kendi güvenliklerini kendilerinin sağlamaları gibi tehlikeli durumlara yol açacak derecede olayları özünden uzaklaştırdı.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-converted-space"&gt;&lt;span lang="EN-GB" style="color: black;"&gt;&amp;nbsp; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;b&gt;&lt;span lang="EN-GB" style="color: black;"&gt;P&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;b&gt;&lt;span lang="EN-GB" style="color: black;"&gt;olitik sonuçlar &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="EN-GB" style="color: black;"&gt;F&lt;span class="apple-style-span"&gt;akat yağma olayları, apolitik içeriğine rağmen özellikle siyah toplumun yeni kuşağının sistemle fazla bir alışverişinin kalmadığını ortaya koyan tarihi bir gösterge oldu. Siyahların daha önce ve bundan sonra da çeteleşme veya 'pure criminality' ile anılacak olması, sistemin bu topluma bundan fazlasını vaadetmediğini veya yıllardır bu toplumların ekonomik entegrasyonu konusunda herhangi bir çalışmasının olmadığını gösterdi. Bu da yaşananları kriminalize etmekle kalıp yapısal çözümlere yönelinmediği durumda bir tür kendini yineleyen bir döngüye dönüşecek. 20-30 yıl sonra bu defa bugünkü gençlerin çocukları aynı nihilist duyguyla yasal yollardan elde edemediğini illegal yollarla sağlamaya çalışacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan İngiltere'nin apolitik baharından yakın gelecekte ciddi politik gelişmelerin çıkacağı kesin. Her şeyden önce zaten yüksek suç oranları nedeniyle önyargıların merkezindeki siyah mahalleleri bir kez daha, bu defa daha zararlı bir şekilde önyargıların mağduru olacak. British National Party ve English Defence League gibi ırkçı siyasi parti ve organizasyonlar yaşananları çokkültürlülüğe karşı siyasetlerinde malzeme olarak kullanacak, belki bu kurumlara olan siyasi destek artacak. Birmingham'da Pakistan kökenli üç gencin bir arabanın bilinçli şekilde çarpması sonucu ölmesi gibi olayların gösterdiği gibi, farklı gruplar arasındaki gerilim artacak. Toplumsal gösterilere müdahalede şimdiye kadar şiddet yollarına başvurmayan İngiliz polisinin buna başvurma yolundaki talepleri güçlenecek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Esasen çok büyük bir toplum desteğini arkasına alarak polisin siyah gençlere yönelik ayrımcı yönelimlerini tartışmaya açma fırsatının olduğu bir olay, daha çok yarattığı sosyal-ekonomik yıkımlarla anılır olacak. Ancak Britanya için bu yıkımı siyahları da içine alacak bir yapısal onarıma dönüştürme fırsatı da yok değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* &lt;a href="http://www.bianet.org/bianet/biamag/132092-ingilterenin-tuhaf-bahari"&gt;Bianet&lt;/a&gt;'te yayınlandı.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-5800516017401947785?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/5800516017401947785'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/5800516017401947785'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2011/08/ingilterenin-tuhaf-bahar_29.html' title='İngiltere&apos;nin Tuhaf Baharı'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-vLBjqR1fcl4/TluI1BcZhbI/AAAAAAAAAks/EfrAxkg-SFU/s72-c/London+Riots.JPG' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-6988676481910570978</id><published>2011-08-01T07:49:00.000-07:00</published><updated>2011-08-01T07:53:57.210-07:00</updated><title type='text'>Türkler İçin Türkî Bir Model</title><content type='html'>&lt;div dir="ltr" style="text-align: left;" trbidi="on"&gt;&lt;div style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-fP4QYYd-kGQ/Tja8qEjKcxI/AAAAAAAAAkM/CxR2ixRhBg0/s1600/Gagauzia.JPG" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="117" src="http://3.bp.blogspot.com/-fP4QYYd-kGQ/Tja8qEjKcxI/AAAAAAAAAkM/CxR2ixRhBg0/s200/Gagauzia.JPG" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;b&gt;Hamza Aktan&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de özerklik tartışmaları yapıldığında model gösterilen çoğu örneğin, sokaktaki Türklerin kafalarında canlandıramayacağı kadar ‘ecnebi’ kaldığı anlaşılıyor. Katalonya, Kuzey İrlanda, Bask ve İskoçya gibi örnekler ‘bizden’ birşeyler taşımadığı için ya uzak ya gerçekdışı geliyor. Türkiye’deki güçlü milliyetçilik ve değişmez&amp;nbsp; ‘bölünmezlik’ retoriğinin sonucu olarak bu örnekler önemsenmeyebiliyor. Öyle ki özerklik kavramının kendisi dahi ehlileştirilemeyecek bir ‘yabancı’ konu oluveriyor. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;div style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;Peki içinde ‘Türk’ olan mevcut bir özerklik modeline Türklerin ısınması mümkün olabilir mi? Bir yakınlık kurup, bunun imkansız olmadığı, onlara benzer insanların da bu durumda yaşayabildikleri fikrini kuvvetlendirebilir mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir örnek Moldova’dan, küçük Gagavuzya bölgesinden. Gagavuzya, Moldova’nın Türk kökenli toplumu Gagavuz azınlığın yönetimindeki özerk bölge. Gagavuzlar, &amp;nbsp;(‘Gökoğuzlar’) 3.5 milyon nüfuslu Moldova’nın toplam nüfusunun yalnızca 4.4’ünü oluşturuyor. Toplam sayıları ise son nüfus sayımına göre 155 bin. Yani Mardin (744 bin), Batman (510 bin), Ağrı (542 bin), Şırnak (430 bin), Muş (406 bin), Siirt (300 bin), Hakkari (251 bin), Bingöl (255 bin) gibi görece az nüfuslu Kürt kentlerinin her birinin nüfus oranlarının dahi altında olan bir topluluk. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Moldova’nın SSCB’nin 1991’de yıkılmasının ardından bağımsızlığını kazanmasıyla Gagavuzlar da 1994 yılında özerk bir konuma kavuştu. Bu küçük ülkenin herhangi bir kenti gibi dursa kimsenin şaşmayacağı Gagavuzya bölgesi o tarihten bu yana çok geniş bir özerkliğin içinde ülkenin geri kalanıyla barış içinde yaşıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gagavuzya’nın özerklik koşullarına bakıldığında, Türkiye’nin İzmir gibi bir büyük şehri kadar nüfusu olan bir ülkede dahi, özerkliğin nasıl rahatlıkla mümkün olabildiği görülüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendine ait bir bayrağı ve marşı olan Gagavuzya’da, ana dil Gagavuzca’nın yanısıra Moldovaca ve Rusça da resmi diller. Üç küçük kentten oluşan özerk bölge, Moldova anayasası ve Gagavuzya’nın özel statüsünü belirleyen kanunlarıyla yönetiliyor. Bu yasalar da, Moldova’nın devlet statüsünde bir değişiklik olması durumunda Gagavuzlara self determinasyon hakkı tanıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de sık tartışma konusu yapılan ‘neresi Kürt bölgesi, neresi değil’ meselesini Moldova, nüfus oranının yüzde 50’sini dikkate alarak çözmüş. Yani, nüfusu yüzde 50’nin üzerinde Gagavuz olan bir bölge Gagavuzya’ya dahil ediliyor. Gagavuz nüfusun genel nüfusa oranının yüzde 50’nin altında olduğu yerlerde de referandum uygulanarak o bölgenin nerenin denetiminde olacağı belirleniyor. Bu konuda da bir hayli esnek davranılmış, örneğin nüfusu yüzde 50’nin altında Gagavuz olan bir bölge referandumla Gagavuzya’ya dahil olsa bile, bir yıl sonra yeni bir referandumla, yüzde 50’nin üzerinde ‘evet’ oyuyla o bölgeden ayrılma hakkına sahip oluyor.&lt;b&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çift bayrak, çift marş &lt;br /&gt;&lt;/b&gt;Gagavuzya’nın kendine ait bayrağı ve marşı Moldova bayrağı ve marşıyla birlikte kullanılıyor. Bu küçük özerk bölge, 75 milyon nüfuslu Türkiye’nin aksine, anayasasında resmi diller Gagavuzca, Moldovaca ve Rusça’nın yanısıra, yetki alanında konuşulan diğer diller veya dialektleri de koruma altına almayı garantiliyor. Moldova da resmi dilin yanısıra Gagavuz dilini tanıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölge 35 milletvekili olan Gagavuzya Halk Meclisi’nce yönetiliyor. Herhangi bir Moldovalı bu meclise seçilebiliyor. Burada tek kıstas, seçim dönemindeki ikametin Gagavuzya olması. Bölgeyi de bu meclisin seçtiği ‘başkan’ temsil ediyor. Başkan, bölgeyi Moldova sınırları içinde ve uluslararası ilişkilerde temsil yetkisine sahip. Gagavuzya özerk bölgesinde herhangi bir Moldovalı başkan seçilebiliyor, tek şart var; Gagavuz dilini iyi bilmesi gerekiyor. Bölgenin ekonomisi, vergi düzenlemeleri ve bütçesi özerk bölgenin meclisi ile Moldova hükümetinin ortak kararlarınca&amp;nbsp; belirleniyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Minorities at Risk Project’in (Risk Altındaki Azınlıklar Projesi) 2003 yılındaki değerlendirmesine göre, Moldova’da 1994’ten bu yana devam eden bu geniş tanınmış özerklik durumu nedeniyle herhangi bir etnik çatışma ihtimali neredeyse yok. Değerlendirme, Avrupa Konseyi’nin Gagavuzya’ya tanınan otonomiyi ilk dönemlerde yetkileri itibariyle ‘çok fazla’ bulduğunu da not ediyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanı ve AKP Antalya milletvekili Mevlüt Çavuşoğlu, 15 Temmuz’daki Moldova ziyaretinin ardından Twitter’da Gagavuzya ile ilgili iki mesaj paylaştı. Çavuşoğlu, “Gagavuzya otonom bölgesi tek ülkede farklı milletlerin birarada yaşaması açısından iyi bir model. Bu nedenle diğer Avrupa ülkeleri için de bir ilham kaynağı olabilir” diye yazdı. Bir takipçisinin “O halde Kürtler için de uygulanabilir mi” sorusuna ise yanıt vermedi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözkonusu Kürtler ve özerklik modelleri olduğunda dehşete kapılan Türk siyaseti ve entelektüel kesimi için Gagavuzya neyin ilham kaynağı peki?&lt;b&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynaklar:&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt; &lt;br /&gt;- &lt;a href="http://tinyurl.com/3kkyyxo.%20"&gt;Moldova İstatistik Bürosu&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;- &lt;a href="http://tinyurl.com/3secl6h%20"&gt;TÜİK&lt;/a&gt;&amp;nbsp;&lt;span lang="EN-GB"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;  &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoFootnoteText" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;- &lt;a href="http://tiny.cc/zszks"&gt;Legal Code Of Gagauzia&lt;/a&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;- &lt;a href="http://tiny.cc/qbuby%20%20"&gt;Assesment for Gagauz in Moldova&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;&lt;/span&gt; * Yazı &lt;a href="http://www.bianet.org/bianet/dunya/131864-turkler-icin-turki-bir-model"&gt;Bianet&lt;/a&gt;'te yayınlandı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-6988676481910570978?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/6988676481910570978'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/6988676481910570978'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2011/08/turkler-icin-turki-bir-model.html' title='Türkler İçin Türkî Bir Model'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-fP4QYYd-kGQ/Tja8qEjKcxI/AAAAAAAAAkM/CxR2ixRhBg0/s72-c/Gagauzia.JPG' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-6790970138358770393</id><published>2011-07-30T09:09:00.000-07:00</published><updated>2011-07-30T09:19:13.067-07:00</updated><title type='text'>Yeni Türkiye’nin Çölaşanları</title><content type='html'>&lt;div dir="ltr" style="text-align: left;" trbidi="on"&gt;&lt;div style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-JibJn-tcCw4/TjQu1ZmJRdI/AAAAAAAAAkE/bPWwO3_xIJo/s1600/Gazeteler.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="125" src="http://4.bp.blogspot.com/-JibJn-tcCw4/TjQu1ZmJRdI/AAAAAAAAAkE/bPWwO3_xIJo/s200/Gazeteler.JPG" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-cR-X1G-v1v8/TjQsB7AcHnI/AAAAAAAAAkA/nGEir2dnUhs/s1600/Gazeteler.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;/a&gt;&lt;b&gt;Hamza Aktan&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin Kürt meselesiyle muhasebesinde, basın ve benzeri entelektüel araçlar her zaman benzer bir &amp;nbsp;paralel doğrultusunda ilerledi. Önce milliyetçi, ardından devletçi bakışın sarmaladığı yayıncılık alanı, Cumhuriyet’ten günümüze dominant kimlik olarak tasarlanan Türklüğün dışındaki kimlikler ve temsillerini gerçeğinden farklı boyutlarda yansıtmayı temel prensip olarak kabul etti. Bu yansıtmanın temel izdüşümleri de kendini diğer kimlik ve temsillerinin itibarını düşürme uğraşı olarak gösterdi. Türklük ve temsili makbul ve makulu anlatacak, diğerleri ise güvenilmez, başkalarının kontrolündeki tehlikeli öğeler olacaktı.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;Kürt kimliği ve temsilinin belirgin olmaya başladığı 1980’lerden bu yana tekrarla kullanılagelen ‘dış mihraklar’ retoriği bunun en karikatür ancak uzun vadede bıraktığı etkilerle hayli yıpratıcı sonuçlar yaratan örneği oldu. 1980’ler ve 90’lara nüfuz eden ‘dış mihrak’ yerini Türkiye’deki konjonktürün 2000’li yıllarda bariz bir şekilde değişmesiyle ‘iç mihraklar’a bırakmaya başladı. Burada da temel amaç, sorunu yaratan öznenin, yani Kürtlerin aslında kendinde bir önemi olmadığı, ‘kullanılabilen’, kendinde bir iradeden yoksun bir ‘nesne’ olduğunu kamuoyuna kanıksatmaktı. Bunun için kullanılagelen güçlü metaforlardan ‘maşa’ şu anda Anadolu’nun birçok kentindeki siyasi sohbetleri biçimlendiren ifade olarak duruyor. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Uzun ömürlü ortaklık&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;Cumhuriyet’in tek ulus projesine en büyük tehtidi oluşturan Kürt kimliğinin kendisi 1980’lere kadar kamusal tüm hayattan koparılarak bir görünmeze çevrilmişti. Kimliğin dili de o dilin konuşulduğu bölgelerdeki evlerin içine sıkıştırılarak değeri olmayan bir öğeye dönüştürülmüştü. Bu süreç dilin yıpranması ve gelişmemesi kadar çoğu Kürt’ün nasıl olsa bir karşılığı yok diyerek bu dili çocuklarına dahi öğretme ihtiyacı duymaması gibi sonuçlar yarattı. Bu ‘kültürel’ sürece basın da ‘Türkçe’ kalarak destek verdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;80’lerden bu yana bu dil ve kimliği sahiplenerek bir siyasi mücadele yürüten figürler de itibarsızlaştırma siyasetinin her türlü karşılığına maruz kaldı. Bu figürlerin faili meçhullere kurban edilmeleri, hapse atılmaları gibi ‘yöntem’ler toplumda karşılığını bir dehşet psikolojisiyle buldu. Buna rağmen hedefinden uzak kalan devlet bu defa toplumun kendisini de travmatize edecek yöntemlere yöneldi. Bu ‘siyasi’ süreçte de basın ve diğer entelektüel araçlar önemli ölçüde ya sessiz kalarak ya da açık biçimde destekleyerek genel kamu algısının biçimlenmesine yardım etti. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;İletişim kanallarının devlet siyasetini paralel izlediği anlarda, kamuoyunda sembol isimler kurumsal kimlikler gibi öne çıkmaya başladı. 90’ların ortalarına kadar etkili birer anti-PKK aracı olarak kendini gösteren Anadolu’dan Görünüm, Perde Arkası gibi TRT yapımı programların benzeri karakterler gazetelerde birtakım isimlerle belirdi. Bu dönemde gazetecilik tarzı ve etkinliğiyle kimi gazete ve yazarları da birer sembole dönüştü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kurumlardaki isimleri etkili birer figür haline getiren öğelerin başında popüler yayın organlarında yazıyor olmaları kadar, kullandıkları dil ve tarz da geldi. Bu dil, ana akım siyaset ve kültürün içinde yer almayan hemen tüm unsurların herhangi bir nezaket öğesi taşımadan aşağılanması, hedef gösterilmesi şeklinde kendini var etti, benzerlerini de ya yarattı ya da güçlendirdi. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;Devletin ana kurumları ve ideolojisinin ötesinde kalan ya da 80 yıllık bekaya tehtid görülen Kürt kimliği ve şahsiyetleri kadar, İslamcı siyasi parti ve simalar, sosyalist-liberal isim ve oluşumlar da korumacı olduğu ölçüde saldırgan da olan bu ‘sevgili okuyucularım’la başlayıp hakaretlerle süren popüler dilin ağına takıldı. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;Basının temel karakteristiğini biçimlendiren bu isimler için Kürt meselesi kadar başörtüsü problemi, Avrupa Birliği’ne giriş kadar azınlıklarla ilgili sorunlar hep Türkiye’nin bağımsızlığı ve laik kimliğini tehdit eden konulardı. Dolayısıyla bu sorunların toplumun gözünde olumsuzlaştırılması kadar bunları dile getiren insanların da itibarsızlaştırılmaları gerekiyordu. Nitekim birçok konuda şu anda çözüm yönünde bir siyasi irade dahi gelişse buna engel teşkil edebilecek denli güçlenen demokratik olmayan baskın bir toplumsal algı oluştu. Bu algının kendini en olumsuz şekilde gösterdiği konu da, şüphesiz ki üzerinde en çok çalışılan Kürt meselesi oldu. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Yeni dönem&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;AKP’nin 2002’de iktidara gelmesi, 2007 ve son olarak 2011 seçimlerinde iktidarını pekiştirmesi, bu parti ve öncülüne 1990’ların ikinci yarısından itibaren ‘irtica tehtidi’ üzerinden temelden karşı gelmiş yukarıdaki isimlerin önemli bir kısmının yavaş yavaş medya görünürlüğü veya etkinliğinden uzaklaşmasına yol açtı. AKP’nin kendi medyasını yaratması, pro-AKP yayınların izlenirliğinin artması gibi nedenler de Serge Halimi’nin ifadesiyle değişmez ‘düzen bekçisi’ isimlerin etkinliklerini görece kıran nedenler oldu. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;2000’li yılların ilk yarısına kadar da bariz bir etkinlik gösteremeyen muhafazakar medya, sahiplik yapılarının değişmesiyle birlikte daha etkili bir araç olarak görünmeye başladı. Bu medyada görünür olan isimler izlenirlikleri öncesine kıyasla daha yoğun olan bir sürece girmiş oldu. Daha önce kimi zaman okunan çoğu köşe yazarı iktidara olan yakınlıkları nedeniyle artık ne diyeceği merakla takip edilen figürlere dönüştü. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;Türkiye’nin ana akım medyasındaki olumsuz tasvirlerinin bir sonucu olarak muhafazakar kesimin Kürt meselesine bakışı uzun süre görece empati izleri taşıyan nüveler taşıyordu. Bu dönemde ana akımda yer bulamayan liberal-demokrat isimler kendilerini bu medyada ifade imkanları da buldu. Ancak Kürt meselesi ve hareketinin Cumhuriyet’in temel hedeflerini engelleyici, rahatsız edici boyutu bir zaman sonra muhafazakar dünyanın da hedeflerini tehtid eder duruma geldi. &amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;Kemalizmden uzak yeni bir paradigmanın inşa edildiği Türkiye’de Kürt meselesi bu yolda da engel çıkaran bir unsur olarak belirmeye başladı. Bu andan itibaren de 80 ve 90’lı yıllarda daha çok militarist-devletçi tarafın itibarsızlaştırmaya çalıştığı Kürt hareketi muhafazakar kesimden de benzer bir reaksiyonla karşılaşmaya başladı. ‘Dış mihrak’ retoriğinin Ergenekon gibi bir ‘iç mihrak’la yer değiştirmesi bu dönemde kendini gösterdi. 90’lı yıllarda devletçi tarafın Avrupa-Ermenistan gibi ‘odak’ların ‘maşa’sı olarak yansıtmaya çalıştığı Kürt hareketi hükümetçi muhafazakar-liberal medyanın elinde Ergenekon ve derin devletin maşası olarak işlenen bir unsura dönüştü. Burada da esas amaç Kürtlerin ve temsilcilerinin kendinde bir iradeden çok farklı hırsları olan kesimlerin kullandığı bir araç olduğu inancını yerleştirmekti. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;Bu amaçla da, 90’lı yıllardaki ‘düzen bekçisi’ gazetecilerin gazetecilikle uyuşmayan pratikleri gibi, 2000’li yıllarda da gazetecilikten uzak bir yayıncılık pratiği sergilenmeye başlandı. Kürt meselesine kaynaklık eden problemlerin çözümü yönünde yapıcı siyasetler geliştirmeyen hükümetin izlediği politikayı bu kanallar, 90’lı yıllar örneğinde ‘laik’ medyanın yaptığı gibi sorgusuz bir şekilde takip etti. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;90’ların farklı versiyonu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;Hükümetçi ile devletçi ana akım medyanın bir başka benzer özelliği, takip ettikleri tarafların siyasetine kendilerine hemen uyduran yönleri oldu. 2009’da hükümetin başlattığı ‘açılım’ı hükümetin diliyle destekleyen muhafazakar medya, bundan iki yıl sonra bu noktadan çok uzak bir siyaset yürüten aynı hükümeti benzer bir dille desteklemeye devam etti. Eleştirel, sorgular bir noktadan uzak durdu. Bunun da ötesinde, tıpkı 90’lı yıllardaki Anadolu’dan Görünüm türü programlar gibi, popüler televizyon kanallarında Kürtler ve siyasetleri hakkındaki milliyetçi önyargıları besleyecek ideolojik yapımlar hazırlanmaya başlandı. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;90’lı yılların devletçi gazeteciliğinde ana akım siyasetin dışında duran aydın veya siyasetçilerin ‘nerede bu devlet’ klişesiyle ihbarı, bunların devlet birşey yapmıyorsa dahi ‘sevgili okuyuculara’ şikayet edilmesi yaygın bir yöntemdi. Bu durum çok sayıda özellikle Kürt siyasetçi ve entelektüelinin hedef olmaları, sayısız mağduriyetle karşılaşmaları gibi durumlar yarattı. Devletin koyduğu engellerin yanında bu tür gazetecilik de, Türkiye’deki ifade özgürlüğünün önündeki temel bariyerlerden biri haline geldi. Farklı, muhalif bir düşüncenin kendini ifadesi, bu gazeteciliğin de sansürü ve karşı yayınıyla daha da güçleşti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2000’li yılların hükümetçi gazeteciliğinde de, bunun benzeri bir yönelimin örnekleri belirmeye başlamakta. Güçlenen bir basın kutbu olan hükümetçi medya, farklı görüşleri hükümete, olmadı okura şikayet eder bir yönelim içinde. Son zamanlarda Kürt siyasetini olumlayan yazarlara yönelik de bu türden işaretler görülmekte. Bu durum da, 90’lardakinin bir tür yansıması gibi bu defa Türkiye’de değişmez ‘devletçilerin’ dahi yakınmaya başladığı bir ifade özgürlüğü sorunu yaratan durum olarak kendini gösteriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Ümmetçiliğin unutulması&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhafazakar medyada Kürtlere dönük yönelimin nedeni yalnızca basit bir partizanlıkla da açıklanamaz. Kendini İslamcı-dindar olarak kabul eden kesimlerin de içinde bir tartışma konusu olan milliyetçilikten, bu kesim de uzak değildi. Bu nedenle 2000’ler öncesinde Kürt meselesine ‘ümmet’ anlayışı üzerinden daha kapsayıcı bir perspektifle yaklaşabilen muhafazakar medya devletle tanışma, devleti temsil eden bir konuma gelmenin de bir sonucu olarak klasik Türk milliyetçi bakışının izlerini sürmeye başladı. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;Muhafazakar medya ve entelektüel çevresinin Kürt meselesine olan bakışını milliyetçiliğin baskın geldiği bir noktaya çeviren unsurlardan biri de Kürt hareketinin sol-seküler kimliği oldu. Kürtlerin Kemalist devletten çektiği eziyeti 90’lı yıllarda Filistinliler veya Bosnalılarla özdeşleştirebilen bazı daha ümmetçi Müslüman bakışın popüler Kürt hareketinin sol-seküler özüyle de yıldızı hiç barışmadı. Dolayısıyla çoğu zaman ‘ümmet’-‘mazlum’ kavramları ölçüsünde bir yakınlık kurabilen muhafazakar bakış, milliyetçilik ve sekülerlik üzerinden de Kürtlerden uzaklaşmaya başladı. Kürt hareketini AKP düzenini bozmaya çalışan anti-demokratik ve Kemalizmi takip eden kliklerin bir ‘maşa’sı olarak gösterebilen hakkaniyetsiz anlayışı kolaylaştıran da bu kesimde Kürtlerle Kemalist Türkler arasında bir ‘din kardeşliği’ni gören bakış oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP hükümetinin Kürt meselesinin nihai-barışçıl çözümüne ulaşmaktan uzak adımlarını yeterli bulan muhafazakar çevre, bunu yeterli bulmayan Kürt hareketine karşı kızgınlık üreterek, Kürt hareketini ‘reformist hükümet’ karşısında ‘şımarık’&amp;nbsp; gören bir çizgiye kaydı. Muhafazakar kesimdeki ümmetçi bakışın yavaş yavaş terk edilmesi, yerine Kürtlerin huzur ve düzeni bozan unsurlar olarak görülmesi süreci buradan doğdu. Tüm bunlar, özellikle son dönemde muhafazakar medyada gördüğümüz türden Kürt meselesinin öznelerine karşı hırçın ve refleksif bir yayıncılığın doğmasına yol açtı. Son zamanlarda bu açıdan bakıldığında, bu medya ve kesimin de Kürt meselesinde kendilerine ait bir 90’lı yıllar pratiği sergilemekten uzak durmayacakları izlenimi bıraktığını söylemek mümkün. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* &lt;a href="http://bianet.org/biamag/diger/131823-yeni-turkiyenin-colasanlari"&gt;Bianet&lt;/a&gt;'te yayınlandı.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-6790970138358770393?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/6790970138358770393'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/6790970138358770393'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2011/07/yeni-turkiyenin-colasanlar_30.html' title='Yeni Türkiye’nin Çölaşanları'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-JibJn-tcCw4/TjQu1ZmJRdI/AAAAAAAAAkE/bPWwO3_xIJo/s72-c/Gazeteler.JPG' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-8471600492835872088</id><published>2011-07-13T04:53:00.000-07:00</published><updated>2011-07-30T12:43:40.993-07:00</updated><title type='text'>Hayalî Türkiye’nin Gerçek Adları</title><content type='html'>&lt;div dir="ltr" style="text-align: left;" trbidi="on"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-EM_7iyPa1ug/Th2FcGWE_CI/AAAAAAAAAjw/50D5D-16DGE/s1600/Rapor1.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="110" src="http://4.bp.blogspot.com/-EM_7iyPa1ug/Th2FcGWE_CI/AAAAAAAAAjw/50D5D-16DGE/s200/Rapor1.JPG" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;&lt;b&gt;Hamza Aktan&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="addmd"&gt;David Wilmshurst imzalı “&lt;/span&gt;Doğu Kilisesinin Dini Yapılanması -1318-1913” (&lt;i&gt;The ecclesiastical organisation of the Church of the East, 1318-1913&lt;/i&gt;) isimli çalışmayı okuyan herhangi bir Türk için, bu kitapta bahsi edilen ve Türkiye sınırları içinde olan yüzlerce ilçe, köy, mahalle ve mezra isminden herhangi biri dahi tanıdık gelmeyecektir. Zira bu isimlerin neredeyse tamamı, Cumhuriyet’in ilk yıllarından bugüne kadar sistemli bir biçimde kök ve anlamlarından tamamen koparılıp değiştirilerek Türkçeleştirilmiştir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;Türkiye’nin çok dilli toplumsal yapısını tek dilli hale dönüştürmeyi hedefleyen ve Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana süren projesinin en önemli ayağını var olan toplumsal gerçekleri ya tamamen ortadan kaldırmak ya da gizlemek oluşturdu. Bu yapılırken de yalnızca makro bir çerçeveye bağlı kalınmadı, insanların özel hayatlarına kadar inilerek, isimleri gibi özel varlıklarına da el konuldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek millet ülküsünü ayakta tutmak için tarihin deforme edilmesinden, bugünün de geleceğe yaşandığı haliyle aktarılmamasına dönük bu azami çabaya itirazını koruyan Kürtler ise bu süreçte en fazla olumsuz etkilenen kesim oldu. Kürtleri tanımlayan, onları Türklerden ayıran en önemli unsur olan Kürtçe, kamusal hayattan tamamen uzaklaştırıldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devamında da bu dilde anılan kişi isimlerinden yer adlarına kadar her şey Türkçeleştirilmeye çalışıldı. Kürt ailenin &lt;i&gt;Bêrivan&lt;/i&gt; dediği çocuk Suna, Kürt köyü &lt;i&gt;Civyan&lt;/i&gt; Gürdere, Kürt kenti &lt;i&gt;Gever&lt;/i&gt; Yüksekova oldu. Bu derin hafıza silme çalışmasının amacı Berîvan diye bir insan, Gever diye bir kent isminin olmadığını, olsa bile tarihten bir anektod olduğunu verili bir toplumsal gerçeğe dönüştürmekti. Nitekim Gever gibi yerler için de ‘Kürtçe isim’ değil, ‘eski isim’ sıfatı kullanıldı. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;&lt;br /&gt;Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 2009’da, ‘Kürt açılımı’ndan kısa bir süre önce Güroymak’a gerçek adı &lt;i&gt;Norşîn&lt;/i&gt; ile hitap etmesinin ardından, bu isimlerin iadesine dönük yoğun bir beklenti oluşmuş ancak bu da genel ‘açılım’ projesinin askıya alınması gibi gündemden düşürülmüştü. Son zamanlarda bu yönde BDP’li belediyeler tarafından olumlu kararlar alınsa da bu kararların önemli bir kısmı valilikler, kaymakamlıklar ya da yargının engeline takılıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;Hayali coğrafyalar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;Yalnızca Kürt meselesiyle değil, Türkiye’nin tümünün gerçek tarihi ve kültürüyle ilgili bu durum şimdiye dek herkesin farkında olduğu, ancak boyutları konusunda gerçek bir fikrinin olmadığı bir konuydu. Yazar Sevan Nişanyan’ın, Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV) için hazırladığı &lt;i&gt;‘Hayali Coğrafyalar: Cumhuriyet Döneminde Türkiye’de Değiştirilen Yeradları’&lt;/i&gt; başlıklı raporu sorunun geniş bir dökümünü ve tarihçesini sağlamakla bu yönde önemli bir ihtiyacı karşılıyor. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;&lt;br /&gt;Nişanyan’a göre, Cumhuriyet dönemini de şekillendirecek yer adlarını Türkçeleştirme politikası Enver Paşa’ya kadar uzanıyor, politikanın fiilen uygulamaya konması da 1. Dünya Savaşı’nın ortalarında, Enver Paşa’nın 6 Ocak 1916 tarihli genelgesiyle başlıyor. Enver Paşa, sözkonusu genelgede ‘İslam olmayan’ milletlerin dillerindeki bölgelerin değiştirilmesini şu sözlerle emrediyor: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;/span&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: #231f20;"&gt;Memalik-i Osmaniyyede &lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: #231f20;"&gt;Ermenice, Rumca ve Bulgarca, hasılı İslam olmayan milletler lisanıyla yadedilen &lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: #231f20;"&gt;vilayet, sancak, kasaba, köy, dağ, nehir, ilah. bilcümle isimlerin Türkçeye tahvili mukarrerdir. &lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: #231f20;"&gt;Şu müsaid zamanımızdan &lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: #231f20;"&gt;süratle istifade edilerek bu maksadın fiile konması hususunda himmetinizi rica ederim.&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;”&lt;i&gt;(s.41).&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Enver Paşa’nın ilkin gerek görmediği Müslüman Kürt ve Arap toplumlarının dillerindeki bölgelerin isimlerinin değiştirilmesine ise Cumhuriyet döneminde başlanıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Atatürk sürdürüyor, İnönü yavaşlatıyor, Menderes yükseltiyor&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı politikanın Atatürk döneminde sürdürüldüğünü, İnönü döneminde neredeyse durduğunu, 1950’lerin ortasında ise ‘radikal’ bir aşamaya evrilerek binlerce yerin isminin değiştirilmesine zemin hazırlayacak düzenlemelerin yapıldığını not eden rapor, 1960 sonrasına dair şöyle bir döküm veriyor: &lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;br /&gt;“&lt;/i&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: #231f20;"&gt;Hazırlıklar 27 Mayıs 1960 darbesinin hemen ertesinde semeresini verdi. Darbeyi izleyen dört ay içinde 10 bine yakın yeni köy adı resmi kullanıma sokuldu. 1965’ten önce Türkiye’deki tüm yer adlarının yaklaşık &lt;b&gt;üçte biri&lt;/b&gt; değiştirildi. Bazıları binlerce yıllık tarihe sahip olan &lt;b&gt;12 bin&lt;/b&gt; dolayında köy ve &lt;b&gt;4 bin&lt;/b&gt; dolayında bağlı yerleşim ile binlerce akarsu, dağ ve coğrafi şekil, bürokratik zihniyetin ürünü olan yeni Türkçe adlara kavuştu. Eski adları unutturmak için son derece katı politikalar izlendi. Bu adları (parantez içinde dahi olsa) gösteren haritaların basılması, yurda sokulması ve dağıtılması yasaklandı.”&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;i&gt; (s.13).&lt;br /&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;Rapordan, 1965’ten 1980’e kadar ad değiştirme politikasının bir kez daha yavaşladığını, 80’darbesinden sonra ise yeniden canlandığını öğreniyoruz. 80 sonrasında da 1960 tane yerleşim yerinin ismi değiştiriliyor &lt;i&gt;(s.15)&lt;/i&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;Kürt kentlerine özel uygulama&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;Nişanyan, ad değiştirme politikasından, Türkiye’nin hemen her tarafının etkilendiğini, ancak bunun en yoğun oranda Kürt bölgelerinde uygulandığını çarpıcı bir tabloyla aktarıyor. Buna göre, 1920’lerden sonra, Türk nüfusun yoğun olduğu Bursa, Denizli, Çorum, Çankırı, Ankara, Afyon, Manisa, Karabük gibi kentlere neredeyse hiç dokunulmadı, bu kentlerdeki isim değiştirme oranları yüzde 10-20 civarlarında seyretti. &lt;/div&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-h5fx9FV7YB8/Th2FoigEfyI/AAAAAAAAAj0/L2aPtmdJRxE/s1600/Rapor.JPG" imageanchor="1" style="clear: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="200" src="http://2.bp.blogspot.com/-h5fx9FV7YB8/Th2FoigEfyI/AAAAAAAAAj0/L2aPtmdJRxE/s200/Rapor.JPG" width="125" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Büyütmek için tıklayın.&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;Tersi şekilde Kürt kentleri Diyarbakır, Van, Şırnak, Hakkari, Mardin, Bitlis, Bingöl, Batman, Ağrı, Adıyaman, Tunceli, Muş, Elazığ, Erzincan, Erzurum ve Siirt’te ad değiştirmenin sayısal dağılımı yüzde 70-90 arasında gerçekleşti. Antep, Kars, Malatya, Urfa gibi kentlerde de bölge isimleri yüzde 45 oranında değiştirildi. &lt;i&gt;(s.51)&lt;/i&gt;. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;Rapor, yer isimlerinin dünyanın her yerinde, tarihin kendisi kadar yaşlı olabildiğini, kültürün en önemli parçalarından olduğunu farklı örneklerle aktarıyor. Çalışmadaki şu cümle, söz konusu olanın yalnızca bir ülkedeki halk veya halkların diline ait nüansların değil, tüm bir coğrafyanın tarihinin kaybettirilmesi olduğunu gayet iyi anlatıyor&lt;i&gt;: “&lt;/i&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: #231f20;"&gt;Anadolu’nun Türkler (ve Kürtler) tarafından iskânı sürecinde klasik tarih kaynaklarının karanlıkta bıraktığı pek çok husus, yer adları analizi sayesinde aydınlatılabilir.” (s.23)&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="color: #231f20;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nişanyan’ın aynı çerçevede hazırladığı &lt;b&gt;&lt;i&gt;"&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;Index Anatolicus: Türkiye Yerleşim Birimleri Envanteri&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;" (&lt;span lang="EN-GB"&gt;&lt;a href="http://www.nisanyanmap.com/" target="_blank"&gt;&lt;b&gt;&lt;span lang="TR"&gt;http://www.nisanyanmap.com&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;) isimli çalışması da Türkiye'deki il, ilçe, mahalle, köy ve mezra gibi yerleşim yerlerinin eski ve yeni isimleri, kökenleri ve hangi tarihlerde değiştirildiğine ilişkin bilgileri Google Map üzerinden yansıtıyor. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-7tF3CoyU828/Th2F5YNIn-I/AAAAAAAAAj4/WXnOB1f4o_0/s1600/Rapor3.JPG" style="clear: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="101" src="http://3.bp.blogspot.com/-7tF3CoyU828/Th2F5YNIn-I/AAAAAAAAAj4/WXnOB1f4o_0/s200/Rapor3.JPG" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Büyütmek için tıklayın.&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;Kürtlerin son yıllardaki en temel taleplerinden biri olan yer adlarının iadesi konusunda, Nişanyan’ın bu çalışması Türkiye’deki yerel ve merkezi yönetimlere önemli bir projeksiyon sunacak kapsamda. Çalışma aynı zamanda Türkiye’de Kürt ve Türk toplumlarının yaşadıkları yerlerin tarihini bilmeleri açısından da faydalı bir kaynak niteliğinde. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="color: #231f20;"&gt;Menderes’in hiç mi dahli yok?&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="color: #231f20;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;i&gt;‘Hayali Coğrafyalar: Cumhuriyet Döneminde Türkiye’de Değiştirilen Yeradları’&lt;/i&gt; &lt;span style="color: #231f20;"&gt;sağladığı önemli veriler ve perspektiflere rağmen, birkaç hususta eleştiri konusu nüanslar da barındırıyor. Öne çıkan iki husus şöyle sıralanabilir: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;span style="color: #231f20;"&gt;N&lt;/span&gt;işanyan, Türkçeleştirme politikasının kısa tarihini aktardığı ve bu politikanın ‘radikal bir dönüşüm’ yaşadığını belirttiği 1950’lerle ilgili kısımda, dönemin Menderes iktidarını kollayan bir izlenim veriyor. Yazar birkaç yıl sonra binlerce yer adının değiştirilmesine dönük yasal düzenlemelerin hazırlandığı ve bunun Demokrat Parti hükümetinin İçişleri Bakanlığı tarafından yürütüldüğü dönemi anlatırken ne Adnan Menderes ne Demokrat Parti isimlerini kullanıyor. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;Aynı şekilde 1950’lerin ikinci yarısındaki bu dönüşümü “&lt;/span&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: #231f20;"&gt;siyasi iktidarları aşan&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="color: #231f20;"&gt;” ifadesiyle tarif ederek Menderes hükümetine bir etkisizlik payesi veriyor. Yazar aynı bölümde, yapılan düzenlemede ‘Atatürkçülerin’ etkisinin fazlalığını &lt;i&gt;“1957’de ‘Türkçe olmayan’ yer adlarını belirlemek ve yeni adlar önermek amacıyla, İçişleri Bakanlığı bünyesinde, silahlı kuvvetlerin, üniversitelerin ve diğer Atatürkçü devlet kurumlarının katıldığı Yabancı Adları Değiştirme Komisyonu kuruldu” &lt;/i&gt;cümlesiyle ima ediyor ancak bunu da herhangi bir ek bilgi vermeden ortada bırakıyor. &lt;i&gt;(s.13)&lt;/i&gt;. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;‘Duygusal tepkiler’&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nişanyan, raporda, yer adlarının iadesine, bunun nasıl uygulanabileceğine ilişkin başta Avrupa ülkelerinden olmak üzere çeşitli örnekler veriyor. &lt;span lang="EN-GB"&gt;Aynı şekilde iadede Kürt coğrafyasında izlenmesi gereken yollara dair de öneriler sıralıyor. Ancak &lt;i&gt;“&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;i&gt;&lt;span lang="EN-GB" style="color: #231f20;"&gt;15 bini aşkın örneğin hemen hepsinde, ne yerel ne de resmi bir geçmişi olan, tamamen bürokratik yaratıcılığın eseri olan yeni adlar üretilmiştir”&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span lang="EN-GB" style="color: #231f20;"&gt; &lt;i&gt;(s.31)&lt;/i&gt; diyen Nişanyan, bundan birkaç sayfa sonra bu bürokratik yaratıcılığın eseri olan adların kaldırılmaması gerektiğini savunuyor. Yazar bu durumu da, naif sayılabilecek bir gerekçeye bağlıyor: &lt;i&gt;“…bugün bölgede Cumhuriyet döneminde verilmiş olan yeradlarının kaldırılarak eski adlara geri dönülmesi, kamuoyunda “Türkçenin” yenilgiye uğraması ve “Türkçe adların” bölge coğrafyasından silinmesi olarak algılanacak ve buna uygun duygusal tepkilerle karşılaşacaktır” (s.72)&lt;/i&gt;. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rapor, benzer şekilde Ermenice isimlerin iadesi konusunda da ‘vatandaş’ tepkisini gerekçe göstererek şerh koyuyor. “&lt;i&gt;Doksan beş yıldan veya daha uzun süreden beri Ermenilerin yaşamadığı bir köyde ‘Ermenice’ olarak algılanan eski ada dönüş, haklı veya haksız tepkilere yol açacaktır”&lt;/i&gt; diyen rapor, yine geleneksel devletçi yaklaşımı çağrıştıran bir akıl ortaya koyuyor &lt;i&gt;(s.72)&lt;/i&gt;. Oysa şu anda Kürt kentlerindeki köy-mezra isimlerinin önemli bir kısmı ya Ermenice ya da Süryanice’dir. Ancak Kürtler günlük, hayatlarında, Kürtçe isimler kadar bu isimleri de kullanabilmekte, herhangi bir ‘haklı-haksız’ tepki göstermemektedirler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin Hakkarililer, aradan yüzyılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen Hristiyan Nesturi toplumunun en önemli merkezlerinden olan Koçanis köyünü herhangi bir dini gerekçeyi dikkate almayıp aynı ismiyle anmaya devam etmekteler. Ancak Nişanyan’ın önerisiyle hareket edilse, buna rağmen köye verilen Türkçe ‘Konak’ isminin kaldırılmaması gerekir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Raporun bu açıdan dikkat etmediği bir başka önemli husus da özellikle Kürt bölgelerinde il ve ilçe gibi isim dolaşımı çok yaygın olan yerler dışında yerleşim yerlerinin çok önemli bir kısmının Türkçe isimlerinin Kürtlerde büyük ölçüde bir karşılık bulmadığı gerçeği. Diyarbakır’dan Van’a, Mardin’den Batman’a kadar, Kürtlerin önemli bir kısmı köy-mezra isimlerini yalnızca Kürtçe isimleriyle bilmektedirler. Dolayısıyla çok sayıda yerleşim yerinin Türkçe isimlerinin bugün bile kaldırılması oradaki halk için herhangi bir ‘kayıp’ anlamı taşımayacak, bilakis memnuniyetle karşılanacaktır. Burada raporun yazarının açık bir şekilde tarihi-kültürü ilgilendiren böylesi önemli bir konuda güncel siyasi konjonktürün ‘duygusal’ etkisinde kaldığını söylemek mümkün. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka tuhaf nokta, raporu hazırlayan TESEV Demokratikleşme Programı’nın da Nişanyan’ın ‘duygusal tepki’ önermesine ikna olmuş görünmesi. Raporun ‘Sunuş’ yazısında Demokratikleşme Programı’ndan Özge Genç ve Mehmet Ekinci, bunu “&lt;i&gt;Bu yaklaşımın &lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;i&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;pratik açıdan gerçekçi olduğunu teslim etmekle birlikte...”&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt; sözleriyle ifade ediyor. Önermenin ‘pratik açıdan gerçekçi’ olup olmadığı dahi tartışmaya çok açık. Ancak öyle bile olsa, zaten tartışılan ve sıkıntısı çekilen meselenin kendisi, ‘pratik açıdan gerçekçi’ gibi görünen verili toplumsal adaletsizliklerin kaldırılması değil midir? &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;* Raporun tamamı için &lt;a href="http://www.tesev.org.tr/UD_OBJS/PDF/DEMP/AH/yeradlari-tumu.pdf"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;* Yazı ilk olarak &lt;a href="http://bianet.org/bianet/toplum/131413-hayali-turkiyenin-gercek-adlari"&gt;bianet&lt;/a&gt;'te yayınlandı. &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-8471600492835872088?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/8471600492835872088'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/8471600492835872088'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2011/07/hayali-turkiyenin-gercek-adlar.html' title='Hayalî Türkiye’nin Gerçek Adları'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-EM_7iyPa1ug/Th2FcGWE_CI/AAAAAAAAAjw/50D5D-16DGE/s72-c/Rapor1.JPG' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-4946371103007471667</id><published>2011-07-09T02:05:00.000-07:00</published><updated>2011-07-09T06:41:29.082-07:00</updated><title type='text'>News of the World Olayı; İyi Gazeteciliğin Zaferi</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-khIEZECEBNU/ThgZ0LrAynI/AAAAAAAAAjo/E0FvEsxaKGs/s1600/NewsoftheWorld.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="120" src="http://4.bp.blogspot.com/-khIEZECEBNU/ThgZ0LrAynI/AAAAAAAAAjo/E0FvEsxaKGs/s200/NewsoftheWorld.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;Hamza Aktan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;Çoğu tarihi vaka, beraberinde yerleşik hale gelmiş algıları da hızla ters yüz eden özelliklere sahip. Rupert Murdoch’ın, medya imparatorluğu içinde küçük bir nokta da olsa 168 yıllık haftalık bulvar gazetesi News of the World’u ‘telefon dinleme skandalı’nın ardından kapatması gazetecilik dünyası için böyle bir etki yaratacak.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;Topluma kamusal olanı yansıtmak gibi temel bir kaygısı olması gereken gazetecilik, News of the World örneğinde kamusal, özel ne varsa, habere ulaşmak için her türlü yolun mubah görüldüğü bir hal almıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu büyük gazetecilik ayıbının işaretleri her ne kadar son dört-beş yıldır dillendirilmeye başlandıysa da gazetenin neredeyse tüm ‘başarılı’ haberciliğini etik dışı yollardan, çoğu zaman da suça bulaşarak kotardığını şimdilerde öğreniyoruz. Gazete, şimdiye dek ortaya çıkanlar kadarıyla, ‘ilginç’ ve ‘farklı’ habere ulaşmak, rakiplerine haber atlatmak için 4 bini aşkın kişinin telefonlarını dinletmiş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-5Jxuyk3-PGQ/ThgYBd6d1LI/AAAAAAAAAjc/SsVGgHUiTzA/s1600/notw.jpg" style="clear: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="200" src="http://4.bp.blogspot.com/-5Jxuyk3-PGQ/ThgYBd6d1LI/AAAAAAAAAjc/SsVGgHUiTzA/s200/notw.jpg" width="154" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Kardeş The Sun: Dünya'nın sonu.&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-5Jxuyk3-PGQ/ThgYBd6d1LI/AAAAAAAAAjc/SsVGgHUiTzA/s1600/notw.jpg" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;/a&gt;Bu binlerce kişinin arasında da toplumun hemen her kesiminden mağdur bulmak mümkün: Irak ve Afganistan’da ölen İngiliz askerlerinin aileleri, 2005’te Londra’da yapılan intihar saldırılarında ölenlerin yakınları, 2002’de kaybolan, daha sonra öldürülen 13 yaşındaki Milly Dowler isimli çocuk, şimdiki Maliye Bakanı George Osborne, eski bakan Tessa Jowell, kraliyet ailesi üyeleri, Siena Miller, Hugh Grant, Rooney gibi yüzlerce sanatçı, siyasetçi ve sporcu. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;Murdoch medyasını yöneten News Corporation’ın telefon dinleme skandalının iyice açığa çıkmasının ardından gazeteyi kapatmaya karar vermesi Britanya’da çoğu kişi tarafından şüpheyle karşılanıyor. Başta İşçi Partisi lideri Ed Miliband ve telefon dinleme skandalının mağdurlarından aktör Hugh Grant olmak üzere çoğu kişi kurumun gazetenin yerine kardeş The Sun’ın Pazar edisyonunu çıkarmaya başlayacağına inanıyor. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Etkileri ne olabilir?&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-ytT0PWuFC1c/ThgdoRAUvZI/AAAAAAAAAjs/yVc-cO2VP-E/s1600/TheGuardian.jpg" style="clear: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="200" src="http://2.bp.blogspot.com/-ytT0PWuFC1c/ThgdoRAUvZI/AAAAAAAAAjs/yVc-cO2VP-E/s200/TheGuardian.jpg" width="192" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;The Guardian'ın NotW'u kapanmaya &lt;br /&gt;götüren manşetlerinden.&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-9tDLZGrxTKY/ThgZJMOyk_I/AAAAAAAAAjg/GPhT5zH_vqU/s1600/notw2.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu kaygı ve ihtimale rağmen, News of the World skandalının, ilke tanımaz gazetecilik üzerinde bir dönem Prenses Diana’nın ölümünden sonra oluşan ‘paparazzi duyarlılığı’ gibi bu defa bir ‘bulvar gazeteciliği duyarlılığı’ yaratacağını söylemek mümkün. News Corporation gibi dünyanın en büyük ikinci medya tekelinin, gazetecileri ve yöneticileriyle birlikte utanç verici bir duruma düşmesi gazeteciler kadar gazete patronları üzerinde de kalıcı etkiler bırakacaktır. Önümüzdeki dönemde özellikle Britanya’da basın pastasının en büyük kısmını tutan bulvar gazeteciliği, alacağı büyük güven kaybından doğacak manevi-maddi zararın yanında, çok ciddi bir kamuoyu denetiminin ağırlığını da hissetmeye başlayacak. Yapacakları her habere nasıl ulaştıkları da kamuoyunun merak edeceği bir husus olacak. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-ytT0PWuFC1c/ThgdoRAUvZI/AAAAAAAAAjs/yVc-cO2VP-E/s1600/TheGuardian.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;News of the World’un kapanmasının bir başka olumlu etkisi, ciddi-kamusal&amp;nbsp; haberciliğin yeniden değer kazanacak olması olacak. Dünyanın en kötü tabloidleri kadar en saygın gazetelerini de barındıran Britanya, bu anlamda son yıllarda ekonomik olarak giderek zor durumda olan The Guardian, The Independent, Daily Telegraph gibi gazetelerin haberciliğinin daha fazla takip edileceği bir ülke olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-9tDLZGrxTKY/ThgZJMOyk_I/AAAAAAAAAjg/GPhT5zH_vqU/s1600/notw2.jpg" style="clear: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="200" src="http://3.bp.blogspot.com/-9tDLZGrxTKY/ThgZJMOyk_I/AAAAAAAAAjg/GPhT5zH_vqU/s200/notw2.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;D. Telegraph: Güle güle zalim dünya.&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;Şu anki skandalın ortaya çıkmasında, bir anlamda kötücül gazeteciliğin yenilmesinde en büyük paya sahip bu gazeteler, sorumlu gazeteciliğin geniş kitlelerde daha fazla karşılık bulmasının da yolunu açmış oldular. Bu bir anlamda mesleki bir temizlenmeyi de beraberinde getirecek. Özellikle The Guardian’ın bu skandalın hemen her yönünü sabırlı ve ısrarlı bir şekilde takibinin kendisi, iyi gazeteciliğin önemli bir örneği olarak kalacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;News of the World olayı, yalnızca bir gazetenin ve bu gazete içindeki çalışanların sorumsuzlukları üzerinden değerlendirilemeyecek bir başka boyuta sahip, o da kimseye tanımadığı toleransı bu tür gazetelere tanıyan okur olgusu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okurun bu ve benzeri gazetelere geçtiği iltimas, beraberinde bu gazetelerde de sonu olmayan bir doyumsuzluk ve hırsı besliyor. Yıllardır endişe duymadan okudukları haberlerin aslında suç işlenerek, kendileri gibi olan insanların özel hayatlarının gizliliğinin ihlal edilerek hazırlandığını gören okurun da bu yönlü gazetecilikten kendisini uzak tutması söz konusu olabilir. Tüm bunlar bir medya-okur kültürünün de değişmesi ihtimaline kapı aralayabilir. &lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-VN12MFEI2iQ/ThgZSpQ1hOI/AAAAAAAAAjk/l1iCdqBv5to/s1600/notw1.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-VN12MFEI2iQ/ThgZSpQ1hOI/AAAAAAAAAjk/l1iCdqBv5to/s1600/notw1.jpg" style="clear: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="200" src="http://1.bp.blogspot.com/-VN12MFEI2iQ/ThgZSpQ1hOI/AAAAAAAAAjk/l1iCdqBv5to/s200/notw1.jpg" width="150" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Indy: NotW Rebekah Brooks'a kurban edildi.&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;“News of the World” olayı, durdurulamaz bir şekilde yayılan Murdoch imparatorluğunun bu yayılmasının ciddi bir darbe almasına da yol açabilir. Britanya’da, şimdiye kadarki çok yakın ve sorunlu ilişkisinden dolayı bu krizden zaten yara almış Muhafazakâr Parti öncülüğündeki hükümetin tüm bu yaşananların ardından ayrıca dijital uydu kanalı BSkyB’nin kalan yüzde 60’lık hissesinin Murdoch’a satışını onaylaması oldukça zor görünüyor. Aynı şekilde benzer projelerini ABD’de yürüten News Corporation’ın bu kötü şöhret nedeniyle burada da ciddi kamuoyu direnciyle karşılaşması yüksek olasılık. Tüm bunlar, 1980’lerden bu yana İngiliz siyasetinde doğrudan bir etkiye sahip olduğu herkesin kabulü olan Murdoch ve medyasının bu etkisinin azalması, sorunlu medya-siyaset ilişkisinin bir dengeye oturmasına olanak sağlayabilir. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;Bize Ne Düşer?&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;İngiliz basını ile Türk basını karşılaştırıldığında, Türk bulvar gazetelerinin İngiliz benzerleri karşısında ne kadar masum veya amatör kaldığı, ancak ciddi Türk gazetelerinin de İngiliz benzerleri karşısında ne kadar ciddiyetsiz durduğu rahatlıkla görülür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu karşıtlık ve benzemezliğe rağmen, News of The World vakasının dünyanın her yerindeki gazetecilere bıraktığı bir ders var. Türkiye gibi medyanın giderek daha fazla bir siyasi araç olarak kullanılmaya başlandığı bir ülkede gazetecilerin haberi elde etme yollarının meşruiyeti bu açıdan daha fazla önem kazanıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu meşruiyet denetiminin sorumluluğu da İngiltere’de olduğu gibi önce büyük ölçüde sorumlu gazetecilere, sonra da okura kalıyor. Bu açıdan, Türkiyeli okur ve gazetecilerin Britanya’da yaşanan şu anki medya krizini yalnızca bir ilginç &amp;nbsp;‘dış haber’ olarak okumamalarında sayısız fayda var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Yazı ilk olarak &lt;a href="http://bianet.org/biamag/diger/131332-iyi-gazeteciligin-zaferi"&gt;bianet.org&lt;/a&gt;'da yayınlandı. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-4946371103007471667?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/4946371103007471667'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/4946371103007471667'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2011/07/news-of-world-olay-iyi-gazeteciligin.html' title='News of the World Olayı; İyi Gazeteciliğin Zaferi'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-khIEZECEBNU/ThgZ0LrAynI/AAAAAAAAAjo/E0FvEsxaKGs/s72-c/NewsoftheWorld.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-1063934006497576625</id><published>2011-06-27T02:15:00.000-07:00</published><updated>2011-10-20T15:05:44.695-07:00</updated><title type='text'>Çandar’ın PKK Raporu; Psikolojik Bir Kırılma</title><content type='html'>&lt;div dir="ltr" style="text-align: left;" trbidi="on"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/--rOyCt5Ai5M/TghKY8nExTI/AAAAAAAAAiY/8Br177ku8s0/s1600/Yaz.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="142" src="http://3.bp.blogspot.com/--rOyCt5Ai5M/TghKY8nExTI/AAAAAAAAAiY/8Br177ku8s0/s200/Yaz.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;Hamza Aktan&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin PKK kurulduğu ve silahlı mücadeleye başladığı günden bu yana bu örgüt etrafında inşa edip yürüttüğü paradigma, aradan 30 yıl geçtikten sonra kendisinin de üzerine bir yük olacak şekilde yerleşip kaldı. Sorunun çözümünün ötesinde geniş bir kamusal düzlemde incelenip tartışılmasını da çoğu zaman imkânsızlaştıran bu siyaset halen Türkiye toplumunun önünde bir engel olarak durmaya devam ediyor. &lt;/div&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bu güçlü, sarsılmaz paradigmayı yakın tarih boyunca zorlayanlar da çoğunlukla bu paradigmanın öte tarafında yer alan Kürtler olduğu için bunun aşılması günümüze kadar bir gerçekçi imkân haline gelemedi. PKK’nin özetle, temsil ettiğini iddia ettiği Kürtlerle herhangi bir organik bağa sahip olmayan, rasyonellikle ilişkisi kesilmiş bir “terörist” örgüt olduğunu savlayan bu paradigma, etrafına örülen güçlü yasal dayanaklarla 80’lerden bu güne ülkenin en azından batısının yerleşik algısı haline geldi. Bu algının artık neredeyse bunu yaratanlara dahi zarar vermeye başlamasında siyaset kurumunun popülist retoriği, medyanın gerçek bir gazetecilikten uzak yayıncılığı, STK’ların devletle bağlarının güçlülüğü gibi nedenler de etkili oldu.&amp;nbsp; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çatışmanın yaşandığı Türkiye’nin Kürt coğrafyasının dışında kalan, yaşananları fiilen gözlemleyemeyen toplumun önemli bir kesimi bu ideolojiye zamanla güçlü bir şekilde ikna edilmiş oldu. Esasen klasik bir devletçi refleks üzerinden, Kürt meselesinin hem ulusal hem uluslararası mecrada olduğu haliyle bilinmesini engelleme maksadıyla yaratılan bu paradigma özellikle 2000’li yıllarda Türkiye’nin batı kentlerinde PKK kadrolarından bağımsız olarak Kürt yurttaşlara da toplumun bazı kesimlerince ‘terörist’ muamelesi yapılmasına varacak tehlikeli raddelere vardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumun sancıları özellikle 2009’daki ‘açılım’ döneminde belirgin çelişkiler şeklinde kendini gösterdi. Devlet ‘terörist’ olarak tanımlayageldiği bir örgütle görüşüyor, örgüt üyesi ‘terörist’leri sınırdan engelsiz bir şekilde içeri alıyordu. En azından kamuoyuna yansıyan haliyle, bu çelişkinin olumsuz kısmı daha sonra baskın geldi ve bir ‘mantık hatasının’ ürünü gibi görünen ‘açılım’ sona erdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Terör Değil İsyan”&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin bu girdaptan çıkması, Kürt sorununa barışçıl, yapıcı bir çözüm bulabilmesi için bu mantık hatasını düzeltmeye ne kadar ihtiyaç duyulduğu o günlerden bu yana kendini açık bir şekilde gösteriyordu. Gazeteci Cengiz Çandar’ın, Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV) için hazırladığı ve &lt;i&gt;“Kürt Sorununun Şiddetten Arındırılması”&lt;/i&gt; alt başlıklı &lt;i&gt;“Dağdan İniş- PKK Nasıl Silah Bırakır?”&lt;/i&gt; isimli raporu bu ihtiyacın giderilmesi konusunda önemli bir kaynak niteliği taşıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt sorununun legal-illegal taraflarıyla görüşerek bir rapor hazırlayan Çandar, raporda Türkiye’ye mevcut Kürt hareketini ‘terörist’ olarak gören yaklaşımdan uzaklaşma ve bunu Cumhuriyet’ten bu yana gerçekleşmiş bir başka “Kürt isyanı” olarak görme önerisinde bulunuyor (Bkz: s.18; &lt;i&gt;Yeni Paradigma: Son Kürt İsyanı Olarak PKK&lt;/i&gt;). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;Kürtlerin on yıllardır hapse girme, hayatlarını kaybetme pahasına Türkiye kamuoyuna anlatmaya çalıştığı bu durumun devletçe reddi ve buna verdiği sert reaksiyon, yalnızca Kürt meselesinde değil, Türkiye’nin diğer meselelerini etkileyecek şekilde ifade özgürlüğünün önündeki en temel engellerden biri olarak duruyordu. Çandar bu anlamıyla, önemli, yakın gelecekte de olumlu etkilerini göreceğimiz nefes aldırıcı bir çabaya imza atmış bulunuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Spesifik olarak Kürt meselesinin şiddet boyutunun ortadan kaldırılmasına odaklanan rapor, devletin dirayet gösterdiği veya rasyonel olmaktan uzak çabalarına da aralarında resmi yetkililerinin de olduğu farklı kaynaklar üzerinden bir ayna tutuyor. Devletin şimdiye kadar soruna esas olarak güvenlik merkezli yaklaşmasının başarısızlığını işleyen rapor, bu nedenle PKK’nin bir ‘müzakere’ tarafı özne olarak değerlendirilmesi gerektiğini savunarak bir başka imkâna işaret ediyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu da yine 80’lerden bu yana devletin geçerli kıldığı &lt;i&gt;“dağda tek terörist kalmayıncaya kadar mücadeleye devam”&lt;/i&gt; siyasetinin hem resmi hem popüler düzlemde bir kırılmaya uğramasına yol açma ihtimali barındırmasıyla önemli bir ‘açılım’ olarak görünüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Raporu önemli kılan hususlardan biri de Öcalan’la yapılan görüşmelerin içerikleri ve kapsamlarının ilk kez detaylıca kamuoyuyla paylaşması. Raporda önerildiği haliyle, 1999’dan bu yana yürütülen görüşmelerin ‘diyalog’ veya ‘taktik’ boyutlarından yavaş yavaş ‘müzakere’ye evrildiği veya evrileceğine dair emareler görülüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rapor aynı zamanda şimdiye kadar ya PKK ya da devlet tarafından başlatılan ancak kalıcı bir çözümün yolunu açamayan girişimlerin bıraktığı deneyimleri de hatırlatarak bu yönde hem bir geçmiş hem de önemli bir gelecek perspektifi sunuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Önemli ‘Ayrıntılar’&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cengiz Çandar, hazırladığı raporda Kürt sorununda her biri birer dala ayrılarak kendi içinde kronikleşen sorunlara dönüşen konularda da kamuoyunu aydınlatıcı değerlendirmeler aktarıyor. Raporda dikkat çeken bu ‘büyük ayrıntıların’ kamuoyuna ulaşması, bunların tartışılmasının çok önemli olduğu anlaşılıyor. Bunları, rapordan alıntılarla şöyle sıralamak mümkün: &lt;br /&gt;&lt;b&gt;* &lt;/b&gt;Abdullah Öcalan’ın hem devlet yetkililerince hem de Kürt tarafınca genel bir konsensüs halinde Kürt sorununun şiddetten arındırılması sürecinin en önemli aktörü olduğu. &lt;i&gt;(s.28). &lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;*&lt;/b&gt; Devlet-Öcalan görüşmelerinin 1990’ların başından bugüne ‘aracılı ve ‘dolaylı’ temaslar yoluyla gerçekleştiği ve bu görüşmelerin Özal’dan, Erbakan’a, Genelkurmay’dan bakanlıklara yedi döneminin olduğu. &lt;i&gt;(s.45). &lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;*&lt;/b&gt; Öcalan’la şimdiye dek yürütülmüş görüşmelerin düzeyinin bir ‘siyasi irade’yle donanmadığı. Görüşmelerin bir ‘diyalog’ niteliğinde olduğu, bunun ancak son zamanlarda ‘müzakere’ sıfatı taşıyabilecek olgunluğa eriştiği. &lt;i&gt;(s. 55).&lt;/i&gt; &lt;br /&gt;&lt;b&gt;*&lt;/b&gt; “Öcalan ile farklı tarihlerde farklı eğilimlerden gelen farklı askeri kadroların görüşmüş olduğu.” &lt;i&gt;(s. 71).&lt;/i&gt; &lt;br /&gt;&lt;b&gt;*&lt;/b&gt; 1999’da PKK’nin ‘kalıcı ateşkes’ amacıyla militanlarını sınır dışına geri çekerken verdiği büyük kayıpların, yeni dönemde böyle bir seçeneği geçersiz kıldığı. &lt;br /&gt;&lt;b&gt;*&lt;/b&gt; KCK davasından tutuklu sayısının 3 bin 500 olması. &lt;i&gt;(s.75). &lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;*&lt;/b&gt; “Şu anda cezaevlerinde bulunan tutuklu ve hükümlü sayısı 100 binin üzerinde. Bu sayı 12 Eylül 1980 döneminkinden bile daha yüksektir.” &lt;i&gt;(s.85).&lt;/i&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Rapora Eleştiriler&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;“Dağdan İniş- PKK Nasıl Silah Bırakır?”&lt;/i&gt;ın sunuş yazısında Çandar, “&lt;i&gt;Raporun omurgasını yüz yüze görüşmeler oluşturdu. Görüşülen kişilere eklemeler yapılabilirdi. Bu anlamda mükemmelliği yakalamış değilim. Bununla birlikte görüşülen kişilerin isimleri ve sıfatları sıralandığında, bu kişilerin böyle bir rapor için gerekli temsil niteliğine, çeşitliliğe ve rapora katkıda bulunacak niteliklere sahip oldukları da görülecektir. Raporun bu yönüyle, mükemmelliğe değilse de yeterliliğe erişmiş olduğunu söyleyebilirim&lt;/i&gt; ” diyor. Çandar’ın bu açıklamasına rağmen şu noktalara dikkat çekmek gerektiği kanısındayım: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;* &lt;/b&gt;Sorunun çözümünde siyasetinin etki sahibi olduğu bir aktör durumunda olagelen MHP ile görüşülmemiş olması. Yazar, bu durumu &lt;i&gt;“MHP’nin bu aşamada raporun içeriğine anlamlı bir katkı sağlayabileceği düşünülmemiştir”&lt;/i&gt; diyerek anlatıyor. Ancak buna rağmen, devlet kademelerinde değişen algılara benzer şekilde, MHP’de de bir algı değişiminin var olabileceğinin hesaba katılması yahut araştırılması faydalı olurdu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;* &lt;/b&gt;Raporda CHP’den yalnızca Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu ile görüşülmüş olması da bir eksik olarak kendini göstermektedir. Eski kadrolu CHP’nin 2009’daki Habur girişlerine büyük bir muhalefet ettiği göz önüne alındığında, yeni bir açılımda bu partinin genel tavrının ne olacağının rapora yansıtılması faydalı olacaktı. Yeni CHP’nin ‘eski’yi temsil eden isimleri de barındırdığı göz önüne alındığında bu ihtiyaç ayrıca öne çıkıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;*&lt;/b&gt; Rapor dikkatlice okunduğunda, Çandar’ın ‘görüşülenler’ listesine, çalışmasında daha çok gıyabında bahsini ettiği PKK yöneticileri Duran Kalkan, Cemil Bayık veya Mustafa Karasu’yu mutlaka dâhil etmesinin gerekliliği kendini gösteriyor. &lt;i&gt;“PKK’nin Şahin Kanadı”&lt;/i&gt; başlığıyla &lt;i&gt;(s. 29)&lt;/i&gt; uzunca değerlendirilen bu isimler üzerinden daha çok ikincil kaynaklara başvurulması ve aslında bu kadar önemli bir konuda ismi zikredilenlere başvurulmaması ciddi bir gazetecilik faaliyeti eksiği olarak duruyor. Rapor için bu isimlerle görüşülmesi, en azından üzerinde ciddi spekülasyonların yapıldığı bu konunun birinci ağızdan değerlendirmesini sağlayacağı için önemli olacaktı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;*&lt;/b&gt; Çandar, çalışmada PKK’nin ‘terörist’ olarak tanımlanmasının yarattığı çıkmaza işaret ederken, &lt;i&gt;“Türkiye’nin ısrarlı diplomatik girişimleri sonucu”&lt;/i&gt; olduğunu yazdığı ABD ve AB’nin de örgütü terör örgütleri listesine almasını da bir zorluk olarak anlatarak orada bırakıyor. Ancak diğer uluslararası örnekler de gösterilerek böylesi bir durumdan çıkışın nasıl olabileceğine dair bir değerlendirme yapılabilir veya bu konuyu değerlendirecek diplomatlar da görüşülenler listesine eklenebilirdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Netice&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çandar sorunun tüm yönlerini anlamak amacıyla aralarında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de olduğu devlet yetkililerinden PKK’nin yeni ve eski temsilcilerine, PKK muhalifi Kürtlere, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nden yetkililerle de görüşerek Türk medyasının on yıllardır kamuoyunu mahrum bıraktığı bir çok taraflı gazetecilik ürünü çıkarmış. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorunun etrafında dolanarak değil, doğrudan verili gerçekleri farklı kaynaklar üzerinden teyit ederek gösteren rapor, 2009’daki başarısızlıkla sonuçlanan açılım denemesinin tekrarlanmaması, aynı zamanda o dönemde açılım denemesine rağmen giderilmeyen ve toplumda sabit kalan psikolojik açmazların aşılması anlamında da önemli bir kapasiteye sahip. Raporun PKK’nin esasen ne olduğu, sorunun çözümünün gerçekte neye dayandığı konusunda şimdiye dek ‘ana akım’da üretilmiş en önemli çalışmalardan biri olduğuna kuşku yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan sonra önemli olan ise çatışmalı sürecin başladığı dönemden bu yana gazeteciliğin yapıcı özelliklerinden kopuk, çatışmacı ve önyargıları güçlendirici bir yayın yapan medyanın üretilmiş paradigmalar üzerinden değil, Türkiye’deki toplumsal gerçekler üzerinden yapıcı bir yayıncılık yapması. &lt;i&gt;“Dağdan İniş- PKK Nasıl Silah Bırakır?”&lt;/i&gt; raporu sorunu çözmeye muktedir olanlar için ne kadar yol göstericiyse, medyanın barışçı, gerilimleri artıran etiketlerden uzak yayıncılığı da o ölçüde yol açıcı olacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;-&lt;/b&gt; Raporun tam hali için bkz: &lt;a href="http://www.tesev.org.tr/default.asp?PG=ANATR"&gt;http://www.tesev.org.tr/default.asp?PG=ANATR&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* &lt;a href="http://bianet.org/bianet/siyaset/131046-candarin-pkk-raporu-psikolojik-bir-kirilma"&gt;bianet.org&lt;/a&gt;'da yayınlandı.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-1063934006497576625?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/1063934006497576625'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/1063934006497576625'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2011/06/candarn-pkk-raporu-psikolojik-bir-krlma.html' title='Çandar’ın PKK Raporu; Psikolojik Bir Kırılma'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/--rOyCt5Ai5M/TghKY8nExTI/AAAAAAAAAiY/8Br177ku8s0/s72-c/Yaz.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-1737004209508480102</id><published>2011-06-22T00:44:00.000-07:00</published><updated>2011-07-09T03:04:10.568-07:00</updated><title type='text'>Bir Türkiye Öyküsü; Hatip Dicle Olayı</title><content type='html'>&lt;div dir="ltr" style="text-align: left;" trbidi="on"&gt;&lt;div style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-tuJpvM_zDgU/TgGcbzvxcTI/AAAAAAAAAhs/GlbVTPVtP5Q/s1600/Hatip+Dicle.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="110" src="http://1.bp.blogspot.com/-tuJpvM_zDgU/TgGcbzvxcTI/AAAAAAAAAhs/GlbVTPVtP5Q/s200/Hatip+Dicle.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;Hamza Aktan&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt meselesinin diğer birçok veçhesinde olduğu gibi Hatip Dicle’nin milletvekilliğine yönelik Yüksek Seçim Kurulu’nun ret kararı da Türkiye’de Kürt meselesinde süregelen devletin yarattığı kendi değerler dizgesinin neticelerinden. Bu değerler dizgesi çok uzun yıllardır devam ettirildiği için de normal bir ülkede karşılaşılmayacak durumlar Türkiye’de sıradanlaşıp mümkün hale gelebiliyor. &amp;nbsp;YSK’nın esasen önüne gelen dosyayı Türkiye’de verili hukuk çerçevesinde değerlendirip ‘kanuna’ uygun şekilde, oybirliğiyle onamasını bu derece kolaylaştıran da bu yapısal durumun kendisi.&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;YSK, Dicle’nin vekilliğini iptal kararını &lt;i&gt;“Anayasa’nın 76. maddesinde bir yıl veya daha fazla hapis cezasına hüküm giymiş olanların milletvekili seçilemeyeceği düzenlemesine”&lt;/i&gt; dayandırıyor. Dicle’nin “bir yıldan fazla” olan hapis cezasının 12 Haziran seçimlerine üç gün kala 9 Haziran’da Yargıtay’ca onandığı hatırlandığında, kurumun gerçekte ‘hukuki’ bir çerçeve içinde karar verdiği, iptalin mevcut düzenlemelere herhangi bir aykırılığının olmadığı görülüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, YSK’ya Dicle hakkında sıradan bir madde üzerinden vekillik iptalinin yolunu açan o “bir yıldan fazla” olan hapis cezasının kendisine ve o cezanın infazının zamanlamasına bakıldığında Dicle’ye yapılan adaletsizlik, ardından da ona oy veren 85 bin insanın iradesinin nasıl basit bir kanun-bürokrasi örgüsünde yok sayıldığı daha rahat anlaşılıyor. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;1 Yıl 8 Ay’ın Öyküsü&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatip Dicle, 2007 yılının son aylarında, Türkiye’nin yeni bir sınır ötesi operasyona hazırlandığı bir dönemde ANKA ajansına bir demeç vermişti. 23 Ekim 2007 tarihinde ajansın geçtiği haber, gazeteler ve web sitelerine aslından farklı bir şekilde &lt;i&gt;“Eski DEP'li: PKK meşru müdafaa hakkını kullanıyor”&lt;/i&gt; başlığıyla yansıyor. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-5WlVwTpAjvc/TgKATUrr1xI/AAAAAAAAAiQ/1BcX08-ZUV0/s1600/Milliyet+Haber.JPG" style="clear: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="193" src="http://3.bp.blogspot.com/-5WlVwTpAjvc/TgKATUrr1xI/AAAAAAAAAiQ/1BcX08-ZUV0/s200/Milliyet+Haber.JPG" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Dicle'nin ceza aldığı haber.&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;Ancak Dicle aslında ajansın geçtiği haberde bu ifadeyi kullanmıyor. Bu ifade çoğu Kürt siyasetçisinin başına geldiği gibi, gazetelerin bir demeci ya bağlamından kopararak vermeleri ya da ‘zaten aynı kapıya çıkıyor’ diyerek söylenmemiş ifadeyi söylemiş gibi göstermelerinden kaynaklanıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa Dicle, haberde öncelikle Kürt sorununun barışçıl çözümünden yana olduğunu “&lt;i&gt;Kürt sorununun bölge ve Türkiye’de şiddetle çözülemeyeceği bu kadar açıkken son dönemde şiddet eğilimi öne çıkarılıyor”&lt;/i&gt; sözleriyle vurguluyor, ardından da sınır ötesi bir operasyonu yanlış bulduğunu anlatıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dicle, haberin devamında &lt;i&gt;“PKK’nın gerek ABD’nin, KDP’nin, Irak Cumhurbaşkanının ve DTP’nin girişimleri sonucunda geçen sene ateşkes ilan ettiğini”&lt;/i&gt; söyleyip “örgüt propagandası yapmakla” suçlanmasına yol açacak şu cümleleri sarf ediyor: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;“Bu ateşkes fiilen geçersiz hale geldi. Ordunun operasyonları durmadığı taktirde onlar da meşru müdafaa haklarını kullanırlar. Çatışmalar bu şekilde bugüne kadar geldi. Basından son açıklamalarını duydum. ’Biz barışçıl çözümden yanayız. Yine ateşkes konumumuz devam ediyor, ordu operasyonları durdurmazsa biz herhangi bir saldırıya girişmeyiz’ diyorlar. Ben bunun ötesinde bir açıklama geleceğini sanmıyorum. ABD Türkiye’ye en baştan beri şunu öneriyor. Hem Kuzey Irak Kürtleriyle hem de kendi içindeki Kürtlerle barış. Devlet olarak aksi yönde hareket ediliyor. Türkiye, Kürtlerle diyalog aramıyor, bu da Türkiye ve ABD arasında gerilime neden oluyor."&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüldüğü gibi, Türk ceza hukukunun içinden dahi düşünüldüğünde söz konusu demeçte ne bir örgüt propagandasından söz etmek mümkün ne de şiddeti öven bir tondan. Aksine, Dicle bir siyasetçi sorumluluğuyla devleti barışçıl bir çözüme davet ediyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, 19 Şubat 2009’da bu ifadeleri örgüt propagandası sayıyor ve Dicle’yi 2 yıl hapis cezasına çarptırıyor. Ardından da “takdiri indirim” uygulayarak cezayı 1 yıl 8 aya indiriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla, tüm bu yaşananların biraz kökenine bakıldığında, esasen söz konusu olanın Dicle’nin ifade özgürlüğünün ihlali olduğu, kendisinin de böylece Türkiye’deki hâkim ‘düşünce suçu’ düzeninin bir mağduru olduğu anlaşılıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan Türkiye’de bu tür cezalara olan alışkanlığımız, ‘suç’a karşılık verilen cezanın orantısızlığını tartışmaya ise zaten hiç imkân tanımıyor. Yoksa aslında birkaç cümlenin, hele ki ‘propaganda’ olup olmadığı son derece tartışmalı birkaç cümlenin karşılığının 2 yıl olup olmadığını da kapsamlıca tartışabiliyor olmalıydık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;Bir Başka Adaletsizlik&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;Kürt sorununu yıllar içinde sayısız adaletsizlikler bütünü haline getiren Türkiye, düşüncesinden ötürü hapse attığı bir siyasetçinin mağduriyetini burada da bırakmıyor, ona oy veren 85 bin insanın seçme hakkını dikkate almadan, sıradan bir kanun maddesinin gereğini uygulayarak kendisinin seçilme hakkını da ikinci kez askıya alıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YSK Başkanvekili Turan Karakaya, Dicle’nin vekilliğinin düşürüldüğünü duyurduğu açıklamasında, yerine gelecek milletvekilinin bir başka partiden olacağının işaretini verdi. Bu da, bir milletvekilinin vekilliğinin düşürülmesinin ardından kamuoyunun kabullenmekte zorlanacağı yeni bir adaletsizliği beraberinde getirecek. Adaletsizliğin boyutlarını görmek için 12 Haziran’da Diyarbakır’daki seçim sonuçlarına biraz yakından bakmak yeterli. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barış ve Demokrasi Partisi’nin (BDP) desteklediği bağımsız altı aday toplam 461 bin 887 oy; en yakın rakibi AKP ise neredeyse yarısı kadar, 244 bin 722 oy aldı. BDP’nin kentteki oy oranı %66,08; AKP’ninse %32,90. BDPli adaylar, seçime bağımsız girmenin dezavantajı nedeniyle ortalama aday başına 76 bin 796 oyla Meclis’e girebilirken, AKPli adaylar aday başına ortalama 48 bin 954 oyla girdi. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu farka rağmen mevcut YSK düzenlemesinin sonucunda Dicle’den alınan vekilliğin AKP’nin 6. sıra adayına verilmesi söz konusu olacak. Dolayısıyla oluşacak yeni Meclis’te BDP 461 bin oyla yalnızca 5 milletvekili çıkarabiliyorken, AKP 244 bin oyla 6 milletvekili kazanmış olacak. Vekilliğin kentteki ikinci parti olan AKP’ye değil de üçüncü parti CHP’ye verilmesinin gündeme gelmesi durumunda da bu parti yalnızca 14 bin 702 oyla milletvekili kazanmış olacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçların gösterdiği bu dengesizlik Dicle’ye yönelik kararın siyasi partilerce yalnızca bir “yüksek yargı kararı” olarak değerlendirilemeyeceğinin açık bir göstergesi. Bu nedenle başta bu adaletsizlikten yararlanması olası AKP olmak üzere, CHP ve MHP’nin Meclis’te hak etmemiş bir kişinin milletvekilliği yapmasının önüne geçmeleri, gerçekte bunu hak eden kişi veya partiye bu hakkın iadesini sağlamaları şu anda önlerindeki en temel ahlaki görev olmalı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;* Dicle’nin yargılanmasına yol açan haber için bkz: &lt;b&gt;&lt;a href="http://tinyurl.com/66parbc"&gt;http://tinyurl.com/66parbc&lt;/a&gt; &lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;* YSK’nın Dicle’yle ilgili kararı: &lt;b&gt;&lt;a href="http://tinyurl.com/63pyj65"&gt;http://tinyurl.com/63pyj65&lt;/a&gt;.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;* Yazı ilk olarak &lt;a href="http://bianet.org/bianet/bianet/130917-bir-turkiye-oykusu-hatip-dicle-olayi"&gt;bianet.org&lt;/a&gt;'da yayınlandı.&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-1737004209508480102?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/1737004209508480102'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/1737004209508480102'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2011/06/bir-turkiye-oykusu-hatip-dicle-olay.html' title='Bir Türkiye Öyküsü; Hatip Dicle Olayı'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-tuJpvM_zDgU/TgGcbzvxcTI/AAAAAAAAAhs/GlbVTPVtP5Q/s72-c/Hatip+Dicle.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-5756735985829154118</id><published>2011-06-20T17:46:00.000-07:00</published><updated>2011-06-20T18:05:04.752-07:00</updated><title type='text'>Sri Lanka’nın Gizlenemeyen Katliamı</title><content type='html'>&lt;div dir="ltr" style="text-align: left;" trbidi="on"&gt;&lt;div style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-uhIFIg1sCg0/Tf_pf56-EfI/AAAAAAAAAhk/AMKqq1ieEyI/s1600/Sri+Lanka%2527s+Killing+Fields.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="135" src="http://2.bp.blogspot.com/-uhIFIg1sCg0/Tf_pf56-EfI/AAAAAAAAAhk/AMKqq1ieEyI/s200/Sri+Lanka%2527s+Killing+Fields.JPG" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;Hamza Aktan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;2009’un ilk ayları, Sri Lanka’nın Tamil Kaplanları’na karşı bir önceki yıl başlattığı “bitirme operasyonu”nun ortalarında binlerce Tamil, Londra’nın en önemli, en turistik meydanı Parliament Square’da, haftalarca sürecek bir oturma eylemi başlatmıştı. İngiliz milletvekilleri, bakanlar ve lordlar her sabah parlamentoya bu binlerce insanın yanından geçerek varıyor, dünyanın her yerinden gelmiş binlerce turist bu insanları atlayarak Big Ben’in, Thames’in fotoğraflarını çekiyor, bir uluslararası medya merkezi olan kentte medyanın ilgisi, BBC dışında bu insanlara yönelmiyordu. &lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Tamiller sadece Londra’da değil, yoğun olarak yaşadıkları dünyanın her kentinde büyük gösteriler gerçekleştiriyor, dünyaya o anda bir katliamın gerçekleştiğini duyurmaya çalışıyordu. Ancak ne uluslararası toplum duydu bu feryadı ne de Türkiye dâhil herhangi bir hükümet. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sri Lanka, 25 yıldır savaştığı Tamil Kaplanları’na yönelik son operasyonunda örgütün hemen tüm üyelerini öldürdüğü gibi o örgüte destek veren binlerce sivili de öldürdü. Birleşmiş Milletler’in hazırladığı ve Nisan ayında yayınladığı raporda, birkaç ay süren operasyonda öldürülen Tamil sayısının 40 bin civarında olduğu belirtiliyor. Ancak konuyu takip eden medya kuruluşları gerçek rakamın bunun çok üzerinde olduğuna inanıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Katliam Belgeseli&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki yıl önce çoğu devlet ve kişinin farkında olduğu ancak önemsemediği bu büyük insanlık suçu İngiliz televizyonu Channel 4’un önceki gün yayınladığı “Sri Lanka’s Killing Fields” (Sri Lanka’nın Ölüm Tarlaları) isimli belgeselle artık gizlenemez bir gerçeğe dönüştü. &lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-DzTyJKVedXQ/Tf_poJTK3xI/AAAAAAAAAho/QMgwy_aKYwQ/s1600/Sri+Lanka%2527s+Killing+Fields+1.JPG" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="131" src="http://3.bp.blogspot.com/-DzTyJKVedXQ/Tf_poJTK3xI/AAAAAAAAAho/QMgwy_aKYwQ/s200/Sri+Lanka%2527s+Killing+Fields+1.JPG" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Kanalın BM ve Sri Lanka hükümetine de gönderdiği belgeselde hem Tamiller hem de Sri Lanka askerlerinin cep telefonlarıyla çektiği görüntülere yer veriliyor. Belgeselde Sri Lanka ordusunun savaş bölgelerinden kaçmış Tamillerin toplandığı kamplarda yaptığı katliamlar açıkça görülüyor. İnsanın izlemeye zor dayandığı bu görüntülerde rasyonelliği tamamen kaybetmiş, bir canavara dönüşmüş devlet terörü tüm çıplaklığıyla kendini gösteriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tamil Kaplanları’ndan kat be kat güçlü ve donanımlı bir orduyla zaten eşit olmayan koşullarda başlamış bir savaşta Sri Lanka’nın kendisine isyan eden bu örgütün ‘kökü’ olarak gördüğü halkı da ortadan kaldırma hırsı görülüyor. Onlarca seyyar hastaneye yapılan bombardımanları, bu hastanelerde sahipsiz ve bakımsız şekilde ölüme terk edilen insanları, sayısı bilinmeyen oranda tecavüz edilip öldürülmüş kadınları, esir alındıktan sonra infaz edilen Tamil militanlarının görüntülerini bir tarihi veri olarak gösteren bu belgeselle dünyanın ortaklaşmışcasına gözünü kaçırdığı bir katliam şimdi orta yerde duruyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birleşmiş Milletler, katliamın başlamasına yakın bir dönemde Sri Lanka hükümetinin talebi üzerine ülkede bir savaş suçuna tanıklık edecek yabancı gözlemci kalmayacağı bilinmesine rağmen görevlilerini ülke dışına çıkarmıştı. Belgeselde yüzlerce Tamil’in ülkedeki BM merkezine giderek örgüt çalışanlarına ülkeyi terk etmemeleri konusunda yalvardıklarını da bir BM çalışanının cep telefonuyla çektiği görüntülerden anlıyoruz. Nitekim Channel 4’a konuşan dönemin BM Sri Lanka temsilciliği sözcüsü Gordon Weiss, yaptıklarının ‘yanlış’ olduğunu itiraf ediyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;BM Raporu&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birleşmiş Milletler aradan iki yıl sonra, harekete geçeceğinin sinyallerini veriyor. Bu yönde Nisan ayında üç raportörün BM Genel Sektereri Ban Ki-moon’un talebi üzerine hazırladığı 196 sayfalık bir rapor yayınlandı. Sivil yerleşim yerlerinde işlenen katliamların fotoğraflarla gösterildiği raporda BM gözlemcileri ülkede ‘savaş suçları’ ve ‘insanlığa karşı suçlar’ işlendiğine dair iddiaları ‘güvenilir’ bulduklarını açıklıyor, BM ve Sri Lanka’yı sorumluların yargılanması yönünde çaba göstermeye davet ediyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rapor, başında Mahinda Rajapaksa’nın olduğu Sri Lanka’yı şu beş hususta sorumlu tutuyor: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;(i)&lt;/b&gt; Yaygın bombardımanlarla sivillerin öldürülmesi, &lt;b&gt;(ii)&lt;/b&gt; hastane ve insani yardım malzemelerinin bombardımanı, &lt;b&gt;(iii)&lt;/b&gt; insani yardımın engellenmesi, &lt;b&gt;(iv)&lt;/b&gt; Tamil Kaplanları örgütünün kadroları, savaş mağdurları ve yerlerinden edilenlerin insani haklarının ihlali, &lt;b&gt;(v)&lt;/b&gt; çatışma dışı alanda medya ve hükümet muhaliflerine yönelik insan hakkı ihlalleri. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BM raporu, Tamil Kaplanları’nı da bu büyük ve son savaşlarında şu hususlarda ihlalle suçluyor: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;(i)&lt;/b&gt; Sivilleri saldırılara karşı kalkan olarak kullanmak, &lt;b&gt;(ii)&lt;/b&gt; örgütün kontrol alanlarından kaçmaya çalışan sivilleri öldürmek, &lt;b&gt;(iii)&lt;/b&gt; sivil bölgelerin yakınında askeri malzeme kullanmak, &lt;b&gt;(iv)&lt;/b&gt; çocukları zorla silahlandırmak, &lt;b&gt;(v)&lt;/b&gt; zorla çalıştırmak, &lt;b&gt;(vi)&lt;/b&gt; intihar saldırılarıyla sivilleri öldürmek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de çoğu milliyetçi gazeteci ve yorumcu Sri Lanka’nın insanlık dışı yollarla yürüttüğü bu bitirme operasyonunu heyecanla karşılayıp ibretlik bir olay olarak göstermiş, Türkiye’nin PKK ile mücadelesinde “etkili model” olarak önermişti. Yazılarına “Tamil Kaplanları’nın kaplanlığı bitti” gibi cümlelerle başlayanlar için bu, yalnızca metaforu bol, dünyanın uzak bir köşesinden gelen bir detay haberdi. Tamillerin ‘kaplanlığı’nın nasıl bittiği değil, bitip bitmediğiydi önemli olan. Yakın bir gelecekte uluslararası toplumun üzerine gitmesi durumunda şu anda hükümet ve orduda görevli çoğu Sri Lankalı yetkiliyi basında “Tamil kasabı” sıfatlarıyla okumaya başladığımızda bu heyecanı yaşayanların bir utanç duyup duymayacakları ayrı bir detay. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan BM’nin ciddi ve sonuç alıcı bir soruşturma yürütmesinin önündeki engellerin başında son zamanlarda Ortadoğu’daki baskıcı rejimlerin de koruyucusu olarak beliren Çin ve Rusya ile Sri Lanka’nın yakın müttefiki Hindistan’ın itirazları geliyor. Bu üç ülkenin güçlü direncini kırmakta ise uluslararası topluma büyük iş düşüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;*&lt;/b&gt; &lt;i&gt;“Sri Lanka’s Killing Fields”&lt;/i&gt; belgeseli için bkz: &lt;a href="http://tiny.cc/yd4m3"&gt;http://tiny.cc/yd4m3&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;&lt;b&gt;*&lt;/b&gt; BM raporu için bkz: &lt;a href="http://tiny.cc/c8l20"&gt;http://tiny.cc/c8l20&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-5756735985829154118?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/5756735985829154118'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/5756735985829154118'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2011/06/sri-lankann-gizlenemeyen-katliam.html' title='Sri Lanka’nın Gizlenemeyen Katliamı'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-uhIFIg1sCg0/Tf_pf56-EfI/AAAAAAAAAhk/AMKqq1ieEyI/s72-c/Sri+Lanka%2527s+Killing+Fields.JPG' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-4352535105916641062</id><published>2011-04-26T06:06:00.000-07:00</published><updated>2011-04-26T06:12:56.931-07:00</updated><title type='text'>Batı Algısında Arap Devrimi</title><content type='html'>&lt;div dir="ltr" style="text-align: left;" trbidi="on"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-c1UItyC7ENE/TbbC5tvNRhI/AAAAAAAAAhA/7paAZWO_x2w/s1600/Arab+revolution.Jpeg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="133" src="http://4.bp.blogspot.com/-c1UItyC7ENE/TbbC5tvNRhI/AAAAAAAAAhA/7paAZWO_x2w/s200/Arab+revolution.Jpeg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;b&gt;Hamza Aktan&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;El Cezire’nin önceki gün Bingazi’deki bir protesto gösterisinden yaptığı  canlı yayında, başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerin Ortadoğu’da son  dönemdeki algılanışını gösteren tarihi önemde bir görüntü vardı. Afrika  Birliği’nin Libya’nın 42 yıllık diktatörü Muammer Kaddafi’yle yaptığı  görüşmeleri protesto eden Bingazi halkı, ayaklanmanın sembolü olan  Kaddafi öncesi Libyasının bayrağının yanında ABD ve Fransa bayraklarını  sallıyordu. Haberi sunan muhabirin bu ironisi çok güçlü görüntüyü  vurguya değer görmemesi en az görüntü kadar dikkat çekici bir husustu. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;b style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;Kendi diktatörünü yıkmak &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt; Onyıllardır Ortadoğu topraklarında yalnızca yakılırken görülebilen  Batılı ülkelerin bayrakları, Arap Baharı’nın başladığı 18 Aralık’tan bu  yana ne Tunus’ta, ne batının en önemli Arap müttefiki Mısır’da ne de  Yemen, Suriye, Bahreyn, Ürdün veya Cezayir’deki protestolarda bir tepki  unsuru oldu. Başta Tunus, Mısır ve Yemen olmak üzere ayaklanmaların  hedefindeki diktatörler batının sadık müttefikleri olmalarına rağmen  Arapların tepkisi yerel yönetimlerinin ötesine geçmedi, demokrasi  yanlısı, otokrasi karşıtı dalga kadim batı aleyhtarlığını yükseltmek bir  yana farklı bir boyuta taşıdı. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;Batı karşıtlığının çoğu zaman irrasyonel ölçülere vardığı Türkiye’de de  bunun etkilerini kısa vadede hissedeceğimiz bu yeni ve eskiye oranla  daha karmaşık algıyı anlamaya çalışmakta fayda var. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;Arap devrimlerinde batı karşıtlığının neredeyse kendini hiç  göstermemesinin nedenlerinin başında, ayaklanan halkların esas derdinin  kendi yönetimleri ve yöneticileri olması geliyor. Artık dayanılamaz hale  gelmiş baskıcı rejimlere başkaldırırken bu rejimlerin destekçisi  durumundaki batı, başkaldıranlar için daha uzak ve soyut bir hedef  durumunda kalıyor. Çünkü kendini yakacak kadar çaresiz duruma düşen  Tunuslu seyyar satıcı Muhammed Bouazizi için esas mesele Bin Ali  iktidarının müttefiki Fransa değil, Bin Ali’nin kendisi veya memleketi  Sidi Bouzid’deki yerel yöneticilerdi. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;Arapların kendi yönetimlerine olan tepkisinden batının nasiplenmemesinin  bir başka nedeni de batının ayaklanmalar başladığındaki yalpalanma  dışında çoğunlukla diktatörlerle arasına mesafe koyan, kimi zaman  ilişkisini kesen veya Libya örneğinde olduğu gibi aktif biçimde müdahale  eden siyaseti oldu. ABD ve Avrupa ülkeleri son dört aylık süreçte  ayaklanmaları olumlayan ve destekleyen bir pozisyon benimsedi, baskıcı  rejimlere arka çıkıyor görüntüsünden de olabildiğince uzak durmaya  çalıştı. Bu durum da Arap halkları için motivasyon sağlayan bir veriye  dönüştü. Diktatörlerini yıkmak isteyen kitleler, batının bu siyasetinden  cesaret alarak ayaklanmalarını sürdürdü.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;b style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;Yerel ‘şeytanlar’ &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt; Arap Baharı’nın sahici kendiliğindeliği ve Arapların kararlı isyanı  yalnızca ulusal diktatörleri yerlerinden etmedi, dünyada hiçbir gücün  kendisine kayıtsız kalamayacağı bir süreç yarattı. Ortadoğu’nun ardından  başta Kafkaslar ve Uzakdoğu olmak üzere dünyanın demokrasiyle henüz  tanışmamış coğrafyalarını da etkileyebilecek bu sürecin, şüphesiz en  çarpıcı yansıması da daha yedi yıl önce Irak’ı işgal ettiği için gerçek  bir nefret objesine dönüşen ABD’nin yedi yıl sonra öncülük ettiği ve  yine bir Arap rejimine yönelik silahlı müdahaleye aynı topraklardan  herhangi bir itirazın yükselmemesi oldu. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt; Batının Ortadoğu’daki yeni algılanışı, müdahaleciliğindeki temel  parametreleri de önemli ölçüde değiştirebilecek. Bu da, Libya’ya yapılan  ‘meşru’ müdahaleyi takiben, yeni müdahaleciliğin çoğunlukların sesini  bastırmaya çalışan yerel iktidarların hem kendi hem de bölge halkının  lehine olacak biçimde değiştirilmesi yönünde şekilleneceğini gösteriyor.  &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;Batıya olan bakışta yeni bir duruma işaret eden bütün bu gelişmeler,  yakın gelecekte batının Ortadoğu’da basitçe nasıl bir imajının olduğunun  ötesinde yerel ve küresel ölçeklerde ciddi etkiler bırakacak. Batıyı  ‘şeytan’ gören toptancı yaklaşımın zayıflaması ve dikkatin bundan böyle  yerel ‘şeytan’lara yönelmesi, bu etkilerden biri olacak. 18 Aralık’ta  Tunus’ta başlayan ve şimdiye kadar uğramadığı Arap ülkesi bırakmayan  ayaklanmalar dalgası gösteriyor ki, Ortadoğu’daki toplumlar artık kendi  yöneticilerini yalnızca süpergüçlerin ‘kuklaları’ olarak değil, aynı  zamanda kendi hayatları üzerinde tüm ağırlığıyla etkileri olan özneler  olarak görüyor. Bu bilgiyle büyüyen dalga, her ne kadar Libya’da veya  şimdiye kadar Suriye ve Yemen’de yaşandığı gibi katliamlarla  karşılaşarak sekteye uğrasa da, mevcut Arap yöneticiler de dahil olmak  üzere tüm dünya kamuoyu bölgenin geleceğinde sıradan insanların da söz  sahibi olacağı gerçeğini kabul etmiş durumda. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;Dünyadaki bu yeni algı da batının artık uyanmış ve haksızlığı kaldırmaya  niyeti olmayan Ortadoğu toplumlarını bundan böyle birer özne olarak  dikkate alması zorunluluğunu beraberinde getirecek. Dolayısıyla şimdiye  kadar kaydadeğer bir unsur olmayan yönetilen yığınlar, hesaba katılması  mecburi özneler olarak kendi tarihlerinin şekillenmesinde rol alacak.  Son olarak Suriye’ye vararak kapımıza dayanan Arap Baharı’nın belki de  yakın geleceğimize bırakacağı en büyük armağan da bu olacak.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&amp;amp;ArticleID=1047336&amp;amp;Date=26.04.2011&amp;amp;CategoryID=42"&gt;http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&amp;amp;ArticleID=1047336&amp;amp;Date=26.04.2011&amp;amp;CategoryID=42&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-4352535105916641062?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/4352535105916641062'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/4352535105916641062'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2011/04/bat-algsnda-arap-devrimi.html' title='Batı Algısında Arap Devrimi'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-c1UItyC7ENE/TbbC5tvNRhI/AAAAAAAAAhA/7paAZWO_x2w/s72-c/Arab+revolution.Jpeg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-407558207614340530</id><published>2011-02-08T14:17:00.000-08:00</published><updated>2011-02-08T17:58:56.164-08:00</updated><title type='text'>Avrupa’da Politik Doğruculuğun Sonu</title><content type='html'>&lt;div dir="ltr" style="text-align: left;" trbidi="on"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TVHBODN4QII/AAAAAAAAAgE/9JJ2yHf83FA/s1600/France+Hijab.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="122" src="http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TVHBODN4QII/AAAAAAAAAgE/9JJ2yHf83FA/s200/France+Hijab.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;Hamza  Aktan&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;&lt;br /&gt;İngiltere, 2011’e daha önce pek alışık olmadığı, aslında alışık olmaması için büyük bir titizliğin gösterildiği bir vakayı tartışarak başladı. İngiliz polisi yeni yılın ilk günlerinde ülkenin küçük kentlerinden Derby’de yaşları 13 ila 15 arasında değişen kız çocuklarını kandırarak seks işçisi olarak kullanan 56 kişilik bir çeteyi ortaya çıkardı. Çete üyeleri, yoksul veya kimsesiz kız çocuklarını lüks araba ve hediyelerle etkileyerek kendilerine ‘sevgili’ yapıyor, daha sonra da seks işçisi olarak kullanıyorlardı. &lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;Buraya kadar her şey herhangi bir ülkede görülebilecek bir adli vaka gibiydi. Fakat polisin yakaladığı 56 çete üyesinden 50’sinin Pakistanlı Müslüman olması olayla ilgili tartışmaların yönünü tamamen değiştirdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olayı ilk gündeme getiren The Times gazetesi günlerce sürdürerek yaptığı yayında çetenin Pakistanlılardan oluşuna vurgu yaptı ve bunun üzerinde durulması gereken bir problem olduğunu yazdı. Gazete, benzer bir durumun Hollanda’da da yaşandığını, bu ülkedeki çetelerin de esas olarak Türkiyelilerden oluştuğunu iddia etti. İlk olarak böyle başlayan tartışma, İşçi Partili eski bakan Jack Straw’ın Pakistanlı erkeklerin beyaz İngiliz kızlarını “kolay lokma” gibi gördüğünü söylemesiyle de iyice alevlendi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Artık Devlet Politikası&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Normal şartlarda ne Times’ın ne de Straw’ın böylesi bir çıkış yapması İngiltere gibi göçmen toplumlarla ilgili konularda büyük hassasiyetin gösterildiği bir ülkede bir hayli zor olurdu. Ancak yalnızca İngiltere’de değil, Avrupa’nın bir çok ülkesinde bu hassasiyet yerini bir başka tutuma bırakıyor. Bu da, daha önceleri politik doğruculuğun getirdiği bir ihtiyatla özellikle göçmen toplumlarla ilgili yargılardaki mesafeliliğin terkedildiği, daha açık, bazen sözkonusu toplumla çatışmayı da göze alan yeni bir yaklaşım. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TVHB950mtXI/AAAAAAAAAgI/Le9m04sCXHQ/s1600/Europe.jpg" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" src="http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TVHB950mtXI/AAAAAAAAAgI/Le9m04sCXHQ/s200/Europe.jpg" width="156" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;Bu yeni yaklaşımın bir tür rehberini de Britanya başbakanı David Cameron açıkladı. Cameron, 6 Şubat’ta Münih’te yaptığı konuşmada özellikle Müslüman toplumlara yönelik, &lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;adını “güçlü liberalizm” olarak koyduğu yeni bir tutum sergileyeceklerini duyurdu. O da, Angela Merkel’in Almanya’daki Türkiyeli toplumla ilgili yaptığı çokkültürlülüğün çöktüğü itirafını paylaşarak Britanya’da şimdiye dek göçmen toplumlara karşı sergilenen devlet politikasının başarısızlıkla sonuçlandığını söyledi. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;Cameron, daha önceleri kendisinden beklenmeyecek bir açıksözlülükle, politik doğruculuğa da ehemmiyet vermeden yaptığı konuşmada liberal, özgürlükçü bir toplumun içinde, genç kızların zorla evlendirildiği, namus cinayetlerinin işlendiği, kadınlara baskının uygulandığı pratiklere izin veremeyeceğini vurguladı. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;&lt;br /&gt;David Cameron, politik doğruculuğun sonunu da bir bakıma şu sözlerle ilan etti: “Beyaz biri ırkçı görüşler bildirdiğinde biz haliyle bunları kınıyoruz. Ancak aynı ölçüde kabul edilemeyecek görüşler veya pratikler beyaz olmayan birinden geldiğinde bunlara karşı gelmekte çok ihtiyatlı davranıyoruz.”&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;Yeni Tutumun Sebepleri &lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;Özellikle Müslüman göçmen toplumlara yönelik bu yeni siyasetin çeşitli siyasi-ekonomik ve toplumsal sebepleri var. Bunlardan en önemlisi, El Kaide’nin Ortadoğu ve yakın Asya ülkeleri kadar Avrupa ülkelerindeki Müslüman toplumlardan da kendine militan bulabiliyor olması. 2005’te Londra’da 56 kişinin ölümüyle sonuçlanan saldırıları gerçekleştiren El Kaidelilerin 5’i de İngiliz vatandaşıydı. O tarihten bu yana İngiltere’deki en büyük korkuların başında “homegrown terrorist” dedikleri yerli El Kaide militanları geliyor. Bu nedenle de İngiliz hükümeti Müslüman toplumlarda radikalliği aşılayan unsurları olabildiğince azaltmaya çalışıyor. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;Meselenin bu en önemli güvenlik boyutu, Müslüman toplumları diğer göçmen toplumlardan haliyle ayırıyor ve bir dikkat merkezi haline gelmelerine yol açıyor. Bu toplumlarda yaşanan, terörizmle ilintisiz sosyal sorunlar da birer ülke meselesine dönüşüyor. Bu toplumların kadınlarına yönelik baskıyı İngiltere’de de olsa azaltmayan, kendi içlerinde güçlü bir mahalle baskısı uygulayan arkaik alışkanlıkları da hükümetlerin müdahalesine zemin hazırlayan unsurlardan. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;Göçmen toplumlar hakkında konuşurken politik doğruculuğun artık bir lüks sayılacağı bir döneme girilmesinin önemli bir nedeni de yaşanan büyük ekonomik kriz. Hali hazırda popüler düzeyde ayrım gözetmeksizin bir göçmen karşıtlığının yaşandığı ülkelerde Müslüman toplumlar “işsizliğe yol açtıkları yetmezmiş gibi terörist de yetiştirdikleri için” en olumsuz etkilenen grupların başında geliyor. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;Ne Olacak? &lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TVH0wqJ4cXI/AAAAAAAAAgc/Z5S3fVe_Fns/s1600/London+Mosque.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="113" src="http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TVH0wqJ4cXI/AAAAAAAAAgc/Z5S3fVe_Fns/s200/London+Mosque.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;Hükümetler düzeyinde yaşanan değişimlerin son zamanlarda yaygın bir şekilde yapıldığı gibi Müslümanlara karşı popüler bir ırkçı dalgayı yaratacağını beklemek hayli abartılı ve gerçek dışı olacak. Merkez sağ-merkez sol hükümetler kıtası Avrupa’da hükümetlerin bir yanda İslamcı radikalizmle mücadele ederken bu radikalizmi besleyecek bir öğe olacak bir başka radikalizme müsade etmeleri rasyonel olmayacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla, genel olarak hükümetlerden Müslüman toplumlara yönelik geliştirilecek yeni yaklaşımların İslamofobi’nin bir sonucu olarak görülmesinin doğru olmayacağı kanaatindeyim. Fakat bu yine de, sözkonusu politikaların uygulanış şekillerine bağlı olarak batılı toplumlarda İslamofobi’yi güçlendirici bir etki yaratmayacağı anlamına gelmez. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;&lt;br /&gt;Hükümetler için bu yeni dönemde esas hedef, Müslüman toplumların liberal-demokrat bir toplumsal iklime dahil olmalarını sağlamak olacak. Bunun bir ayağını, örneğin İngiltere’de Müslüman göçmenlerin kendilerini yalnızca kağıt üzerinde değil gerçekte de İngiliz vatandaşı hissetmelerini sağlama çabası oluşturacak.&amp;nbsp; Böylelikle de ulusal ve uluslararası güvenliğe tehdit “homegrown teröristlerin” yetişmesi önlenmiş olacak. Bunun için de ekonomide olduğunun aksine, çokkültürlü, liberal bir toplumda önceden benimsenmiş “&lt;i&gt;laissez faire&lt;/i&gt;” siyaseti terk edilecek, daha agresif ve sonuç almaya dönük bir tutum izlenecek. Devlet, toplumsal hayata daha fazla müdahil olacak. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;Batının bu yeni ve agresif entegrasyon çabasının nasıl bir şekil alacağı ise kendi mahallelerinde geldikleri ülkelerdeki gibi yaşamlarını sürdürmeyi tercih eden Müslümanların vereceği karşılığa bağlı olacak. Ancak artık kesin olan bir şey varsa, o da politik doğruculuk kaygısıyla daha önce telafuz edilmemiş rahatsızlıklar veya gerçeklerin bundan böyle Merkel, Cameron ve Straw’da olduğu gibi daha sık kendine ifade alanı bulacağı. Bu da, Avrupa’da Müslüman toplumlarla ilgili herkesin kafasında ne varsa yakın zamanda ortaya dökeceği bir dönemin bizi beklediği anlamına geliyor. &lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;a href="http://hamzaaktan.blogspot.com/"&gt;&lt;/a&gt; &lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-407558207614340530?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/407558207614340530'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/407558207614340530'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2011/02/avrupada-politik-dogruculugun-sonu.html' title='Avrupa’da Politik Doğruculuğun Sonu'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TVHBODN4QII/AAAAAAAAAgE/9JJ2yHf83FA/s72-c/France+Hijab.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-1467928049072433006</id><published>2011-01-20T07:17:00.000-08:00</published><updated>2011-06-24T05:03:49.354-07:00</updated><title type='text'>Britanya Referanduma Giderken</title><content type='html'>&lt;div dir="ltr" style="text-align: left;" trbidi="on"&gt;&lt;div style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TThJ5H-QJWI/AAAAAAAAAfw/khXFrX4ckBU/s1600/Lib+Dem+Yes.jpg" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" src="http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TThJ5H-QJWI/AAAAAAAAAfw/khXFrX4ckBU/s200/Lib+Dem+Yes.jpg" width="167" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;b&gt;Hamza Aktan&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Britanya, Liberal Demokrat Parti’nin yıllardır gerçekleştirmeye çalıştığı seçim sistemi değişikliği için 5 Mayıs’ta referanduma gidiyor. Liberal Demokratların ülke genelinde adaletsiz bir temsil yarattığını iddia ettiği mevcut First Past The Post (FPTP) sistemine karşılık 5 Mayıs’ta Alternative Vote (AV) sistemi oylamaya sunulacak.  Siyasi partilerin kısa bir zaman içinde ülke genelinde gerçekleştirilecek referandum için kampanyaya başlayacağı bir dönemde bu iki sistem de kamuoyunda tartışılmaya başlandı. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;FIRST PAST THE POST&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Britanya’daki mevcut First Past The Post sistemi dünyada yaygınca kullanılan seçim sistemlerinden biri. ABD’de de kullanılan bu sistem, bir farkla bile olsa en çok oy alan adayın kazanması ilkesi üzerine kurulu. Sistemi savunanlar, bunun basit ve anlaşılır, aynı zamanda ekonomik bir yol olduğunu düşünüyor. Sistem ayrıca seçmene istediği parti hangisiyse doğrudan ve yalnızca ona desteğini verme imkanı tanıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sistemin ekonomik bulunmasının yanında oy sayımında bir kargaşa yaratmadığı için de destekleyeni var. FPTP ayrıca Britanya’da güçsüz ve istikrarsız olarak kabul edilen koalisyon hükümetlerini engellediği ve tek parti iktidarlarına yol açtığı için de destekçi buluyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak FPTP, yalnızca iki büyük siyasi parti olan İşçi Partisi ile Muhafazakar Parti’nin mecliste çoğunluk sağlamasına olanak tanıyor, başka siyasi partilere ülke genelinde aldıkları oyla eşdeğer ölçüde milletvekili kazanma imkanı bırakmıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TThbymLG-OI/AAAAAAAAAf8/z0c0Cyu28ZI/s1600/First+Past+The+Post.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="116" src="http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TThbymLG-OI/AAAAAAAAAf8/z0c0Cyu28ZI/s200/First+Past+The+Post.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;FPTP'yi özetleyen bir animasyon.&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;Seçim bölgesi esaslı tek turlu çoğunluk sistemi olarak tanımlanan FPTP’ye yöneltilen eleştirilerin başında, bölgesel temsili sağlarken, ülke genelindeki toplam oyların temsilinin Parlamento'ya yansımasına engel olması geliyor. Sistem, bir kentte veya seçim bölgesinde en fazla oyu alan partiye endeksli. Buna göre, herhangi bir seçim bölgesinde bir siyasi parti diğerlerine oranla bir oy bile daha fazla aldığında partinin ülke genelindeki başarısı dikkate alınmaksızın parlamentoya o partinin adayı gidiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;FPTP, bu yönüyle Türkiye’deki bağımsız adaylık sistemiyle birebir örtüşüyor. Türkiye’de bağımsız aday seçim bölgesinde rakiplerine karşı bir oy dahi fazla alıp birinci geldiğinde parlamentoya girebiliyor. Ancak Britanya’da bu durum bağımsız adaylar için olduğu kadar siyasi partiler için de geçerli. Türkiye’de ise bir siyasi parti yerelde istediği kadar oy alsın, genel ülke barajını geçemediğinde Meclis’e giremiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Britanya'da Liberal Demokrat Parti de ülke genelinde istediği kadar oy alsın, seçim bölgelerinde diğer iki partiyi geçerek birinci olamadığı için çok düşük bir milletvekili sayısına ulaşabiliyor. [Bu konuda bir karşılaştırma için bkz: &lt;a href="http://tiny.cc/cnx2c"&gt;http://tiny.cc/cnx2c&lt;/a&gt;]&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;ALTERNATIVE VOTE&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;Liberal Demokratların talep ettiği, İşçi Partisi’nde de başkan Ed Miliband dahil çok sayıda destekçisinin bulunduğu Alternative Vote ise her seçim bölgesinde kazanacak milletvekili için bir tür baraj öngörüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TThMEBzC5AI/AAAAAAAAAf4/94fbXQBU0_E/s1600/Liberal+Demokratlar+Evet+Kampanyalarina+Basladi2.jpg" style="clear: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="176" src="http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TThMEBzC5AI/AAAAAAAAAf4/94fbXQBU0_E/s200/Liberal+Demokratlar+Evet+Kampanyalarina+Basladi2.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Lib-Dem'ler "Evet" kampanyalarına başladı.&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;Sistem, şu anda pratikte İşçi Partisi ile Liberal Demokrat Parti’nin başkanlık seçimlerinde uygulanıyor; kazanacak adayın seçim bölgesindeki oyların en az yüzde 50’sini alması şart koşuluyor.  Uygulamada oy pusulasında tüm adayların isimleri yazılı oluyor. Seçmen de buna göre ilk, ikinci, üçüncü ve diğer önceliklerini belirtecek şekilde oy pusulasına işaret koyuyor. Bu tercihlere göre yapılan sayımda eğer bir aday diğer adayların aldığının toplamından fazla oy almışsa kazanmış sayılıyor. Böyle bir sonuç sözkonusu olmamışsa, seçmenin oy pusulasındaki diğer tercih sıralaması değerlendirilerek sonuca ulaşılıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alternative Vote, İşçi Partisi’nin geçen yıl Eylül ayında gerçekleştirdiği başkanlık seçimi üzerinden daha kolay şöyle anlatılabilir: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Partinin başkanlık seçiminde ilk etapta şu 5 aday vardı: David Miliband, Ed Miliband, Ed &lt;/div&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TThLN0hLkKI/AAAAAAAAAf0/0rWefABmIAI/s1600/Milibands.jpg" style="clear: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="127" src="http://4.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TThLN0hLkKI/AAAAAAAAAf0/0rWefABmIAI/s200/Milibands.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Miliband kardeşler, Ed ve David.&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;Balls, Andy Burnham ve Diane Abbott. Seçimdeki ilk oylamada hiçbir aday seçilmek için gereken yüzde 50 desteğe ulaşamadığı için ikinci tur oylamaya geçildi, bu esnada en az oy alan aday Diane Abbott elendi. Diğer 4 aday ikinci oylamada da gereken yüzdeye ulaşamadı, bu turda da geride kalan Andy Burnham elendi. Üçüncü turda da en az oy alan Ed Balls elendi. Son turda yapılan oylamada ise Ed Miliband ağabeyi David Miliband’ı yüzde 50.6’ya yüzde 49.4 oy oranıyla geçerek başkan seçildi. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;Dolayısıyla bu sistem, bir tür elenenler arasından çıkabilen en iyi adayı Parlamento’ya göndermiş oluyor. Aynı  şekilde AV taraftarları, sistem nedeniyle siyasi partilerin yalnızca  destekçilerinin olduğu bölgeleri değil tüm seçmeni dikkate almak  durumunda kalacakları için bunun siyasette bir yumuşama yaratacağını  düşünüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sisteme yönelik temel eleştirilerden biri, kendi tercih ettiği adayı   kaybeden seçmenin gerçekte istemediği bir aday için de oy kullanmaya   yöneltilmesi şeklinde. Bu sistemde seçmenin bir ilk tercihi, sonra  ikinci, üçüncü tercihleri olmuş olacak. Yani Türkiye'de şu andaki meclis  aritmetiği dikkate alınarak; bir seçmenin AKP'yi ilk, CHP'yi ikinci,  MHP'yi üçüncü, BDP'yi dördüncü seçeneği yapması gibi aslında hayli tuhaf  bir durum sözkonusu olacak. Aynı zamanda diğer yöntemle  karşılaştırıldığında karışık  bulunan AV, koalisyon hükümetlerinin  doğmasına yol açacağı  yönünde de eleştiri alıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte  yandan AV'nin küçük partilere bir nefes aldırması kadar ırkçı siyasi partilerin oylarını  artırmasına  yol açması gibi bir riski yaratması da sözkonusu. Çünkü seçmenler birinci öncelik olarak gördükleri merkezdeki bir siyasi partiyi ilk olarak işaretledikten sonra, normalde oy vermeyecekleri bir ırkçı veya aşırı sağcı bir partiyi de ikinci-üçüncü tercihleri arasında gösterebilecek. Örneğin Mufahazakar  Partili bir  seçmenin ikinci tercih olarak sol veya liberal demokrat bir adayı  değil de,  sağda bir parti olan United Kingdom Independence Party (UKIP)  veya  ırkçı British National Party'i (BNP) seçebileceği düşünüldüğünde bu   partilerin normalde çok zor ulaşacakları bir desteği görmeleri   sözkonusu olabilecek. Nitekim AV'ye karşı olan, aralarında Muhafazakar   Partili milletvekillerinin de olduğu bazı siyasetçiler olası bir   değişimden en çok BNP'nin yararlanacağı uyarısı yapıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5 Mayıs'taki referandum Alternative Vote'un kabul edilmesiyle sonuçlanırsa bu yalnızca bir seçim sisteminin değişmesi değil, Britanya'nın siyasi çehresinin de değişmesi sürecini başlatacak tarihi bir dönüm noktası olacak. &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-1467928049072433006?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/1467928049072433006'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/1467928049072433006'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2011/01/britanya-referanduma-giderken-ksa-bir.html' title='Britanya Referanduma Giderken'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TThJ5H-QJWI/AAAAAAAAAfw/khXFrX4ckBU/s72-c/Lib+Dem+Yes.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-5183020833731327602</id><published>2010-12-29T14:33:00.000-08:00</published><updated>2010-12-30T03:29:32.316-08:00</updated><title type='text'>Haddini Aşan BBC</title><content type='html'>&lt;div style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif; text-align: left;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TRu1OaeesKI/AAAAAAAAAeM/xcMuLseW_QQ/s1600/top-gear.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="147" src="http://4.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TRu1OaeesKI/AAAAAAAAAeM/xcMuLseW_QQ/s200/top-gear.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt; &lt;b&gt;Hamza Aktan&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;Türkiye’de kendi içinde belirlenmiş bir sınır ölçüsünde rahatsızlık vermeyecek, devlet veya hükümet politikasına ters düşmeyecek korunaklı bir gazetecilik benimseyen medya, bunun dışına çıkan bir içeriğe de kendini kapatmanın yollarını bulmuş durumda. O yol da ya sözkonusu içeriğe saldırmak ya da onu yok saymak şeklinde kendini gösteriyor. BBC’nin uluslararası çapta popüler programlarından olan Top Gear’in başına da böyle bir şey geldi. &lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Neredeyse bir komedi filmi formatında hazırladıkları "The Three Wise Men -Üç Bilge Adam" başlıklı son özel bölümlerinde Türkiye’nin Güneydoğu’sunda bir ‘savaş’ olduğunu söylemeleri basınımıza “BBC haddini aştı”, “Top Gear’dan Türkiye’ye ağır hakaret” ifadeleriyle yansıdı. Anlıyoruz ki, Türkiye’yle ilgili herkesin üzerinde uzlaştığı bir “had” var, bu haddi aştığınızda da had ölçer gazetecilerimiz tarafından derhal tespit ediliyorsunuz. Top Gear ekibi de haliyle istisna kabul edilemezdi. &lt;/span&gt;&lt;span lang="FR" style="font-size: 9pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[İlgili haberler için bkz: &lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-GB" style="font-size: 9pt;"&gt;&lt;a href="http://tinyurl.com/3xyp3fw"&gt;&lt;span lang="FR"&gt;http://tinyurl.com/3xyp3fw&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;span lang="FR" style="font-size: 9pt;"&gt; - &lt;a href="http://tinyurl.com/325zbqe"&gt;http://tinyurl.com/325zbqe&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://tinyurl.com/2vnugnz"&gt;http://tinyurl.com/2vnugnz&lt;/a&gt;. Milliyet gazetesindeki haberde program sunucularının Türkiye’ye kara çarşaf giyerek girdikleri notu düşülmüş. Ancak sunucular bu espriyi Suriye’de yaptı.]&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;&lt;span lang="FR"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span lang="FR"&gt; &lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TRu1Vp69OsI/AAAAAAAAAeQ/TeKnR-aT_KA/s1600/top+gear.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="113" src="http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TRu1Vp69OsI/AAAAAAAAAeQ/TeKnR-aT_KA/s200/top+gear.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Clarkson, Hammond ve May Silopi girişinde.&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="FR"&gt;Program sunucularının yaptığı, aslında ülkelerinin Dışişleri Bakanlığı’nın vatandaşları için düzenli olarak yayınladığı “Seyahat tavsiyeleri”nin Türkiye’yle ilgili kısmını okumaktan ibaretti. İngiltere Dışişleri Bakanlığı diğer ülkelerin yaptığı gibi, çatışmalı bölgelere dair vatandaşlarını yurtdışı seyahatlarine karşı düzenli olarak uyarıyor. &lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;Bu tür yerlere giderken muhtemel saldırılara karşı dikkatli olmalarını salık veriyor. İngilizlerin bu arada 26 yıldır bir “düşük yoğunluklu savaş”ın yaşandığı Türkiye’yi de ülkemizin hassas gazetecilerinin hatrına es geçmesi beklenemezdi. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;Burada hassas Türk gazetecilerinin şanssızlığı Top Gear ekibinin Türkiye’ye giriş için Silopi’yi seçmiş olmasından kaynaklanıyor. Oysa, örneğin Edirne’den girseler, kurşun geçirmez yeleğe ihtiyaçları olmayacaktı. Ancak Top Gear sunucuları hem eğlenceli bir program sunmuş oldular hem de izleyicilerine iki “aslında” göstererek çok akıllı bir gazetecilik sergilediler. İlk olarak batıda çok fazla bilinmeyen Irak’ın Kürdistan bölgesinin aslında ülkenin geri kalanından çok farklı bir yer olduğunu, orada bir savaşın olmadığını anlattılar. İkinci olarak da, turizm cenneti Türkiye’nin Güneydoğu’sunun aslında pek de cennet gibi olmadığını gösterdiler. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TRvKBLcS_EI/AAAAAAAAAeg/gaLTlQH6e0k/s1600/Ntv+Top+Gear.bmp" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;Programın eğlenceli sunucularının en az 30 bin insanın hayatını kaybettiği, binlerce köyün &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TRvKBLcS_EI/AAAAAAAAAeg/gaLTlQH6e0k/s1600/Ntv+Top+Gear.bmp" style="clear: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="136" src="http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TRvKBLcS_EI/AAAAAAAAAeg/gaLTlQH6e0k/s200/Ntv+Top+Gear.bmp" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;NTV: "Top Gear Haddini Aştı"&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;yakılıp boşaltıldığı, bir milyonu aşkın insanın göç ettirildiği, on binlerce insanın hapis yattığı ve halen de sona ermiş olmayan bir sürecin yaşandığı bölgeyi güvenli addetmemesi herhalde büyük bir gaf olarak kabul edilmemeli. Fakat sorunların üzerini kapatma eğilimimiz, bu açığa çıktığındaki kızgınlığımız bize yalnızca başkalarına hadlerini bildirme seçeneğini bırakıyor. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;Klasik içe kapanmacı, popülist bir haberciliği takip eden gazetecilerimiz BBC’nin sadece Türkiye’de değil, esas memleketinde, kendi hükümeti, başbakanı ve devlet yetkililerine karşı ne düzeyde haddini aşan bir yayıncılık yaptığını görseler, bu insanlara ders vermeden önce bir düşünürlerdi. Aynı zamanda belki bir ihtimal, gazeteciliğin esasında bir had aşma mesleği olduğunu anlarlardı. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-5183020833731327602?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/5183020833731327602'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/5183020833731327602'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2010/12/haddini-asan-bbc.html' title='Haddini Aşan BBC'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TRu1OaeesKI/AAAAAAAAAeM/xcMuLseW_QQ/s72-c/top-gear.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-907882442842738106</id><published>2010-12-21T15:21:00.000-08:00</published><updated>2011-07-09T03:10:55.812-07:00</updated><title type='text'>Assange’dan Sonra İfade Özgürlüğü</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TRE2Ns2peqI/AAAAAAAAAcw/xXagFRIOndY/s1600/Julian+Assange.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="120" src="http://3.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TRE2Ns2peqI/AAAAAAAAAcw/xXagFRIOndY/s200/Julian+Assange.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;Hamza Aktan&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Wikileaks’in henüz kendi ülkesinin bilinmesini istemediği gerçekleri ilk olarak açıklamaya başladığı Nisan 2010’dan dört ay önce Washington’daki Newseum müzesinde yaptığı “İnternet özgürlüğü” başlıklı konuşmasında Çin, Tunus ve Özbekistan gibi internet sansüründe nam salmış ülkelere bu baskıları kaldırma çağrısı yapıyor, ABD’nin her zaman internet ve ifade özgürlüğünün yanında yer alacağı vurgusunu yapıyordu. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;Clinton aynı konuşmada “yeni teknolojiler kendi kendilerine özgürlük ve gelişim için mücadelede taraf tutmazlar. Ancak Amerika Birleşik Devletleri tutar. Biz tüm insanlığın bilgi ve fikirlere eşit erişiminin olduğu bir internetin arkasındayız” diyordu. &lt;br /&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt; &lt;br /&gt;Güvenliklerine tehdit gibi gerekçelerle internet ve ifade özgürlüğünü engelleyen ülkeleri suçlayan aynı Clinton, her ne kadar giderek daha fazla irrasyonelleşerek idam cezası isteyen siyasi rakipleri kadar ileri gitmese de, 2010 yılını bir internet sitesini yasaklama ve sahibini yargılama çabasının başını çekerek kapatıyor. Aynı şekilde on yıllardır dünyanın demokrasileri az gelişmiş ülkelerinin model aldığı Avrupa ülkeleri de Clinton’ın bu çabalarını destekleyen bir siyaset benimsiyor. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TR_hgMLuv6I/AAAAAAAAAe4/5EFxhPay1nM/s1600/Daniel_Ellsberg.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Ellsberg, Vanunu, Assange&lt;/b&gt;...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İletişim araçlarının yetersizliği ve kontrol edilebilirliği nedeniyle yine Amerika’da 1971’de &lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;Pentagon belgelerini yayınlayan Daniel Ellsberg’a, 1986’da İsrail’in nükleer sırlarını ifşa eden Mordechai Vanunu’ya neler olduğunu veya olabileceğini dünya kamuoyu çok sonraları öğrendi. Ancak artık bambaşka bir çağdayız ve Assange’a ne olduğu veya olacağını anında öğrenebiliyor, takip edebiliyoruz. Öyle görünüyor ki bu durumun kendisi bile ABD’nin hırslı siyasetini yavaşlatmaya yetmiyor, başkan yardımcısı Joe Biden’in tarifiyle “yüksek teknoloji teröristi” Assange’ı eninde sonunda durdurmayı ve susturmayı amaçlıyor. Bütün bunların ülkesine olduğu kadar dünyaya da umut aşılayan Obama yönetimi altında gerçekleşmesi de kaygı duymamız gereken bir başka husus: “Güvercin” Demokratlar bunları yapıyorsa, Tea Partili Cumhuriyetçiler neler yapar! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Wikileaks’le beraber dünya tersyüz olmuşcasına bu defa batının bilginin yayılması konusunda ne tür baskılar uygulamaya giriştiğine tanık oluyor. Julian Assange’ı neredeyse vatandaşlıktan çıkaracak Avustralya, bir tecavüz suçlamasını uluslararası arama krizine çeviren İsveç, Wikileaks’e karşı kampanyaya tam destek veren Fransa ve Almanya ve tüm bu çabaların arkasındaki güç olarak meseleyi ulusal bir mücadeleye dönüştüren ABD’nin bundan sonra demokrasi ve ifade özgürlüğü adına söyleyecekleri sözler bu nedenle büyük ölçüde samimiyetsiz karşılanacak ve çok daha az etkili olacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD’nin sırasıyla Irak ve Afganistan’daki yaptıkları ve yapmadıklarını dünyaya gösteren, ardından da yayınladığı gizli yazışmalarla ‘diplomasinin 11 Eylül’üne yol açan Wikileaks’in akibeti gerçek 11 Eylül’den sonra “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” deyip gerçekten de öyle yapan Bush’un bıraktığı gibi dünyanın geri dönmekte çok zorlanacağı yeni bir dönemi açma gücüne sahip bir sembolik önem taşıyor. Ne yazık ki şimdiye kadar tanıklık ettiklerimiz de, Çin’deki bloggerlardan Türkiye’deki gazetecilere, İran’daki aydınlardan Rusya’daki muhaliflere kadar fikirlerini ifade etmeye, yaymaya çalışan herkesin aleyhine sonuçlanacak bir süreci doğuracak gibi görünüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Aklı Selimi Hatırlatma Sırası Doğu’da&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;Demokrasinin kendine yer bulamadığı İran gibi ülkeler bile batılı kamuoyu önünde kötü görünmemek için siyaseten de olsa bu değerleri dikkate aldıklarını göstermeye özen gösterirler. Demokrat batının on yıllardır yarattığı güçlü kamuoyu etkisiyle örneğin, İran kendini aslında recm edeceği Sakine Aştiyani’nin cezasını hafifletmek durumunda hissediyor. Aynı durum yıllardır Türkiye’de de yaşanıyor. İfade özgürlüğü sıralamalarında en sonlarda yer alan Türkiye, batı kamuoyuna anti-demokrat bir ülke imajı vermemek için çaba sarfediyor. Bu gerçekte sahici olmayan çaba bile ifade özgürlüğünün kendine bir nefes alması için hayati önemde oysa. Ancak bundan böyle dikkate alınmaya gerek görülecek bir batı kamuoyunun olmaması, bu ülkelerin bundan sonra ifade-basın özgürlüğü alanlarındaki tavırlarında çok daha rahat hareket etmelerine yol açacak. Bu nedenle de şu anda birçok baskıcı rejimin ABD’nin Assange’a olabilecek en sert şekilde yönelmesini istediği bir gerçek. Çünkü bu, onların ileride yapacaklarını da meşru kılacak çok güçlü bir argüman olacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla Julian Assange’ın akibetinin ne olacağı sadece Amerikalı kızgın siyasetçileri değil, bizi, tüm dünya vatandaşlarını ilgilendiriyor. Sıra bu nedenle Doğu’nun demokratlarının aklı selimi yitirmiş görünen batıya ifade özgürlüğünün demokrasilerin vazgeçilmezi olduğunu hatırlatmasında. Bunun için de yeterince nedene sahip Türkiyeli demokratların ve gazetecilerin yapacakları hiç ‘yerel’ ve küçük olmayacak. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-907882442842738106?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/907882442842738106'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/907882442842738106'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2010/12/assangedan-sonra-ifade-ozgurlugu.html' title='Assange’dan Sonra İfade Özgürlüğü'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TRE2Ns2peqI/AAAAAAAAAcw/xXagFRIOndY/s72-c/Julian+Assange.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-5307657185179002187</id><published>2010-11-30T07:17:00.000-08:00</published><updated>2010-12-23T16:14:36.906-08:00</updated><title type='text'>WikiLeaks Belgeleri: 'Bizim Çocuklar' Mitinin Çöküşü</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TQAnxH7l9fI/AAAAAAAAAbs/b7GwlZMGUu4/s1600/wikileaks.jpg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5548478465816524274" src="http://4.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TQAnxH7l9fI/AAAAAAAAAbs/b7GwlZMGUu4/s200/wikileaks.jpg" style="cursor: pointer; float: left; height: 120px; margin: 0pt 10px 10px 0pt; width: 200px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hamza Aktan&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de genel siyaset algısı her zaman siyasi özneleri özne kabul etmekten uzak bir noktada olagelmiştir. Siyasetin görünen yüzlerinin arkasında aslında bir başka ‘gerçek’ yattığı, ya da tanıklık ettiğimiz gelişmelerin bizim içinde bulunduğumuz coğrafyanın verili koşulları yahut bizim kendimizden kaynaklandığı fikrinin aksine bunların arkasındaki bir güce referans eğilimi hep varolagelmiştir. Bu herşeyin arkasındaki siyasi ‘güç’ de genelde “batılı güçler”, özelde de ABD olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;Yerli siyasete dönük bu inançsızlığın kaynağında bir yandan da apolitik ve kendine güveni zayıf bir toplumsal gelenek yatıyor. O yüzden de iktidarda olsun olmasın her türlü siyasi öznenin arkasında bir gizli ajanda, bir gizli destekçi arayışı veya inancı insanlarda halen kendini koruyor. Bu da zaman içinde çoğu batılı gazeteciyi şaşırtan şekilde Türkiye’yi bir komplo teorileri cennetine dönüştürüyor.Wikileaks’in Amerikan büyükelçiliklerinin gizli yazışmaları ve raporlarını açık etmesinden çok şey öğreneceğimiz gibi öyle anlaşılıyor ki siyasete bakışımızdaki çoğu alışkanlığımızı da gözden geçireceğiz. Bunlardan belki de en önemlisi Wikileaks belgelerinden sonra siyaseti artık gizli özneler üzerinden değerlendirme kolaylığını bir kenara bırakıp görünen öznelerle anlama çabasına yönelmemiz olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Web sitesinin ABD’nin Ankara büyükelçiliğinden gönderilen raporlardan şimdiye kadar (30 Kasım tarihi itibariyle) yayınladığı 27 döküman bize bu konuda önemli bir rehberlik edeceğe benziyor. Bu raporlarda genel olarak görünen durum, Türkiye’de çok yaygın bir şekilde varolan “Amerika’nın herşeyde parmağı var” yönündeki komplo teorili yaklaşımın önemli ölçüde yanlış olduğu ve gerçeği yansıtmadığı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD’li diplomatların Türkiye ile ilgili şimdiye kadar yayınlanan raporlarındaki içerik ve ton daha çok gözlemleyen bir tarafı gösteriyor. Ya da gözlemledikleri ülkedeki siyasi atmosfer üzerinden bir ülke siyaseti oluşturmayı öneren bir ton bu. Dolayısıyla bizim daha önceden tersini düşündüğümüz şekilde, ABD aslında Türkiye’nin iç siyasetindeki büyük değişiklikleri belirleyen, onların yol haritasını hazırlayan bir konumda değil, fakat iç gelişmeleri ciddi biçimde gözlemleyen ancak ondan sonra strateji oluşturmaya çalışan bir durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun en açık örneklerinden biri, raporlardan anlaşıldığı üzere, Amerikalıların iktidara geldiği 2002’den bu yana AKP’yi anlamaya çalışan yaklaşımlarında görülüyor. ABD’li diplomatlar 2002’den bu yana partinin başkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan Abdullah Gül’e, partinin önde gelen Anadolu kökenli siyasetçilerinden ‘pragmatik’ olarak anlattıkları batı eğitimli isimlerine kadar neredeyse tek tek siyasetçileri Washington’a anlatmışlar. Her birinin özgeçmiş bilgileri, partileri içindeki konumları, İngilizce bilme seviyelerine kadar notlar yazılmış ve bunlar dikkate alınarak bu siyasetçilerle ilişkiler kurulduğu veya kurulmasının uygun olacağı önerilmiş.1&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ergenekon davası ve emekli-muvazzaf generallerin yakalanıp yargılanmaları gibi devasa bir konuda örneğin, eski Ankara büyükelçisi James Jeffrey, Washington’a geçtiği raporda herhangi bir yabancı gazetecinin yazabileceklerinin ötesinde bir şey söyleyemediği gibi bu konuda ileride ne olacağına, olabileceğine dair de herhangi bir bilgisi olduğunu göstermiyor. 22 Şubat’ta gerçekleşen “Balyoz Darbe Planı”na karşı başlatılan ve 48 subay ve astsubayın gözaltına alınmasıyla sonuçlanan operasyonu ertesi gün, 23 Şubat’ta Washington’a detaylarıyla aktaran Jeffrey, raporunu şu cümleyle bitiriyor: “Burada her gün yeni bir gün ve kimse tüm bu kareografinin nerede dağılacağından emin değil.”2  Jeffrey, aynı zamanda ne “bizim çocuklar” anlamına gelecek ifadeler kullanıyor ne de geçmişe dair bu yönlü bir göndermede bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimi yerlerde raporlar Amerikalıların çalıştıkları ülkeyi bir akademisyen titizliğiyle inceleyip çözümlemeye çalıştıklarını gösteriyor. Dolayısıyla bu da herşeyin Washington’da belirlenip Türkiye gibi ülkelerde uygulandığı yönündeki hayli yaygın kanının bir gerçekliğinin olmadığını anlatıyor. Bunu şöyle de anlamak mümkün; bir ülke ‘projesi’ olan bir siyasi partiyi yıllarca anlamaya çalışmaz, tersine projesinin iyi ilerleyip ilerlemediğini kontrol eder. Ancak Türkiye örneğinde, Wikileaks belgelerinin gösterdiği oranda durumun böyle olmadığı çok açık. Şu ana kadar yayınlanan raporlarda Amerika’nın ülke içi dengeleri bozmaya veya değiştirmeye yönelik bir çalışmayı kurgulayıp pratiğe soktuğunu gösteren herhangi bir örnek, ifade veya göndermenin olmaması da bunu güçlendiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Henüz ABD diplomasinin Türkiye ile ilgili belgelerinin çok az bir oranı yayınlanmış olsa da elimizde bulunanların dahi en azından artık Türkiye’de yaşanacak veya yaşanmış hemen her büyük siyasi gelişmeyi “Amerikan emperyalizmi” gibi genel bir başlığa dayandırma alışkanlığını kırmasını beklemek naif bir beklenti olmasa gerek. Çoğu zaman çoğu gelişmenin yalnızca AKP AKP olduğu, CHP CHP olduğu, Kürtler Kürt olduğu, ordu ordu olduğu ve tüm bu öznelerin içinden geldikleri bir tarih ve içinde bulundukları bir şimdiyle çevrili olduğu için yaşandığını kabul etmek gerekiyor. Bu da belki bize tıpkı Amerikalıların yaptığı gibi bu özneleri klişelere sığınma ihtiyacı taşımadan anlama hevesi kazandırır.&lt;br /&gt;---1 Orijinal metinler için bkz: &lt;a href="http://cablegate.wikileaks.org/cable/2005/06/05ANKARA3199.html"&gt;http://cablegate.wikileaks.org/cable/2005/06/05ANKARA3199.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://cablegate.wikileaks.org/cable/2004/12/04ANKARA7211.html"&gt;http://cablegate.wikileaks.org/cable/2004/12/04ANKARA7211.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://cablegate.wikileaks.org/cable/2005/12/05ANKARA7215.html"&gt;http://cablegate.wikileaks.org/cable/2005/12/05ANKARA7215.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;2 Rapor için bkz: &lt;a href="http://cablegate.wikileaks.org/cable/2010/02/10ANKARA294.html"&gt;http://cablegate.wikileaks.org/cable/2010/02/10ANKARA294.html&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: &lt;a href="http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&amp;amp;Date=01.12.2010&amp;amp;ArticleID=1030892"&gt;http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&amp;amp;Date=01.12.2010&amp;amp;ArticleID=1030892&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-5307657185179002187?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/5307657185179002187'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/5307657185179002187'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2010/11/bizim-cocuklar-mitinin-cokusu-wikileaks.html' title='WikiLeaks Belgeleri: &apos;Bizim Çocuklar&apos; Mitinin Çöküşü'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TQAnxH7l9fI/AAAAAAAAAbs/b7GwlZMGUu4/s72-c/wikileaks.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-987138806435599426</id><published>2010-11-29T01:35:00.000-08:00</published><updated>2010-12-29T15:44:29.719-08:00</updated><title type='text'>İngiltere’de Muhafazakar Değişim ve ‘Teenage’ Hareketi</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TRvHSHh70tI/AAAAAAAAAec/57EnYaK8Ayo/s1600/Nick+Clegg.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5547219103541210722" src="http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TPuuYl3VrmI/AAAAAAAAAa8/GzIuBxPqLkE/s200/Protest5.JPG" style="cursor: pointer; float: left; height: 200px; margin: 0pt 10px 10px 0pt; width: 176px;" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hamza Aktan&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekim ayında milyonlarca Fransalı, emeklilik yaşının 60’tan 62’ye çıkarılması yönündeki tasarıyı protesto ederken İngiliz gazetecilerin favori sorusu; “bizde daha büyük ve zor değişimler olurken neden bu protestolar olmuyor”du. Her ne kadar şimdiye dek Fransa’daki protesto dalgasının çapından çok uzaksa da İngiltere’de de sokaklar protestocularla dolmaya başlıyor. Ancak bu defa da bir farkla, Fransa’da daha çok orta yaşlılar yürüyüşlerde iken İngiltere’de yaşları 15-18 arasında olan “teenager”lar protestolar düzenliyor.&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;Önce ilkini 10 Kasım’da Londra’da yaptıkları ve 50 bin katılımla hükümetin büyük ortağı Muhafazakar Parti’nin binasını işgal edip yağmalayarak dikkatleri üzerlerine çektiler, şimdi de hareketleri ülke geneline yayılmış durumda. 24 Kasım itibariyle İngiltere’nin hemen her yerinde çoğunluğunu liseli öğrencilerin oluşturduğu protestolar gerçekleşti. Şimdiki hedefleri protestoları süreklileştirmek ve hükümetin şu ankinden üç katına çıkarmak istediği üniversite harçları düzenlemesini iptal ettirene kadar devam etmek.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;YENİDEN DÜZENLEMELER&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Britanya’da, insanların sokaklara dökülmemesine gazetecilerin haklı olarak şaşırdığı çok ciddi ve büyük değişimler yaşanıyor. Yaşam standartlarını önemli ölçüde olumsuz etkileyecek değişimler, Mayıs ayında iktidara gelen Muhafazakar-Liberal Demokrat koalisyon hükümetinin başta kamu harcamalarında olmak üzere gerçekleştirdiği kesintilerle gerçekleşiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümetin kesintilerinden ev, işsizlik veya sakatlık yardımı alanlardan şu anda işleri olan ancak yakında kaybedecek yaklaşık bir buçuk milyon çalışana, şu anda sokaklarda olan öğrencilerden, bakanlıklara kadar toplumun her kesimi olumsuz etkileniyor. İngilizlerin yaşam standartları bariz bir şekilde düşüşe geçiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TRvGq3LD-_I/AAAAAAAAAeY/AlgjkJG-S-o/s1600/George+Osborne.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="125" src="http://4.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TRvGq3LD-_I/AAAAAAAAAeY/AlgjkJG-S-o/s200/George+Osborne.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Kesintilerin mimarlarından George Osborne.&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;Sosyal devlet olmanın bir gereği olarak yapılan ev, işsizlik yardımlarını hükümet bütçe açığının oluşmasındaki temel nedenlerden biri olarak gördüğü için buralardan ciddi kesintilere gidiyor. Şu andaki kesintilerin mimarı ve uygulayıcısı olan Maliye Bakanı George Osborne sosyal yardımların 10 yıl içinde devlete maliyetinin 60 milyar Pound olduğunu, bu on yıllık sürede de maliyet oranının yüzde 45 arttığını söylemişti. Osborne, böyle bir gidişatta önlem alınmaması durumunda maliyetin beş yıl içinde 192 Milyar Pound’a yükseleceği uyarısında bulunmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümet, kesinti politikasını rasyonalize etmek için bu tür ekonomik nedenler kadar ideolojik ve psikolojik motivasyonları da kullanıyor. Muhafazakarlara göre özellikle işsizlik yardımı nedeniyle çoğu insan tembelliğe yöneliyor ve topluma herhangi bir ekonomik katkıda bulunmuyor. Devletin verdiği sosyal yardımların suistimal edildiği argümanı da en sık kullanılanlardan; sakat olmadığı veya çalışabilir olduğu halde işsizlik-sakatlık yardımı alanlar var; yardım almak için çocuk doğuranlar var gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göçmenlik mefhumuna karşı neredeyse bir alerjinin geliştiği ülkede bir başka etkili argüman da Çalışma Bakanı Iain Duncin Smith’ten; Britanya vatandaşları devlet yardımı aldığı ve çalışmaya gerek duymadığı için ülkede her zaman bir işgücü ihtiyacı oluşuyor. Bu ihtiyaç da göçmenler tarafından karşılanıyor. Ancak bu durumda da iş aramak isteyen İngilizler aradıkları hemen her işin göçmenlerce çok daha önceden kapıldığını görüp işsiz kalıyor. Dolayısıyla aslında devlet yardımları sayesinde evlerinde oturup tembellik eden sıradan İngilizler çalışmaya başlasa zaten varolmayan göçmen ihtiyacı da ortadan kalkmış olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümet ülkedeki bu ‘tembellik kültürü’nü sona erdirmek ve İngilizleri işlere yöneltmek için de ilginç bir çare üretti. Çalışabilir durumda olduğu halde bir yıldan fazla bir süre boyunca işsizlik maaşı alanlara kamu sektöründe ‘gönüllü’ ve ücretsiz çalışma zorunluluğu getirdi. 1 milyon 400 bin kişinin etkilenmesi beklenen düzenleme gereği yardım alanlar temizlik işlerinden çevre düzenlemesine kadar farklı alanlarda çalıştırılacak. Çalışmayı reddedenlerinse yardımı kesilecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşsizlik yardımı, Türkiye’de çoğu insanın düşündüğünün aksine, aslında geçim sağlamaya yetecek oranın çok altında. 25 yaş altında olan işsizlere haftada 50.59 (yaklaşık 120 TL); 25 yaş üstündekilere de 64.30 (yaklaşık 150 TL) Pound yardım ödeniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak Britanya’daki sosyal devlet sisteminin örneğin konut-kira yardımı kısmı, Türkiye’de milyonlarca insanı yoksulluk sınırlarından çıkaracak ölçüde gerçek ve etkili. Şu anda Muhafazakar hükümetin kısacağını açıkladığı oranlar bile Türkiye’de ulaşılması uzun vadede dahi çok güç rakamlar. Britanya’da şu anda yıllık geliri 16 bin Pound’un (yaklaşık 37 bin 500 TL) altında olan yüzbinlerce kişi bu yardımdan yararlanıyor. Yardım, kiralanan evlerin büyüklüğüne göre değişiyor. Örneğin bir odalı evler için devlet yardımı alanlara haftalık olarak 250-300, iki odalılar için 290, üç odalılar için 340 ve daha büyük evler için de 400-500 Pound arası ödemeler yapılıyor. Dolayısıyla aslında işsiz bir İngiliz, ev ve işsizlik yardımıyla –eğer tek odalı bir ev kiralamışsa örneğin ayda en az 1250 Pound gibi bir yardım alıyor. Hükümet, tek odalı ev için £250, iki odalı için en fazla £290 olmak üzere bu yardımda da bir sınır belirledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kesintilerin de kısa vadede özellikle Londra’da ciddi sosyal değişimlere yol açması bekleniyor. İşçi Partililer, hatta Londra’nın Muhafazakar Partili belediye başkanı Boris Johnson, Londra’nın merkezinde oturan düşük gelirlilerin kiralarını ödeyemeyecekleri için şehrin kenar semtlerine taşınmak zorunda kalacağı kaygısı taşıyor ve hükümeti ‘sosyal temizlik’ yapmakla suçluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngiltere’deki son 60 yılın en büyük kesintileri olarak kabul edilen kamu harcamalarındaki bu büyük düzenlemelerin bir başka önemli ayağını da devletin küçültülmesi projesi oluşturuyor. Kamu kurumlarında bir buçuk milyon çalışanın işten çıkarılması ve “quango” denilen hükümet destekli toplum yararına çalışan sivil toplum kurumlarının kapatılması bu projenin önemli ayaklarından birini oluşturuyor. Hükümetin çoğunu “para ve vakit kaybı” olarak değerlendirdiği STK’lar, toplumsal sorunlar konusunda danışma işlevi gören yapılar; aralarında teftiş komisyonları, bölgesel gelişme ajanslarının yanısıra örneğinİngiltere’de yaygın bir durum olan genç yaşta hamilelik konusunda çalışmalar yapan “Teenage Hamileliği Bağımsız Danışma Grubu” gibi gençler üzerinde çalışmalar yapan kurumlar bulunuyor. Ülkede varolan hükümet destekli 679 STK’yı yeniden değerlendiren hükümet, bunlardan en az 192’sini kapatmaya karar vermiş durumda. Bakanlıklar ve BBC gibi yapıların bütçelerinin yüzde 25 oranlarında kısılması da bu genel düzenlemenin parçalarından.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;YENİ BİR TOPLUMSAL DENEYİM&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk iki yürüyüşün ardından İngiltere’de toplumu mobilize edebilecek bir potansiyel taşıyan öğrenci protestoları işte tüm bu genel kamu harcamalarındaki düzenlemeler ve kesintilerin üniversiteleri ilgilendiren kısmından doğuyor. 90’lı yıllara kadar neredeyse tamamen parasız olan yüksek öğretim Muhafazakar-Liberal Demokrat koalisyon hükümetinin düzenlemeleriyle çoğu kişinin karşılamakta zorlanacağı ölçüde paralı hale getiriliyor. Mevcut durumda yılda 3 bin 250 Pound ödeyen öğrenciler düzenlemenin yürürlüğe gireceği 2012’den sonra bunun üç katı, yani yıllık 9 bin Pound ödemek durumunda kalacak. Ödeme şekli de Türkiye’deki öğrenim-katkı kredisinin geri ödemesine benzer biçimde, eğitimin tamamlanması ve yıllık gelirinin 25 bin Pound olduğu bir işin bulunmasının ardından, taksitlerle oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İronik bir şekilde paralı yükseköğretimi kalıcı hale getiren partinin Tony Blair başkanlığındaki İşçi Partisi olduğu ülke, genel olarak yükseköğrenimin parasız olmasının tartışılmasından uzak bir noktada. Öğrencilerin talebi de bu nedenle yıllık ödemelerin ya aynı kalması ya da bu derece yüksek olmaması şeklinde. Çoğu, masrafları karşılayamayacağını ve üniversiteye gidemeyeceğini söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Protesto gösterileri de toplumun genel olarak görmeye alışık olmadığı bir yaş grubu tarafından düzenleniyor ve bu da gösterilere ayrı bir özellik katıyor. 24 Kasım’da zaman zaman polisle çatışmaların olduğu, bir polis aracının tamamen tahrip edildiği, otobüs duraklarının camlarının indirildiği gösteride protestocuların esas çoğunluğunu yaşları 15-18 arasında olan üniversite adayı liseli öğrenciler oluşturuyordu. Çoğu orta sınıf ailelerin çocukları olan gençlerin hemen hepsi hayatlarında ilk kez bir protestoya katılıyor, bu çok sevdikleri kollektif aktiviteyi kısa zamanda bırakmak gibi bir niyetleri de yok görünüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TRvHSHh70tI/AAAAAAAAAec/57EnYaK8Ayo/s1600/Nick+Clegg.jpg" style="clear: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="200" src="http://3.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TRvHSHh70tI/AAAAAAAAAec/57EnYaK8Ayo/s200/Nick+Clegg.jpg" width="142" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Clegg sözünü 'tutamadı'.&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;Protestolar henüz ikincisi yapılmış olmasına rağmen ülkede tüm dikkatleri üzerine çekebilmiş durumda. Öyle ki, koalisyonun küçük ortağı ve gençlerin esas hedefi durumunda olan Liberal Demokrat Parti’nin lideri Nick Clegg, 6 Mayıs seçimleri öncesinde verdikleri ve öğrenim harçlarının yükseltilmesine karşı çıkacakları yönündeki yerine getiremediği sözünden pişmanlık duyduğunu itiraf etmek durumunda kaldı. Öğrenciler, Nick Clegg ve partisinin kendilerini kandırdığını düşünüyor ve protestolarının merkezine de bu nedenle onları koyuyor. Şu ana kadarki genel etkisi düşünüldüğünde başladığı gibi devam etmesi durumunda öğrenci protestolarının koalisyon hükümetinin kaderini dahi belirleyebilecek bir etki yaratabileceğini söylemek mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Protestolarda esas dikkat çeken unsur, gençlerin vandalizmi. İlk gösteride Muhafazakar Parti’nin merkez binasının camlarını kıran, binayı işgal edip önemli ölçüde dağıtan gençlerin bu davranışı ülkede uzun zamandır benzeri görülmemiş bir hareketti. İkinci protesto görece daha sakin geçse de öğrenciler bir tür eğlenceye çevirdikleri gösteride karşılarına çıkan ve devleti temsil eden eşyalara zarar vermekten bir hayli hoşlanıyor görünüyordu. Göstericilerin öğrenci oluşu, yaşlarının hayli küçük olması polisin de sert önlem almasını güçleştiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyal devlet sisteminin önemli ölçüde yara alacağı İngiltere’de ‘teenage’ hareketinin hükümeti kararından vazgeçirip amacına ulaşması Avrupa’daki genel ekonomik durum da dikkate alındığında bir hayli zor görünüyor ancak bütün bu süreçte iz bırakacak önemli bir toplumsal deneyim yaratmaya başladığı kesin.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-987138806435599426?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/987138806435599426'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/987138806435599426'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2010/11/ingilterede-muhafazakar-degisim-ve_29.html' title='İngiltere’de Muhafazakar Değişim ve ‘Teenage’ Hareketi'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TPuuYl3VrmI/AAAAAAAAAa8/GzIuBxPqLkE/s72-c/Protest5.JPG' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-1120903641311547946</id><published>2010-11-23T15:34:00.000-08:00</published><updated>2010-12-29T16:50:46.778-08:00</updated><title type='text'>İngilizlerin Yeni Prensesi ve Eski Paradoksu</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TPuvCiPXcCI/AAAAAAAAAbE/CYGkKkwmtAU/s1600/Middleton.jpg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5547219824122753058" src="http://3.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TPuvCiPXcCI/AAAAAAAAAbE/CYGkKkwmtAU/s200/Middleton.jpg" style="cursor: pointer; float: left; height: 154px; margin: 0pt 10px 10px 0pt; width: 200px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hamza Aktan&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merhum Prenses Diana ile Prens Charles’ın büyük oğulları William’ın sekiz yıldır birlikte olduğu Kate Middleton isimli kız arkadaşıyla evleneceğinin açıklandığı geçen haftadan bu yana Britanya’da herkesin farkında olduğu ancak belli etmediği bir irrasyonelliğin keyfi çıkarılıyor, gerçek bir “kraliyet düğünü çılgınlığı” yaşanıyor. &lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;Ülkenin saygın gazeteleri Guardian veya Times’tan; tabloid gazeteleri Daily Mail veya The Sun’a tüm gazeteler onlarca sayfalık “royal wedding” (kraliyet düğünü) haberleri geçiyor, yazılar, analizler yayınlıyor. Evlilik kararının açıklandığı Salı günkü tüm yayınlarını bu habere ayıran BBC, Sky News, ITV gibi büyük kanallar her gün düğünün farklı bir yönünü işliyor, ek olarak çiftin hayatına odaklanan belgeseller yayınlıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geleceğin muhtemel kraliçesi Kate’in orta sınıf bir aileden gelmesi en büyük cazibe noktası gazeteler için. Bu nedenle evlilik bir tür toplum-kraliyet buluşması olarak görülüyor. Kate’in sıradan geçebilecek hayatının bir düğünle nasıl değişeceği, nasıl dünyanın en önemli kadınlarından biri olacağını anlatan yazıların ardı arkası kesilmiyor. Moda dünyasının geleceğin prensesi-kraliçesine ne tür hazırlıklar yaptığı gibi konular olabildiğince irdelenmeye çalışılıyor. Düğünün hangi gün hangi kilisede yapılacağı, ne kadar paraya malolacağı, gelin ve damadın neler giyeceği, sağdıç veya tanıkların kimler olacağı, Kate’in merhum kayınvalidesi Diana’nın yerini tutup tutmayacağı, Kraliyet ailesindeki yerinin ne olacağı gibi sayısız başka konu da düğün tarihine kadar ‘ağır-hafif’ farketmeksizin İngiliz basınını gün be gün meşgul edecek konular olacak. Ülkede en çok alıcısı olan Kraliçe Elizabeth’li, Prenses Diana’lı turistik ürünler şimdiden Kate-William çiftinin resimlerinden üretilmiş ürünlerle yer değiştirmeye başladı, büyük firmalar bu iki ismin adını veya resimlerini taşıyan ürünleri piyasaya sunmaya hazırlanıyor... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rasyonelliğin hakim olduğu, en azından bunun genel olarak hissedildiği ülkelerde irrasyonelliklere anlam vermek çok daha zor oluyor. Britanya’daki kraliyet kurumu da bu ülkenin anlam vermesi en zor ve en büyük irrasyonelliklerinden. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TRvFbQgVbvI/AAAAAAAAAeU/RK-Me_coWdM/s1600/Queen+Elizabeth.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="176" src="http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TRvFbQgVbvI/AAAAAAAAAeU/RK-Me_coWdM/s200/Queen+Elizabeth.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Kraliçe Elizabeth, 1953'te taç giyme töreninde.&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;Britanya, temsili demokrasi-sembolik monarşi paradoksunun yaşandığı tek Avrupa ülkesi değil. Başta İspanya, Danimarka, Hollanda, Belçika, Norveç ve İsveç olmak üzere 12 ülke (diğerleri küçük ülkeler; Lüksemburg, Lihtenştayn, Andora, Monaco ve Vatikan) monarşiyi sembolik düzeyde de olsa korumuş Avrupa ülkeleri. Britanya bu ülkeler arasında demokrasisi ve ekonomisi en gelişmiş olanı. Aynı zamanda kraliyet ailesi dünyada en çok bilinen ve takip edileni, bundan da en büyük turistik geliri elde edeni. Ancak bunlar böyle bir ülkede demokrasilere aykırı bir kurum olan monarşinin hala canlı tutulmasını herhangi bir şekilde anlamlı kılmaya yetmiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Monarşi’nin sembolik de olsa varolduğu İsveç, bu yıl Britanya’da şu anda yaşanana benzer bir süreçten geçti. Haziran ayında, bu defa gelinin kraliyet ailesinden, damadın orta sınıf toplumsal bir tabakadan geldiği son zamanların en şatafatlı düğünlerinden biri gerçekleştirildi. Prenses Victoria ile bir fitness şirketi sahibi ve eğitmeni olan Daniel Westling’in evliliği ülkede büyük bir ilgiyle izlendi. Ancak bu, toplumun monarşinin varlığını daha da açık biçimde sorgulaması sürecini de hızlandırdı. Şu anda yapılan kamuoyu araştırmalarında İsveçlilerin yarısından fazlası bu kurumun tamamen kaldırılmasını destekliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;William-Kate çiftinin düğünü de bir yandan Britanya’nın aslında halen nasıl bir ülke olduğunu hatırlatan bir gelişme olarak dururken bir yandan da İngilizlerin siyaseten sembolik de olsa daha ne kadar bu kurumu ayakta tutacaklarını sorgulayabilecekleri bir fırsat potansiyeli taşıyor. Hele ki neredeyse son bir yüzyıldır tarihlerindeki en büyük kemer sıkma, kamu harcamalarından vazgeçme, sosyal devleti küçültme döneminde iken. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak mevcut akım bu beklentinin tam tersi yönde. 1990’dan bu yana Kraliçe Elizabeth’in kullanımına sunulmak üzere Buckingham Sarayı’na her yıl hükümet tarafından 7.9 milyon Pound aktarılıyor. Her İngiliz vatandaşın vergisinin yıllık 69 senti kraliyet ailesinin bütçesine katılıyor. Monarşinin İngiliz toplumuna her yıl maliyeti 35 milyon Pound’un üzerinde oluyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhafazakar-Liberal koalisyon hükümeti her ne kadar bu bütçeyi bir yıllığına dondurma veya düşürme planları yapıyorsa da Britanya’da genel olarak monarşinin varlıklı devamını sorgulayacak işaretler birkaç gazete yazısı haricinde görülmüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun en açık örneklerinden biri yine mevcut hükümetin Kate ve William’ın evlenme kararına verdiği tepkide kendini gösteriyor: Evlilik haberi, Başbakan David Cameron’a bakanlarıyla toplantı halindeyken iletildi, toplantı yarıda kesildi ve Cameron’un daha sonra açıkladığı üzere haber bakanlar arasında büyük bir sevinçle karşılandı. Cameron, sırf bu evlilikle ilgili kendisi ve hükümetinin görüşlerini açıklamak üzere Downing Street’teki konutundan gazetecilerin karşısına çıktı ve gelişmeyi “Bu inanılmaz derecede heyecan verici bir haber. Eminim ki tüm ülke bu mutlu çifte en iyi dileklerini sunacaktır. Düğün, ülkemiz ve kraliyet ailesi için harika bir gün olacak” sözleriyle karşıladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koalisyon hükümetinin iktidara geldiği günden bu yana bütçe açığını düşürmek için yapacağını açıkladığı kamu harcamalarındaki kesintiler ülkeyi ciddi bir karamsarlık atmosferine sokmuş durumda. Şu anda bu durumdaki bir başbakan ve kabinesi için olduğu kadar sıradan vatandaş için de “ulusal” bir düğün gibi rahatlatıcı bir başka ilaç olamazdı. Ancak askerlerinin halen “paşa” olduğu bir ülkeden gelmeniz bile İngilizlerin içinde bulundukları şu anki prens-prenses evliliği heyecanına kendinizi kaptırmanızı kolaylaştırmıyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-1120903641311547946?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/1120903641311547946'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/1120903641311547946'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2010/11/ingilizlerin-yeni-prensesi-ve-eski.html' title='İngilizlerin Yeni Prensesi ve Eski Paradoksu'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TPuvCiPXcCI/AAAAAAAAAbE/CYGkKkwmtAU/s72-c/Middleton.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-5632222199200376748</id><published>2010-10-30T07:22:00.000-07:00</published><updated>2010-12-23T14:35:02.294-08:00</updated><title type='text'>Adamı Katil Eden Yeni Medya</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TQLipTJ49uI/AAAAAAAAAcg/mfhcLDbT9w4/s1600/Yeni+Medya.Jpeg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" src="http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TQLipTJ49uI/AAAAAAAAAcg/mfhcLDbT9w4/s200/Yeni+Medya.Jpeg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TPuwG2SbKoI/AAAAAAAAAbM/tpT8gb6GW8E/s1600/free-icons-round-up-69.jpg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hamza Aktan&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başbakan Erdoğan, geçen Haziran ayında bazı internet haber sitelerinin yöneticileriyle yaptığı görüşmede haber sitelerindeki okur yorumlarının kendisinde nasıl bir tepkiye yol açtığını şöyle anlatmıştı: “Geçen gün arkadaşlar bazı internet sitelerinden çıkışları getirdiler. Hakaret bile diyemem. Öyle küfürler vardı ki, bunlar insanı katil bile yapar. Ama bunlar yenilir, yutulur, tahammül edilir şeyler değil.” &lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;‘Yeni medya’ olarak tabir edilen internet dünyasının -Erdoğan’ı da kaygılandırdığı üzere- giderek daha fazla ciddiye alınması, üzerinde durulması ve ‘insanı katil bile yapan’ kötücül özelliklerinden arındırılması gerekiyor gerçekten. Ülkenin başbakanı ve cumhurbaşkanının (Gül de bir internet sitesinde kendisine hakaret edildiği iddiasıyla bir okuru mahkemeye vermişti) bu konuda kendilerini mağdur hissetmeleri eğer Youtube örneğinde olduğu gibi toptan kapatılma yöntemlerine başvurulmayacaksa, veya Gül örneğinde olduğu gibi haber sitelerine yönelik davalara dönüşmeyecekse şans kabul edebileceğimiz durumlar. Ancak yine de ne hükümetin ne de cumhurbaşkanının bu konuda yapıcı bir çözüm arayışında olduklarını gösteren işaretler yok henüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sekiz akademisyenin internet dünyasının farklı alanlarını inceleyen makalelerinden oluşan ‘Yeni Medyada Nefret Söylemi’ isimli çalışmaları bu konuda yol gösterici olabilecek nitelikteki örneklerden. Ankara Üniversitesi’nde yüksek lisans eğitimini sürdüren Tuğrul Çomu’nun yayına hazırladığı kitap, ‘İnternet Toplum Kültür’ ve ‘Eleştirel Medya Okur Yazarlığı’ gibi benzer alanlarda çalışmalar yapan Prof. Mutlu Binark’ın da bulunduğu, İlden Dirini, Günseli Bayraktutan Sütçü, Burak Doğu, Eser Aygül, Altuğ Akın ve Ayşe Kaymak gibi akademisyenlerin inelemeleriyle internetteki nefret söyleminin geniş bir tasvirini yaptıktan sonra bu sorunun üstesinden gelmenin yollarını arıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ana akım medya kanallarından Facebook gibi popüler sosyal ağlara internette genel olarak var olan editoryal denetim eksikliği, bu medyanın halen hem yayıncıları hem de tüketicileri tarafından gerçek bir medya kanalı gibi ciddiye alınmaması, burada ırkçılıktan seksizme, küfür ve hakaretten şiddet teşvikine kadar vandal bir manzarayla karşılaşmamıza yol açıyor. Mutlu Binark kitaptaki makalesinde, internet üzerinden işlenen nefret suçlarına yönelik Avrupa Birliği çatısı altında uzun süredir bir farkındalığın olduğuna dikkat çekiyor, örneğin internet üzerinden ırkçılığın engellenmesinde ne tür önlemlerin alınabileceğine yoğunlaşan çalışmalar hakkında geniş bir bilgi veriyor. Binark’ın yazısı, Türkiye’nin internetin ciddiyeti ve önemini anlamaktan hâlâ ne derece uzakta kaldığını gösteriyor. Binark, sorunun çok boyutlu olduğunu, bu nedenle yalnızca yasal yollarla bir çözüm bulunmasının imkânsız olduğunu vurguluyor, bu nefret söylemini doğuran sosyal-siyasal arkaplanlar üzerinde çalışılması gerektiğini öneriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de gerçekten de Hürriyet, Milliyet gibi ana akımı temsil eden gazetelerin web sayfalarındaki okur yorumlarında dile gelen kimi zaman ırkçı-ayrımcı, kimi zaman seksist veya şiddet yanlısı ifadeleri ortadan kaldırmak elbette öncelikle editoryal bir sorumluluk gerektiriyor ancak sonra da bu yorumları yapan insanların içinde bulunduğu siyasi, kültürel iklime bakılmasını şart kılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin geleneksel alışkanlıklarla, sorunlara yol açan nedenleri yasaklayarak çözme yönteminin bu konuda da geçerli olmadığını Tuğrul Çomu’nun incelemesinden öğreniyoruz. Çomu, Türkiye’de yasaklı olan Youtube’un bu yasağa rağmen halen en çok ziyaret edilen sekizinci site olduğuna dikkat çekiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;YA ESKİ MEDYA? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yeni medyadaki hastalıkları konuşurken eski medyanın halen bu hastalıklardan uzak olmadığını, çoğu zaman yeni medyadakine öncülük ettiğini de unutmamak gerekiyor. Gazeteci İlden Dirini, kitaptaki çalışmasında yeni medyayla-geleneksel medyanın nefret söyleminin oluşması ve yerleşmesindeki ortaklığı gösteren çok sayıda örnek veriyor. Dirini “Haberde kullanılan dil ve kodlarla ideolojik söylemin etkisinde kalan okur, kendisi gibi okuyucu olan çoğunluğun fikirlerinden de etkilenmektedir. Kendisi gibi okuyucu olanların fikrine kendi fikirlerini katan okuyucu, rıza üretiminde nihai noktayı böylece gerçekleştirmektedir” tespiti yapıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap, birbirinden farklı internet alanlarındaki kendine özgü atmosferi öğrenmek isteyen ilgililer için kapsamlı bir kaynak çalışma niteliğinde. Ayşe Kaymak’ın sorunun yasal boyutlarını incelediği analizi, Tuğrul Çomu’nun video paylaşım siteleri araştırması, Günseli Bayraktutan Sütçü’nün dijital oyunlardaki cinsiyetçiliğe odaklanan yazısı, Altuğ Akın’ın spor sitelerindeki taraftarlık halini anlatan makalesi, Eser Aygül’ün Facebook incelemesi ile Burak Doğu’nun internetteki nefret söylemine karşı ortaya çıkan örgütlenmeleri anlattığı çalışması sorunun boyutları ve değişik özellikleri hakkında birbirinden farklı perspektifler sunuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Yeni medya’da nefret söyleminin büyümesi, dolayısıyla nefret suçlarının işlenmesinin önüne geçilmesi bir yandan bu medyanın geleneksel medyaya oranla çeşitliliği bir yandan da uğraşılması gereken alanın genişliği dikkate alındığında oldukça zor görünüyor. Çünkü artık haber portalları kadar Twitter, Facebook, Youtube, bloglar ve bunların benzeri başka binlerce kanal da yeni birer medya organı durumunda. Bu medya organlarına dahil olan, buralara içerik üreten milyonlarca insan da bu medyaların hücrelere bölünmüş haber merkezleri. Hal böyle olunca, meseleye bazı belli kanallara yönelik tekil çözümlerin yanında (örneğin editoryal denetimin artırılması) toplumsal bir değişimi hedefleyen kapsayıcı projelerle yanıt bulmak şart oluyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışmanın yazarları bu nedenle kitabın sonunda ‘öneriler’ başlığıyla bu çetrefil konudaki çözüm yolları için ortak önerilerini sıralıyor. Başlıklar halinde öne çıkanlar şunlar: “İhbar hatları, filtreleme, erişim yasakları ve medya okuryazarlığı.” Yazarlar herbirinin olumlu ve eksik yönlerini sıraladıktan sonra daha yapısal olan bir seçenek olarak medya-okur yazarlığına özel bir vurgu yapıyor: “Böylece, nefret söylemi içeren yeni medya metinlerine yönelik olarak bireylerin farkındalığı artırılabilir.” Yazarlar, onca eleştiriye rağmen bazı ideolojik-ekonomik nedenlerle hâlâ editoryal denetim uygulamayan eski medya için de meslek içi eğitimi öneriyor: “Meslek etiği eğitimi, sadece lisans düzeyinde kalmadan meslek içerisinde de periyodik eğitimlerle devam ettirilmelidir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Yeni Medyada Nefret Söylemi’, dikkatli ve emek verilerek hazırlanan dosyalarıyla, internete bir şekilde dahil olan herkesin çok şey öğreneceği faydalı bir çalışma. Buna, hergün Facebook hesabından başka bir etnik-toplumsal grup ya da cinsiyet grubunu aşağılayan ifadeler kullananlar, Youtube’da insanın muhayyilesini zorlayan küfürler edenler, gazete ve haber portallarının her haberine nefret içeren yorumlar yetiştirenler de dahil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: &lt;a href="http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetay&amp;amp;ArticleID=1026576&amp;amp;Date=19.11.2010&amp;amp;CategoryID=40"&gt;http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetay&amp;amp;ArticleID=1026576&amp;amp;Date=19.11.2010&amp;amp;CategoryID=40&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-5632222199200376748?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/5632222199200376748'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/5632222199200376748'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2010/10/adam-katil-eden-yeni-medya.html' title='Adamı Katil Eden Yeni Medya'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TQLipTJ49uI/AAAAAAAAAcg/mfhcLDbT9w4/s72-c/Yeni+Medya.Jpeg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-6524657337570425078</id><published>2010-09-24T02:06:00.000-07:00</published><updated>2011-01-01T19:04:56.718-08:00</updated><title type='text'>Bir Katliam ve Türk Basını</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TJxtZ8TgLDI/AAAAAAAAAas/7hB2Cl-dgfg/s1600/Gecitli+Koyu.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5520407535701470258" src="http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TJxtZ8TgLDI/AAAAAAAAAas/7hB2Cl-dgfg/s200/Gecitli+Koyu.jpg" style="cursor: pointer; float: left; height: 132px; margin: 0pt 10px 10px 0pt; width: 200px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Hamza Aktan&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakkari’de 16 Eylül’de 9 kişinin ölümüne, 4 kişinin yaralanmasına neden olan olayın vehameti, çevresindeki kuşkular, faillerin Şemdinli’deki Umut Kitapevi’ne bomba atanlarla meslektaş olma ihtimali gibi büyük ve hayati meseleler dururken Türk medyasının bu meseleye nasıl baktığıyla ilgilenmek biraz ayrıntı olarak kalıyor. Ne var ki, faillerin ortaya çıkarılması veya ortak bir çabayla saklanmasında çok önemli bir rol oynadığı ve oynayacağı için, bu ayrıntının üzerinde durmak şart oluyor. &lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Bu olay bir kez daha Türk basınının Kürt meselesinde hakikatten çok siyasi bir angajmana teslim olduğunu, devletin ideolojisinin ötesinde bir yaklaşımdan uzak olduğunu gösterdiği için ayrıca dikkate değer oluyor. Medyanın bu haliKürtlerin, ya da “Kürt kimlik beyanında ısrarlı olan Kürtlerin” (Tanıl Bora’nın ifadesi) neden bir tür kopuş psikolojisi, ait olamama hissi yaşadığını anlamak isteyenler için yardımcı olabilecek bir araç niteliği taşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aydın Erol, Enes Erol, Eşref Gür, Şirin Kurt, Abuzeyt İdem, Canê Dayan, Simeha Dayan, Zarife Çiftçi ve üç yaşındaki Nurullah Umut Çiftçi önceki gün failinin henüz belli olmadığı bir mayınlı saldırıda hayatlarını kaybeden Hakkarililerdi. Patlamanın ardından olay yerine giden Geçitli köyü sakinleri dikkatleri devlete, onun askerine çeviren malzemelerin olduğu bir çanta buldu ve bu çantayı bir suçüstü delili olarak tutmak istedi. Ancak bir “terör” saldırısının ardından operasyona çıkma gereği görmeyen asker, bunun yerine bulguları almak için köylülere müdahale etmeyi tercih etmiş, köylülerin direnciyle karşılaşınca havaya ateş açarak bulunan malzemelere el koymaya çalışmıştı. Köylülerin bulduğu malzemelerin başında üzerinde "Kara Kuvvetleri Komutanlığı (KKK) 8'inci Ana Bakım Merkezi Komutanlığı Afyonkarahisar, Balistik Koruyucu Kombozit Başlık Kullanma Klavuzu AQAP-2120, Döküman No: KSK: 107" yazılı belge ve bu belgelerin içinden çıktığı “Dağ ve Komando Tugayı Hakkari Hatırası” yazılı bir çanta bulunuyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu son derece önemli ‘detaylar’, Türkiye’de medyanın üzerine gitmesi durumunda bir katliamın aydınlanmasında etkili olabileceği gibi ülke tarihinde de büyük anlamı olacak değişimler doğurabilirdi. Bunun yerine gördüğümüz ise utanç verici bir yapısallaşmış manzara oluyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;VATANDAŞ OLMAYAN KÜRTLERİN ÖLÜMÜ&lt;/b&gt; &lt;br /&gt;Bir meseleye ne kadar önem verdiğiniz ona nasıl yaklaştığınızla ölçülür. Hem hükümet ve siyasetçilerin hem de ana akım medyanın 9 Hakkarilinin öldürülmesine karşı gösterdiği tavır, diğer olaylarla karşılaştırıldığında aslında ölenler Hakkarili olunca bunu pek de günlük programlarına almaya değer görmediklerini gösteren verilerle dolu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce siyasetçilerin ne yaptıklarına/yapmadıklarına bakalım: 19 Haziran’da 11 askerin hayatını kaybettiği Hakkari’deki Gediktepe saldırısının ardından başbakan Recep Tayyip Erdoğan, yardımcısı Cemil Çiçek, dönemin Genelkurmay başkanı İlker Başbuğ ve kuvvet komutanları bu sınır karakoluna kadar gitmiş, ertesinde çok sayıda bakan ile -AB Başmüzakerecisi Egemen Bağış’ın çabaları sonucu dahil olan 15 AB ülkesinin büyükelçilerinin de hazır bulunduğu Van’daki cenaze törenine katılmıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak Hakkari Geçitli’deki katliamın ardından ne bir başbakan, ne herhangi bir bakan ya da başmüzakereci ne de herhangi bir kuvvet komutanı bırakın 9 “vatandaşlarının” öldüğü olayın yaşandığı yeri ziyaret etmeyi bu insanların tek bir cenaze törenine bile katılmayı gerekli görmedi. Yerine, başbakan ve bakanları klasik “terör” açıklamalarını yapıp rutin gündemlerine devam etmeyi tercih ettiler. CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun da Hakkari’ye gidip bu insanların cenazelerine katılmak, yakınlarına başsağlığı dilemek muhtemelen aklının ucundan geçmedi. Olayın yaşandığı yere giden, cenaze törenlerine katılan, bölgedeki insanlarla görüşen, yine BDP’li siyasetçiler oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TR_nEMlVHUI/AAAAAAAAAfQ/AkwzWiWwRHw/s1600/Hurriyet.jpeg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, meslektaşlarından bu anlamıyla bir farkı yok. Bu yaz İstanbul’da bir askeri araca yapılan saldırıda hayatını kaybeden Buse Sarıyağ isimli genç kızın cenaze törenine katılan Gül, üç yaşındaki Umut isimli bebeğin de olduğu 9 vatandaşının cenazelerine katılmayı düşünmedi. Aynı cumhurbaşkanı, aynı başbakan ve bakanlar ve aynı genelkurmay yetkilileri, yine Hakkari’de bir uzman çavuşun 10 Eylül’de, bayram günü sokak ortasında öldürdüğü, Buse’den iki yaş küçük Enver Turan’la ilgili herhangi bir sıradan açıklama dahi yapmadı. Bir devlet memurunun öldürdüğü 15’indeki Enver’in cenazesine herhangi bir devlet yetkilisinin katılmaması, bu çocuğun öldürülmesiyle ilgili söz almaması kendi içinde son derece mantıklı oysa ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakkari’deki saldırıda ölenler “terör” mağduruysa, devlet yetkililerinin bu insanlara herhangi bir batı kentindeki vatandaştan daha az önem vermemeleri gerekmez miydi? Buse’nin cenaze törenini Umut’unkinden, bir asker cenazesini bir vatandaşınkinden daha önemli kılan nedir? Öyle görünüyor ki devletin bir vatandaş tercihi var ve buna riayet etmekte de son derece tutarlı.&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MEDYANIN YAKLAŞIMI VE HABER ÖRNEKLERİ&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin ‘main stream’ medyası da yukarıdaki soruların herhangi birini siyasetçilere sormayı gerekli görmüyor. Ancak keşke tek eksiği ve hatası bu olsa, medya yaşanan katliamın üstünü örtmeye, faillerle ilgili birbirini tutmayan ve yine birbirini yalanlayan haberler yaparak dikkatlerin yönünü değiştirmeye çalıştı, çalışmaya devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TR_nEMlVHUI/AAAAAAAAAfQ/AkwzWiWwRHw/s1600/Hurriyet.jpeg" style="clear: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="200" src="http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TR_nEMlVHUI/AAAAAAAAAfQ/AkwzWiWwRHw/s200/Hurriyet.jpeg" width="195" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Hürriyet, 17.09.2010. Büyütmek için tıklayın.&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;Gazetelerin yazı işlerinde çalışmış, sayfa hazırlamış gazeteciler iyi bilir, Hakkari’de yaşanan gibi olağanüstü olaylarda gazeteler bu yaşanan olaya olan ilgilerini göstermek için birinci sayfalarının ya tamamını ya da önemli bir kısmını bu olaya ayırırlar ve iç sayfalarda da en az iki sayfada aynı manşet konusunu işlerler. Ancak 9 insanın bir mayınlı saldırıda hayatını kaybetmesi bazı gazeteerde (Hürriyet, Habertürk, Zaman, Akşam) manşet haber değeri bile görmemişti. Olayı düşük profil bir manşete değer gören gazetelerde ise yaşananı anlatmaktan çok failin bulunduğunu kanıtlamaya çalışan her biri birbirinden zayıf haber metinleri bulunuyordu. (Gazetelerin 17 Eylül tarihli ilk sayfaları için bkz: &lt;a href="http://tiny.cc/o9b6g"&gt;http://tiny.cc/o9b6g&lt;/a&gt; ). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin Sabah gazetesinin, 17 Eylül sayısının manşetinden duyurduğu haberin amacı yaşanan olayı anlatmaktan çok failin asker olmadığını kanıtlamaktı. (Haber için bkz: &lt;a href="http://tinyurl.com/2wxu58h"&gt;http://tinyurl.com/2wxu58h&lt;/a&gt; ). “Oraya asker çantası bıraktık” başlıklı haberin ana iddiası şu cümlesinde: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;“Saldırı sonrası, KCK operasyonu kapsamında takip edilen bazı BDP'lilerin örgüt milislerini telefonla arayarak ‘Bırakılan asker çantasını ön plana çıkarın, provokasyonu sahiplenin!’ talimatını verdiği belirlendi.”&lt;/i&gt; Haberin içinde dahi başlığı taşıyan, yani herhangi bir BDP’linin “Oraya asker çantası bıraktık” dediğini ifade eden bir vurgu yok. Anlaşılan gazetenin haberden sorumlu editörü ‘Bırakılan asker çantasını ön plana çıkarın, provokasyonu sahiplenin!’ cümlesini gazetenin okurlarının da “Oraya asker çantası bıraktık” diye anlayacağını düşünüp bu kararı vermiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak haberin daha vahim kısmı, Sabah’ın, aklı başında herhangi bir insanın “provokasyonu sahiplenin” gibi &lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TR_myxp3HWI/AAAAAAAAAfM/Qh7K2vQY-PQ/s1600/Haberturk.Jpeg" style="clear: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="198" src="http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TR_myxp3HWI/AAAAAAAAAfM/Qh7K2vQY-PQ/s200/Haberturk.Jpeg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Habertürk, 17.09.2010. Büyütmek için tıklayın.&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;bir cümle kurabileceğini düşünmüş olması. Gazetenin iddia ettiği gibi bazı BDP’lilerin (burada iddia edilen kişilerin kriminalize edilmesi için ‘KCK operasyonu kapsamında takip edilen’ ifadesi de düşünülmüş) telefon görüşmesi ola ki gerçek, bu insanların elbette ki Şemdinli’de Umut Kitapevi’ne yapılan saldırıdaki gibi failin “iyi çocuklar” olduğunu gösteren kanıtlar olması bakımından ‘Bırakılan asker çantasının’ ön plana çıkarılmasını istemeleri kadar doğal bir şey olamaz. Ancak kimse sıradan bir gazete okurundan bile ‘BDPli’ ve ‘KCK davasında takip edilen’ insanlar da olsa (!) “provokasyonu sahiplenin” gibi oksimoron bir cümleyi kurabileceğine inanmasını beklemesin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;İLGİNÇ AMA DOĞRU OLMAYAN BİR HİKÂYE&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Aynı gazetenin ertesi günkü sayısında yine olayda hayatını kaybeden insanlara dahi saygı göstermediğini anlatan bir başka manşet vardı. Burada da gazetenin yine bir telaş içinde bize bir şeyler anlatmaya çalıştığını ancak gene, bu çabasında başarısız olduğunu görüyoruz. 18 Eylül tarihli kendi kendini yalanlayan haber şöyle: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TR_o_kNiKII/AAAAAAAAAfU/L6rPpdDIo_g/s1600/Sabah+Haber.JPG" imageanchor="1" style="clear: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="200" src="http://3.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TR_o_kNiKII/AAAAAAAAAfU/L6rPpdDIo_g/s200/Sabah+Haber.JPG" width="195" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Sabah'ın ilgili haberi. Büyütmek için tıklayın.&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;i&gt;“Bir ay kadar önce Geçitli'de yaşayan dokuz genç, dağa çıkma kararı aldı. Bölge halkının yaptığı tüm telkinlere rağmen bu dokuz genç ikna edilemedi. Bunun üzerine köylüler, güvenlik güçlerine ihbarda bulundu. Dağa çıkan gençlerin kimlik detayları, eşkalleri ve nerelerde sığındıkları detaylı bir şekilde anlatıldı. Bu sırada Hakkari'nin Çukurca ilçesinde Jandarma Asayiş Bölük Komutanlığı'na PKK tarafından roketatarlı saldırı düzenledi. Köylülerin ihbarını değerlendiren güvenlik güçleri, saldırının hemen ardından operasyon düzenledi. Aksu köyünde girilen sıcak temasta Geçitli köyünden dağa çıkan dokuz terörist etkisiz hale getirildi. Önceki gün gerçekleştirilen saldırıda hayatını kaybeden dokuz vatandaşın "güvenlik güçleriyle işbirliği yapan" ailelere mensup oldukları, PKK'nın operasyonda ölen örgüt üyelerinin intikamını almak için bu hain eylemi planladıkları belirtiliyor.”&lt;/i&gt; (Haber için bkz: &lt;a href="http://tinyurl.com/2w6lqw7"&gt;http://tinyurl.com/2w6lqw7&lt;/a&gt; ) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazete mantık hataları, bilgi yanlışlarıyla dolu bu paragrafta gene okurundan akıl almaz bir hikayeye inanmasını bekliyor: Bir köyden dokuz genç dağa çıkacak. Buna sinirlenen gençlerin aileleri çocuklarının yakalanması veya öldürülmeleri için ihbarda bulunacak, örgüte daha geçen ay katılmış bu gençler ayaklarının tozuyla bir bölük komutanlığına saldırıda bulunacaklar, birbirlerinden hiç ayrılmayan bu dokuz köylü genç daha sonra bir operasyonda etkisiz hale getirilecek, yani öldürülecekler. Çocuklarını ihbar eden ailelere kızan PKK ise gelip bu aileleri bir mayınlı tuzakla öldürecek... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa olayın aslı Türkiye’de yaşayan herhangi bir vatandaşın bilebileceği, hatırlayacağı kadar yakın ve canlı. Evet, yine Hakkari’de, Ramazan bayramının arifesi olan 7 Eylül tarihinde 9 PKK militanı bir operasyonda öldürülmüştü. Ancak bu militanlardan tek biri bile Geçitli köyünden değildi, biri Mardinli, biri İran kenti Dirbêsiyeli, biri Ağrı-Tutaklı, biri Başkaleli, biri Vanlı, ikisi Cizreli, ikisi de Hakkarili’ydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;‘ANADOLU’DAN GÖRÜNÜM’ EKSİK OLMASIN&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Sabah’ın bu haberinin yayınlandığı ve Milliyet, Zaman gibi gazetelerin web sayfalarından aynı haberin alıntılandığı gün, olayın failini bu defa daha ilginç bir hikayeyle kanıtlamaya çalışan bir AA menşeili haber yayınlandı. (Bkz: &lt;a href="http://tinyurl.com/39jrjls"&gt;http://tinyurl.com/39jrjls&lt;/a&gt;). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TR_lDDc6BBI/AAAAAAAAAfE/neIfebJRJhk/s1600/Anadolu+Ajansi.JPG" imageanchor="1" style="clear: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="117" src="http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TR_lDDc6BBI/AAAAAAAAAfE/neIfebJRJhk/s200/Anadolu+Ajansi.JPG" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;AA'nın ilgili haberi. Büyütmek için tıklayın.&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;Neredeyse tüm gazete web sitelerinin yer verdiği, haberin ertesi günü Zaman’ın manşet yaptığı, Star ve Radikal gazetelerinin de birinci sayfalarından duyurdukları bu haberde de PKK haberlerindeki çok tipik bir retorik ana malzemeydi: Örgüt içindeki liderlik kavgası bu olayla sonuçlanmıştı. Bu haber de örgütte liderlik kavgasına girişmiş kişilerin kendilerini ifade aracı olarak 9 masum insanı öldürmeyi tercih edeceğine bizi inandırmaya çalışıyordu. Saldırının arkasındaki Fehman Hüseyin isimli örgüt yöneticisi şiddet yanlısı politika istediği için herhangi bir karakol veya birliği değil, nihilistçe bir yönelişle referanduma devlet memurları dışında icabet etmemiş Hakkari’nin sıradan bir köyündeki sıradan bir minibüsü hedef seçmişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tür, masa başında hazırlandığı, polis veya asker direktifinde yazıldığı, bazen buna dahi gerek görülmediği veya muhabirlerinin olayın yaşandığı yere dahi gitmediği çok açık haberlerin en genel özelliği kurulan cümlelerdeki edilgen çatı. “Belirtildi”,  “iddia edildi” veya bazen “konuşuluyor”, “üzerinde duruluyor” ifadeleri bizi gizli özneye hapsedip anlatılana inanmamızı sağlıyor güya. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak Türkiye’de Kürt meselesi özelinde bu tür haberciliğin çok uzun bir tarihi, çok geniş bir kullanım alanı olduğu için normal okurun bu metinlerdeki herhangi bir sıradışılığı farketmesi bile zor olabiliyor. Çünkü Türkiye’de habercilik kültürünün önemli bir kısmı bu edilgen, gizli özneli dil ve siyaset bilgisi üzerine kurulmuş durumda. Konu Kürt meselesi olunca da medyadaki geniş algı birliğini arkasına alan gazeteciler herhangi bir ahlaki ilkeyi veya kendilerinin de farkında olduğu, kurdukları hikayelerdeki mantık hatalarını, bilgi yanlışlarını dahi dikkate değer görmeden büyük bir rahatlık içinde bu metinleri bize sunuyor. Bu gazeteciliğin, başka bir ifadeyle, Kürt meselesine, aktörlerine veya siyasetine olan bu özensiz ama ideolojik yaklaşımın eleştiriyle karşılaştığı, karşılaşabildiği alan da ya çok sınırlı ya da neredeyse hiç yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;YABANCI BASININ FARKI&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TR_kCCA4pII/AAAAAAAAAfA/CH_LEJ0hFQ4/s1600/Reuters.JPG" imageanchor="1" style="clear: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="81" src="http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TR_kCCA4pII/AAAAAAAAAfA/CH_LEJ0hFQ4/s200/Reuters.JPG" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Reuters'in ilgili haberi. Büyütmek için tıklayın.&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;Türk medyasında neredeyse hiçbir yayın Geçitli köyündeki katliamın yaşandığı ilk günlerde olayın aslında bir netlik kazanmadığını, failin bu defa düşünülen aktör olmayabileceğini, meselenin biraz daha karışık olabileceğini, olay yerinde bulunan malzemelerin dikkat çekici olduğunu okurlarına yansıtmadı. Ancak Reuters, Associated Press, BBC, El Cezire gibi Türkiye’de muhabir bulunduran uluslararası haber ajansları, okurlarına olayı anlattıktan sonra yanıtlanması gereken soruların olduğu, failin belli olmadığı, PKK’nin “biz yapmadık” dediği, zaten olayın kendisinin de örgütün bunu gerçekleştirmesine inanmayı zorlaştırdığı, bu nedenle “derin devlet”in fail olabileceği ihtimalinin olduğu gibi Türk basınının riayet etmediği notlar paylaştı. (Haberler için bkz: BBC: &lt;a href="http://tinyurl.com/3x9e97k"&gt;http://tinyurl.com/3x9e97k&lt;/a&gt;; Reuters: &lt;a href="http://tinyurl.com/3yp9cby"&gt;http://tinyurl.com/3yp9cby&lt;/a&gt;; Associated Press: &lt;a href="http://tinyurl.com/3ympaoq"&gt;http://tinyurl.com/3ympaoq&lt;/a&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;; El Cezire: &lt;a href="http://tinyurl.com/2a3w375"&gt;http://tinyurl.com/2a3w375&lt;/a&gt;).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milliyet gazetesi 18 Eylül tarihli, öldürülen Hakkarililerin cenaze törenleriyle ilgili “Tuzak içinde tuzak” başlıklı haberinde “köylüler il dışından gelen gazetecilerin töreni izlemesine izin vermedi ve köye sadece Hakkari’de görev yapan gazeteciler alındı” bilgisini veriyor. Türk basını, Kürtlerin cenaze törenlerine bile Ankara veya İstanbul’dan gönderilen gazetecileri istememelerinin nedenlerini kendine sormalı. En çok da acemice haber metinleriyle bu insanların ne hayatlarına ne de ölülerine bir saygısı  olmadığını gösteren masa başı hikaye anlatıcılarının kendilerini sorgulamaları gerekiyor. Ya da bunun yerine, sağolsunlar bizi ‘bilgilendirmeyi’ kesmeleri en hayırlısı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: &lt;a href="http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=662&amp;amp;makale=Bir%20Katliam%20ve%20T%FCrk%20Bas%FDn%FD"&gt;http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=662&amp;amp;makale=Bir%20Katliam%20ve%20T%FCrk%20Bas%FDn%FD&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-6524657337570425078?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/6524657337570425078'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/6524657337570425078'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2010/09/bir-katliam-ve-turk-basn.html' title='Bir Katliam ve Türk Basını'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TJxtZ8TgLDI/AAAAAAAAAas/7hB2Cl-dgfg/s72-c/Gecitli+Koyu.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-8724818614111285378</id><published>2010-09-20T13:01:00.000-07:00</published><updated>2010-12-23T14:36:25.600-08:00</updated><title type='text'>Referandum ve Gelecek</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TJxoOExOfDI/AAAAAAAAAac/e13B7YlxSnQ/s1600/Referendum.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5520401834257054770" src="http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TJxoOExOfDI/AAAAAAAAAac/e13B7YlxSnQ/s200/Referendum.jpg" style="cursor: pointer; float: left; height: 150px; margin: 0pt 10px 10px 0pt; width: 200px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Hamza Aktan&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Eylül 2010 Anayasa’nın bazı maddelerinde değişiklik referandumu, elinde silah olduğu için sözünü geçirebilenlerle değil, toplumun kendi seçtiği siyasetçilerle, yine bu siyasetçilerin belirlediği ölçülerde bir değişimi gerçekleştirebildiğini göstermesi açısından Türkiye’nin siyasi tarihinde önemli bir yer edinecektir. &lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Referandumun sonuçlarına bakmaksızın, sürecin ‘sivilliği’ göz önüne alındığında, ilerisi için de yine ve yalnızca sivillerin müdahil olabileceği değişim imkanlarının yaratılabileceğine dair önemli bir deneyim edinilmiş oldu. Daha üç yıl öncesine kadar cumhurbaşkanlığı seçimleri için topluma, onun seçtiği sivil siyasetçilere her ne kadar geri de tepse bir muhtıranın verilebildiği bir ülkeden bahsedince, yaşananların normalleşme sürecinin önemli bir örneği olduğunu kabul etmek gerekiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güncel siyasi tartışmaların uzağında, referandum sürecinin nasıl gerçekleştiğine bakıldığında da -hükümetin dışarıdan gelen kimi önerilere kendini kapatmasının dışında- Türkiye’nin önemli bir siyasi olgunluk aşamasını geçtiğini gözlemlemek mümkün. Hükümetin hazırladığı düzenlemeler önce parlamentoda temsil edilen siyasi partilere sunuldu, öncesinde bu partilerden daha geniş bir düzenleme için katkıları soruldu, siyasi partilerin fikir beyanından sonra da düzenlemeler toplumun bilgisine sunuldu. Bu düzenlemelerin içeriği kitle iletişim araçları aracılığıyla topluma anlatıldı, maddeler televizyonlarda ve mitinglerde tartışıldı ve 12 Eylül tarihinde düzenlemelerin onaylanıp onaylanmayacağının kendilerine sorulacağı bildirildi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla, muhalefet partilerinin öne sürdüğü, hükümetteki partinin devlet olanaklarını lehine kullandığı, özellikle boykotun geçerli olduğu yerlerde polisiye ve askeri önlemlerin artırıldığı, onlarca kişinin gözaltına alındığı ve çoğu kişinin  böylece katılıma zorlandığı gibi tartışmaya değer argümanlar dışında antidemokratik olmadığı açık bir süreç yaşandı. Yeni ve sivil bir anayasa için bir tür deneme mahiyetindeki 12 Eylül referandumu bu yönüyle Türkiye’nin ileride de temsili demokrasinin sınırları içinde geleceğine yön verebilecek olgunlukta ve iklimde olduğunu gösteriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;TOPLUMSAL KONSENSUS&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;12 Eylül Referandumu’nun kendisi kadar öncesindeki tartışmalar ve sonuçlarının gösterdiği bir başka husus da Türkiye’de neredeyse her kesimde askeri rejimden kalma mevcut anayasadan çok geniş bir rahatsızlığın olduğu ve yeni bir anayasa için toplumda büyük bir konsensüse varıldığı. Bu toplumsal uzlaşının içinde 12 Eylül’de ‘Evet’ oyu verenler veya ‘boykot’ diyen Kürtler kadar, 1991’deki meşhur ‘Kürt raporu’nun varisi, 1995’deki seçim bildirgesindeki yeni anayasa vaadinin sahibi CHP ve MHP’nin de dahil olması Türkiye için normal bir demokrasiye uygun anayasanın hazırlanması ve mevcut anayasadan kaynaklı başta kimlik problemleri olmak üzere kronik sorunların çözüme kavuşması için önemli bir fırsat anlamına gelecek. Elbette burada da hükümetin toplumda oluşan bu konsensüsü takip ederek yeni anayasa çalışmalarını bir siyasi koz olarak kullanmaması, geçici siyasi amaçlarla yıpratmamasının çok önemli olacağını not etmek gerekiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni bir sivil anayasa için bir çok hazırlığın ve önemli çalışmaların da halihazırda mevcut olduğunu dikkate almak gerekiyor. (2007’de hükümetin talebiyle Prof. Dr. Ergun Özbudun başkanlığında hazırlanan ‘Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Önerisi’nin yanında özellikle Kürt sorununa kaynak ve neden teşkil eden maddelerin değiştirilmesini, genel anlamıyla ülkedeki ‘kimlik’ problemini anayasal bir düzlemde çözmeyi öneren raporlar, BDP’nin Mart ayında hükümete sunduğu ‘Anayasa Değişikliği Taslağı’, Diyarbakır Barosu’nun ‘Kürt Meselesinin Çözümünde Öncelikli Yapılması Gereken Hukuk Reformu’, TESEV’in hazırladığı ‘Kürt Sorunu’nun Çözümüne Doğru: Anayasal Ve Yasal Öneriler’ ve ‘DTK-Barolar Anayasa Çalıştayı Taslağı’ gibi daha spesifik çalışmalara ek olarak TÜSİAD’ın 1992’de, Türkiye Barolar Birliği ve TOBB’un 2000’li yıllarda sundukları taslakların sağladığı mevcut fikri birikim bu konuda da yol yösterici olacaktır.) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;YENİ BİR RETORİK&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Referandum sonrası oluşan siyasi tablo da gerilimli güncel durumun içinden çıkmak için bir olanak sunuyor. Bu anlamda başbakan Tayyip Erdoğan’ın toplumun her kesimine seslenen, ‘evet’ oyları kadar ‘hayır’ ve ‘boykot’u da tanıyan yaklaşımını 2007’deki ‘balkon konuşması’ gibi kısa süre sonra güven zedeleyecek bir biçimde unutmaması en önemli hususlardan. Erdoğan’ın bu özeni şimdilerde adından bile söz edilmeyen ‘Kürt açılımı’ konuşmalarında verdiği sözlerinde de göstermediğini, Güneydoğu’da açılımdan çok 90’lı yılları hatırlatan olayların yaşandığını dikkate aldığımızda temkinli olmak için daha çok neden birikiyor ne yazık ki. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak buna rağmen, bir siyasi parti lideri olarak Erdoğan’ın muhaliflerinin oyları ve tavrına saygı duyan, yeni bir anayasa çalışmasında bu muhaliflerini dikkate alacağını gösteren yaklaşımının değişmemesi ve buna verilecek yanıtların aynı tonda olması, Türkiye’de sivil siyasetçilerin ülke geleceğini demokratik yollarla şekillendirmeleri için önemli bir yol ayrımı anlamına gelebilir. Dolayısıyla bundan böyle göreceğimiz değişiklikler, tarihin bir döneminde tek başına iktidar olmuş popüler bir siyasi hareketin kendi ajandasını takip ederek değişiklikler yapmasının ötesine geçecek, yaşanan değişimde diğer toplumsal aktörlerin de etki edip katkı sunabildiği çoğulcu bir süreci ifade edecek. Bu yaklaşım CHP gibi uzun süredir sırtını askere ve milliyetçi kalıplara dayayan bir siyasi geleneğin olumlu yönde dönüşümüne de katkı sunacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başbakanın ‘ikinci balkon konuşmasındaki’ üslubundan, ‘hayır’ oyu verenleri darbeci olarak yaftalamak gibi genelleyici yargılar koymaktan çekinmeyen, boykot eden Kürtleri ‘demokrasinin önündeki engel’ olarak itham etmekten imtina etmeyen AKP yanlılarının da; ‘Evet’ diyenleri ‘cahil’ diye aşağılamaktan geri durmayan ve hemen her değişikliği aynı korumacı anlayışa sığınarak önlemeye çalışan Kemalist-milliyetçi kesimlerin de öğrenecekleri çok şeyin olduğu muhakkak. Türkiye nasıl ki ‘evet’ diyen kadar ‘hayır’ veya ‘boykot’ diyenlerin de başbakanı olduğunun farkında olan ve bunu unutmaması gereken bir başbakana ihtiyaç duyuyorsa, aynı oranda tüm kesimlerin varlığını tanıyan ve buna saygı duyan bir medya-eleştiri ahlakına ve yeni bir retoriğe de ihtiyaç duyuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;HAYIRLI BİR GELECEK&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Referandum sürecinin en önemli ayaklarından birini hiç şüphesiz ki Kürtlerin boykot kararı oluşturdu. Geçen yıl az daha tarihi bir çözümle sonuçlanacak ‘açılım’ girişiminden hükümetin vazgeçerek geleneksel devlet siyasetine dönmesi Kürtlerin de silahsız bir çözüm arayışında zorlanmasına yol açarak yeniden çatışma ve şiddetin hâkim olduğu bir dönem yarattı. Bütün bu süreç de, sistemde ve oylamaya sunulan düzenlemelerde Kürtleri kendilerinin yok sayıldığı ve dikkate alınmadığı fikrine, dolayısıyla bir başka demokratik ifade yolu olarak boykota sevketti. Ancak mevcut hükümet için de muhalefet için de demokratik, sivil bir anayasayı destekleyen, silahsız bir mücadele arayışında olduğunu ilan eden ve bunu destekleyen kararlar alan bir hareketin varlığı sorunun çözümü için imkân teşkil etmeye devam ediyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gerçek de eğer ülkenin en önemli sorununun çözümü konusunda samimi bir çaba göstermek istiyorlarsa AKP ve CHP’nin önünde hazır duruyor. Bu aynı zamanda, korkutma ve kışkırtma siyasetine rağmen artık seçmenini ikna edemediği görünümü veren MHP için de bir tarihi sorumluluk anlamına geliyor. 12 Eylül referandumu hükümetin ‘boykot’ etmediği, muhalefetteki CHP’nin de ‘evet’ dediği bir yeni Kürt açılımını tetikleyebilirse, işte o zaman tamamen ‘hayırlı’ bir geleceğin temelleri atılabilir. Öbür türlü Türkiye, batısında yeni anayasal düzenlemelerin hayata geçtiği, doğusunda ise antidemokratik uygulamalar ve şiddetin sürdüğü bir ülke olarak kalmaya devam edecek.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-8724818614111285378?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/8724818614111285378'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/8724818614111285378'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2010/09/referandum-ve-gelecek.html' title='Referandum ve Gelecek'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TJxoOExOfDI/AAAAAAAAAac/e13B7YlxSnQ/s72-c/Referendum.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-344449047326990478</id><published>2010-08-21T11:22:00.000-07:00</published><updated>2010-12-29T17:01:56.766-08:00</updated><title type='text'>Bir AB Hikâyesi: Doğu Avrupalı Evsizler</title><content type='html'>&lt;div style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;img alt="" border="0" height="200" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5507939013400900706" src="http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/THAhWbJGtGI/AAAAAAAAAX0/aOyF89W5wSM/s200/Homeless.jpg" style="height: 200px; margin-bottom: 10px; margin-top: 0pt; width: 134px;" width="134" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hamza Aktan&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Londra’nın en çok turist çeken sembollerinden London Eye’ın hemen yanındaki Jubilee Garden’da sıcak havanın keyfini çıkaran beş “homeless” (evsiz); biri uyukluyor, diğerleri sohbet halinde. Bir tür doğu Avrupa karması gibiler; ikisi Polonyalı, diğer üçü Litvanya, Slovakya ve Macaristan’dan. Her biri en az beş yıldır Londra’da yaşıyor. Ancak aralarında Rusça konuşuyorlar, Polonyalı 49 yaşındaki Piotr Kaczmarek dışında İngilizce bilen yok. &lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Geldiklerinden bu yana ailelerini geride bırakmak pahasına ülkelerine geri dönmemişler. İleride dönmeyi planlasalar da bunun nasıl olacağına dair bir fikirleri yok. Ama en azından bu halleriyle dönmek istemediklerine eminler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaş canlısı bu beş AB vatandaşının tek ortak noktaları şimdiki halleri değil. Komünist rejimle geçmiş gençlikleri gibi, muhtemelen batı Avrupa ülkelerinde geçecek gelecekleri de aynı olacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar tarihin belki de en ilginç ve en başarılı projelerinden biri olan Avrupa Birliği’nin görülmeyen ve Türkiye’den bakıldığında anlam verilemeyecek bir başarısızlığını temsil ediyorlar. Kısa hayatlarında, Komünist rejimlerin çöküşü ve Avrupa Birliği’ne giriş gibi iki tarihi değişime tanıklık etmiş bu insanlar, şu anda gelişmiş batı Avrupa ülkelerinde evsiz, işsiz ve güvencesiz bir şekilde yaşıyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu farklı ülkelerden beş kişiyi yıllar sonra Londra’da evsiz, işsiz ve güvencesiz bir halde buluşturacak gelişmeler, Avrupa Birliği’nin tarihinin en büyük genişlemesini gerçekleştirdiği 1 Mayıs 2004’te başladı. 10 doğu Avrupa ülkesi; Letonya, Estonya, Polonya, Litvanya, Malta, Slovakya, Macaristan, Kıbrıs, Çek Cumhuriyeti ve Slovenya, aynı gün birliğe kabul edilmişlerdi. Bu tarihten kısa bir süre sonra bu 10’luya başka eski komünist rejim ülkeleri Bulgaristan ve Romanya katılacaktı. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;GENİŞLEMEDEN ALTI YIL SONRA&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Üye sayısını 27’ye çıkaran bu genişlemeden sonra Avrupa Birliği’nin eski ve gelişmiş üyeleri, serbest dolaşım hakkı da tanıdığı bu yeni üye ülkelerden tarihlerinde hiç görmedikleri bir göçle karşı karşıya kaldı. Milyonlarca doğu Avrupalı, daha iyi bir hayat umuduyla zengin batılı komşularının yolunu tuttu. Yalnızca Polonya’dan iki milyonun üzerinde insan başta Britanya olmak üzere Fransa, Hollanda ve Almanya gibi ülkelere göç etti. Bu göç hareketi, genişlemeden altı yıl sonra, şu anda özellikle küresel ekonomik krizin de etkisiyle hemen tüm batı Avrupa ülkelerinde yaşanan göçmen karşıtı milliyetçi hareketleri tetikleyen en temel unsurlardan biri oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2004’deki büyük genişleme, göç eden çoğu doğu Avrupalı için pek de mutlu sonla bitmedi. Onbinlerce yeni üye ülke vatandaşı, dilini bilmediği, pazarındaki iş ihtiyacına karşılık gelen bir mesleği olmadığı için önce işsiz kaldı, sonra evsiz ve güvencesiz. Polonya ve İngiltere merkezli bir yardım kuruluşu olan Barka, AB üyesi ülkelerdeki evsiz sayısını en az 250 bin olarak tahmin ediyor. Bu rakamın 150 binden fazlasını Polonyalı evsizler, 50 binini diğer doğu Avrupa ülkelerinden gelenler oluşturuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Londra’daki 4 bin evsizden bin 500’den fazlası da doğu Avrupalı. Bu rakamı geçtiğimiz günlerde açıklayan Londra merkezli Birleşmiş Evsizler ve İletişim Ağı (CHAIN), bu insanların da, büyük genişlemeden sonra 1 Milyon 500 binin üzerinde göç alan Britanya’da karşılaştıkları ekonomik ve sosyal yetersizliklerin bir sonucu olarak sokaklara düştüğünü tespit ediyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski bir berber olan Polonyalı Piotr Kaczmarek, ülkesi AB’ye girdikten bir yıl sonra yüzbinlerce diğer Polonyalı gibi İngiltere’nin yolunu tutmuş. İki yıl boyunca Londra’daki göçmen Polonyalı toplumda marketlerde çok düşük ücretlere çalışmış. Çok az İngilizce bildiği için de başka herhangi bir yerde iş bulamamış. Kaczmarek, “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;geliş hayallerimle, burada gördüklerim hiç uyuşmadı. Şimdi ne yapacağımı bilemiyorum&lt;/span&gt;” diyor. İki çocuğu ve eşini görmeyeli dört yıl olmuş. Ailesinin bu durumda olduğunu bilmesini istemiyor; “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ama ben yine de bir yolunu bulup döneceğim. Yoksa baksana halimize, burada yaşıyor muyuz ki.&lt;/span&gt;” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;BU HALDE DÖNMEK İSTEMİYORLAR&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Tüm doğu Avrupa ülkeleriyle çalışan uluslararası yardım kuruluşu Barka’nın yönetim kurulu başkanı Ewa Sadowska, “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;bu insanlar ailelerine bu halleriyle, kirli elbiseleri ve beş parasızlıklarıyla dönemezler&lt;/span&gt;” diyor. Bu nedenle çoğu doğu Avrupa ülkesi, “homeless” durumuna düşen vatandaşlarını geri getirmek için küçük de olsa çalışmalar başlatmış durumda. Yalnızca Barka, bir yıl içinde bin kişiyi sokaklardan alarak önce rehabilitasyon programlarından geçirmiş, daha sonra da memleketlerindeki aileleriyle buluşturmuş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ewa Sadowska, 2004’teki üyelikten hemen sonra başlayan büyük göçün ardından göç edenlerin yüzde 20’ye yakınının gittikleri ülkelerde hayatlarını idame edebilecekleri imkanlardan yoksun kaldıklarını belirtiyor. Bunun arkasındaki sosyal nedenleri de şöyle açıklıyor: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TRvQ9IB-lYI/AAAAAAAAAeo/L39HTnvMqRg/s1600/Ewa+Sadowska.JPG" style="clear: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="200" src="http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TRvQ9IB-lYI/AAAAAAAAAeo/L39HTnvMqRg/s200/Ewa+Sadowska.JPG" width="130" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Aktivist Ewa Sadowska.&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;“&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Çok sayıda doğu Avrupalı, komünizmin de yıkılmasıyla sosyal ve ekonomik olarak çökmüş &lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;hayatlarını düzeltmek için batı Avrupa’ya gitti. Kendi ülkelerinde bulamadıkları iş imkanını yakalamak ve daha iyi bir hayat için geldiler. Fakat bu insanların çoğunun ne ekonomik bir kaynakları var ne de işlerine yarayacak bir meslekleri veya geldikleri ülkede işlerine yarayacak dil bilgileri. Örneğin İngiltere’dekilerin çoğu İngilizce bilmiyor. Londra’ya gelenlerin çoğu indikleri tren istasyonundan nereye gideceklerini dahi bilmeden geliyorlar. Bu nedenle de düzenli bir iş bulamıyorlar ve kısa bir zaman içinde de yasadışı ve neredeyse ücretsiz çalıştırmanın mağduru haline geliyorlar. Aynı zamanda çeteler de bu insanları kullanmaya çalışıyor. Çünkü hayatlarını sürdürmek için gelen her teklifi kabul etmek dışında bir seçenekleri olmuyor. Bunu da kaybettiklerinde, son durakları köprü altları, sokak köşeleri, tren istasyonları oluyor.&lt;/span&gt;” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu insanların hayatlarının olumlu yönde değişmesi için bir umut var; yeni üye ülkelere geçerli AB geçiş periyodunun 2011’de sona ermesi. Bu tarihten itibaren eski AB üyelerinin, 2004’de üye olmuş “A10” ülkelerinden gelen göçmenlerin statüsünü kendi vatandaşlarıyla eşitlemeleri öngörülüyor. Bu durumda da batı Avrupa hükümetlerinin bu insanların rehabilitasyonu için daha etkin çalışmalar yapmaları bekleniyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gergin bir hat üzerine inşa edilmiş, kabul-red ikiliklerine indirgenmiş Türkiye-AB ilişkisinde yapısal, gerçekçi ve farklı katmanları içeren bir sürecin inşası için yeni üye ülkelerin deneyimlerinden öğrenilecek çok şey var. Bu ülkelerin birliğin zengin üyelerinin sokaklarında yaşamaya mecbur kalan vatandaşları da bunun önemli bir toplumsal örneği.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-344449047326990478?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/344449047326990478'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/344449047326990478'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2010/08/bir-ab-hikayesi-dogu-avrupal-evsizler.html' title='Bir AB Hikâyesi: Doğu Avrupalı Evsizler'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/THAhWbJGtGI/AAAAAAAAAX0/aOyF89W5wSM/s72-c/Homeless.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-1521240631166222067</id><published>2010-08-04T08:45:00.000-07:00</published><updated>2010-12-23T14:37:37.363-08:00</updated><title type='text'>Cameron’ın Desteği, Güçlük ve Çelişkiler</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TFnFvcLnJdI/AAAAAAAAAQw/xw-x83e4cHA/s1600/Cameron.Jpeg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5501645838619190738" src="http://4.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TFnFvcLnJdI/AAAAAAAAAQw/xw-x83e4cHA/s200/Cameron.Jpeg" style="cursor: pointer; float: left; height: 200px; margin: 0pt 10px 10px 0pt; width: 149px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hamza Aktan&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de uzun süredir toplumsal algının uzağına düşen AB üyeliği, Avrupa’da da özellikle Almanya ve Fransa’nın baskın karşıtlığı nedeniyle gündemden düşmüştü. Fakat Britanya’nın henüz dünyayla tanışma turları yapan başbakanı David Cameron’ın Ankara’da söylediklerinin hem Türkiye’de hem de Avrupa’da AB üyeliği çevresindeki gündemi canlı tutacak etkileri olacak. &lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Britanya, Avrupa Birliği’yle tarihsel olarak mesafeli ve Eurozone’a girmemiş üyesi olsa da, birliğin en güçlü ve en zengin üçlüsünden biri. Dolayısıyla bu ülkeden Almanya ve Fransa’nın tavrına açıktan yapılmış bir eleştirinin gözardı edileceğini düşünmek zor ve kısa zamanda bu iki taraftan da Cameron’ın Türkiye’yi bu derece önceleyen siyasetine yanıtların gecikmeyeceğini söylemek mümkün. Fakat bunlardan önemlisi, Britanya’nın yeni sayılabilecek siyaseti ve bu siyasetinin çerçevesini anlamak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisini “Liberal-Muhafazakar” bir siyasetçi olarak tanımlayan David Cameron, özellikle son dönemde yaptığı yurtdışı gezilerinde iç politikadaki siyasetiyle dışarıdaki görüntüsü arasında bariz çelişkiler gösteren bir fotoğraf bırakıyor. Bu çelişkili durum Türkiye ziyaretinde de, hemen ardından başladığı Hindistan gezisinde de kendini gösterdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;LONDRA’DAKİ CAMERON&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Cameron’ın lideri olduğu Muhafazakâr Parti, 6 Mayıs seçimlerinin öncesinde seçmene, karar alma merkezini Brüksel’den Londra’ya taşımak gibi son derece ‘anti Avrupalı’ bir söz veriyordu. Nitekim, Muhafazakarların bu “Eurosceptic” siyaseti halen, AB yanlısı Liberal Demokratlarla kurdukları koalisyonun nasıl uzun ömürlü olabileceğine yönelik şüphelerin taşıyıcısı halinde. Dolayısıyla “siyasetin merkezi”ni Brüksel’den Londra’ya taşıma iddiasındaki bir başbakanın Türkiye üyeliği gibi devasa bir meseleye olan desteğini gene Londra’dan sürdürmesi düşünülemez. Bu durumda da Ankara’daki konuşmasının peşinden giderse şayet, partisinin AB siyasetini bir kenara bırakması, Brüksel’e daha fazla ağırlık vermesi gerekecek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak özellikle küresel ekonomik kriz, çoğu gelişmiş AB üyesini olduğu gibi Britanya’yı da köklü biçimde şekillendirmeye devam ediyor. Bu şekillendirmenin en güçlü ayağını ise göç politikaları oluşturuyor. Cameron hükümeti seçimden önce vaad ettiği gibi, göç akışının AB dışından gelen kısmını çok büyük oranda daraltma yönünde önemli adımlar atıyor. Başta ülkeye girişin en zor denetlenen yollarından biri olarak görülen öğrenci vizeleri olmak üzere, AB üyesi olmayan ülkelerden kişilerin girişi “tam kalifiye olmak” gibi şartlarla sınırlandırılıyor. Önümüzdeki bir yıl içinde ülkeye girişine izin verilecek kişi sayısı belirlenmiş durumda; 24 bin. Bu rakamın daha da düşürülmesi gündemde. Fakat bu da bir yana, özellikle seçim sürecinde AB’ye 2004’te katılan doğu Avrupa ülkelerinden gelen göç de tartışmaların odağındaydı. Dolayısıyla halihazırdaki AB üyesi ülkelerden gelen göçü dahi sorgulatacak bir siyasi-toplumsal iklimde Cameron’ın 70 milyonluk potansiyel bir göç kaynağı ülke üyeliğini bırakın Brüksel’de, Londra’da nasıl savunabileceği tamamen bir belirsizlik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sıkılaştırılmış göç politikasının ülkeye zorluklar yaşatacağı, Cameron’ın Ankara’dan hemen sonra gittiği Bangalore’da da görüldü. Hindistan’la özellikle ekonomik işbirliğini geliştirme vurgusu yapan Cameron’a gazetecilerden önce Hint hükümetinden yöneltilen soru, mevcut göç politikasıyla bunun nasıl mümkün olacağına dönük oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhafazakar Parti, seçim bildirgesinin AB konulu bir başka maddesinde, AB ile ilgili alınacak hemen her önemli kararda referanduma gidilmesi, İngiliz kamuoyunun iradesine başvurulması sözü veriyor. Daha fazla göç istemeyen, “İngiliz işleri İngilizlere verilsin” sloganlarına tav olmuş bir ülkede olası bir Türkiye merkezli referandumda “Evet”in şansının çok düşük olacağını da eklemek lazım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cameron’ın yeni “Türkiye yanlısı” tutumunun bir başka sıkıntılı yanı, ekonomik-siyasi nüfüzuna rağmen Britanya’nın mesafeli tavrının da etkisinin olduğu ve çok uzun zamandır süregelen ‘FransAlmanya’nın yön verdiği bir AB profilinin varlığı. Psikolojik liderliği Almanya ve Fransa’ya bırakmış bir ülke olarak Britanya’nın hele ki birliğin en tartışmalı konusu olan Türkiye’nin üyeliği konusunda net bir değişiklik yapabilmesini beklemek güç. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu güçlüklere rağmen Cameron’ın hem Türkiye’de hem Avrupa’da şaşkınlık yaratan Türkiye yanlısı konuşmasının aslında başka siyasi-ekonomik nedenleri olması gerekir. AB’nin ötesinde daha uluslararası çerçeveden bakıldığında Cameron’ın konuşmasını bir “Batılı retoriği” olarak görmek daha anlaşılır görünüyor bu nedenle. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;EKONOMİ FAKTÖRÜ&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Bundan iki hafta önce dışişleri bakanı William Hague, Britanya’nın yeni dönemde yakınlaşacağı ülkeleri esas olarak ekonomik bir gelişme içindeki Hindistan, Çin ve Brezilya olarak olarak sıraladıktan sonra buna Türkiye’yi de ekliyordu. Özellikle bütçe açığını kapatmak için tarihinde olmadık bir kemer sıkma politikası benimseyen Cameron da Britanya’yı uluslararası sermayeye cazip hale getirmek için bir dönem başbakan Tayyip Erdoğan’ın dış gezilerinde sık vurguladığı “biz ticaret yapıyoruz” söylemini benimsemiş durumda. Bu nedenle batılıların “yükseleni” Türkiye, ekonomik iyileşme arayışındaki Britanya için önemli bir adres. Nitekim kendisi de konuşmasında buna vurgu yapıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meselenin siyasi kısmı olan, Türkiye’yi batıda tutma çabasının da Cameron’ın hırslı ve samimi konuşmasını etkilediğini söylemek mümkün. Obama’nın ilk yurtdışı gezisini Türkiye’ye yapmış olması gibi, Cameron da -her ne kadar ilk durağı olmasa da-, Türkiye’yi ilk ziyaret ettiği ülkeler arasına aldı; İsrail’in hiç hoşlanmayacağı vurgular yaptı. (Bu konuda bazı Türk gazeteleri ikinci resmi ziyaret diye yazdı. Ancak daha önce sırasıyla Almanya, Fransa, Afganistan ve ABD’yi ziyaret etmişti.) Bir başka dikkat çekici nokta da, Cameron’ın tercihini Türkiye’den yana yapan konuşmasını “küçük ortağıyız” dediği ABD ziyaretinden hemen sonra yapması. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cameron aslında genel olarak hem kendi adına hem de batı dünyası adına Türkiye için en değerli ve anlamlı adresi, AB’yi teklif etti. Ancak ne kendi ekonomik-siyasi krizli gündemi içinde kaybolmuş Avrupa ülkelerinin ne de AB üyelik gündemini daha fazla canlı tutmak ister görüntüsü vermeyen AKP hükümetinin mevcut hevesleri bunları gerçekçi kılmaya yakın tutuyor. Yine de tüm çelişki ve konjonktürel güçlüklere rağmen Britanya başbakanının Ankara konuşması, Türkiye içinde AB’ye dönük yeniden bir canlanmaya, AB içinde de ciddi bir tartışmaya yol açacak önem ve değerde.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: Radikal Gazetesi&lt;br /&gt;Yayın Tarihi: 04/08/2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http:///"&gt;http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&amp;amp;ArticleID=1011642&amp;amp;Date=04.08.2010&amp;amp;CategoryID=99&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-1521240631166222067?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/1521240631166222067'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/1521240631166222067'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2010/07/cameronin-destegi-gucluk-ve-celiskiler.html' title='Cameron’ın Desteği, Güçlük ve Çelişkiler'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TFnFvcLnJdI/AAAAAAAAAQw/xw-x83e4cHA/s72-c/Cameron.Jpeg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-261595861421982542</id><published>2010-07-22T15:53:00.000-07:00</published><updated>2011-01-01T19:19:27.411-08:00</updated><title type='text'>İki Ülke İki İstifa</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TEzBF9IMk0I/AAAAAAAAAKc/_la-DmKkw9o/s1600/5.jpg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497981553164981058" src="http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TEzBF9IMk0I/AAAAAAAAAKc/_la-DmKkw9o/s200/5.jpg" style="cursor: pointer; float: left; height: 147px; margin: 0pt 10px 10px 0pt; width: 200px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hamza Aktan&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Britanya’nın eski başbakanı Gordon Brown, 6 Mayıs seçim kampanyası esnasında siyasi rakipleri David Cameron ve Nick Clegg’le televizyonda tartışırken “Bu iki adam bana banyoda kavga eden çocuklarımı hatırlatıyor” diyordu. Karşısındaki şu anda Britanya’yı yöneten iki adam, bir hayli genç siyasetçilerdi çünkü. &lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Brown’a küçük çocuklarını hatırlatan 43’lerindeki bu iki ‘gencin’ bir hafta öncesine kadar muhalefet, şu anda hükümet edebiliyor olmalarının arkasında ise bizim Türkiye’den tanıdığı olmadığımız bir geçmiş ve siyasi kültür yatıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TR_siA_GG6I/AAAAAAAAAfY/qmLixrDp4iQ/s1600/Brown+resignation.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="124" src="http://4.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TR_siA_GG6I/AAAAAAAAAfY/qmLixrDp4iQ/s200/Brown+resignation.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;İstifa sonrası Brown, vedalaşırken. &lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;Türkiye televizyonlarının partisinin başkanlığından istifa etmiş 71 yaşındaki Deniz Baykal’ın siyasi hayatından kesitler sunduğu saatlerde İngiliz televizyonları da başbakanlık ve parti başkanlığından istifasını açıklamış 59 yaşındaki Gordon Brown’ın biyografisini yayınlıyordu. Brown, İşçi Partisi’nin başkanı olarak girdiği ilk seçimde yenildi ve kısa süre sonra istifa etti. Seçimden birinci çıkan Muhafazakâr Parti bile hükümeti kuracak kadar oy alamamışken eski başbakan bunu bir imkân olarak kullanıp koltuğunda kalmadı, çekildi. Brown ve Baykal’ın istifalarının aynı güne denk gelmesi bir yana, birinin normal bir siyasi sürecin ardından, diğerininse çok önceden gerçekleşmesi gerekirken anormal bir süreçle yaşanmasının kendisi bize iki farklı siyasi kültür üzerine düşünmemiz için bir imkân sunuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İNGİLİZ PARTİLERİ VE BAŞKANLARI&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Britanya’da köklü iki siyasi partinin neredeyse hiçbir lideri yenik çıktığı bir seçimden sonra koltuğunda kalmış değil. Dünyanın en yaşlı siyasi partilerinden biri olan Muhafazakâr Parti, Baykal’ın partisinin başına geçtiği 1992’den bu yana tam 5 lider değiştirmiş durumda. 1990ların başından itibaren partinin başkanlığını yapan John Major, William Hague, Ian Duncan Smith ve Michael Howard girdikleri seçimlerden bekledikleri sonuçları alamadıkları için istifa etmiş liderler. Şu an dünyadaki en genç başbakanlardan biri olan David Cameron’a bundan beş yıl önce daha 38 yaşındayken parti başkanlığının yolunu açan isim olan Michael Howard, “yaşı çok ilerlediği ve daha genç liderlere yol açmak istediği” gerekçeleriyle 64 yaşındayken istifasını vermişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TR_tqKODngI/AAAAAAAAAfc/bGz5FiTnI8Q/s1600/Thatcher+and+Churchill.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="147" src="http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TR_tqKODngI/AAAAAAAAAfc/bGz5FiTnI8Q/s200/Thatcher+and+Churchill.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;15 yıllık başkanlar Thatcher ve Churchill&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;Muhafazakâr Parti’nin son bir yüzyıllık tarihinde Margaret Thatcher ve Winston Churchill gibi dünya tarihine isimleri geçmiş liderler de dâhil olmak üzere hiçbiri Baykal’ın kaldığı süre kadar partilerinin başkanlık koltuğunda kalmış değil. Churchill de Thatcher da partilerinde 15’er yıllık başkanlık yapmış isimler. Ancak ikisi de parti başkanlığında kaldıkları sürenin en büyük bölümünü seçim zaferlerinin ardından başbakan olarak geçirmiş politikacılar. Benzer bir tarihe sahip İşçi Partisi’nde de yarım yüzyıldır hiçbir isim Tony Blair kadar (13 yıl) parti başkanlığını yürütmüş değil. Blair’in 13 yıl neden parti başkanı olarak kalabildiği de bir hayli anlaşılır; üç seçimde de açık zaferler ve tek parti iktidarı başarısı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkedeki seçim sisteminden kaynaklı olarak bir iktidar şansı olmayan İngilizlerin üçüncü partisi Liberal Demokratlar’da da durum farksız değil. Liberal Demokrat Parti, baştaki diğer iki partinin aksine seçimlerden salt çoğunluk sağlama başarısıyla çıkma derdi olmadığı için yıllarca aynı başkan tarafından yönetilebilirdi. Ya da ancak 50-60 milletvekili çıkarabilen bir parti olarak başkanlık yarışlarıyla fazlaca ilgilenmeyebilirdi. Ancak bu parti de, Baykal’ın başkanlık koltuğuna oturduğu tarihten bu yana 4 başkan değiştirmiş durumda. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TR_ujRFn5EI/AAAAAAAAAfg/Avhzdta0HKM/s1600/Turkes+and+Bahceli.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="152" src="http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TR_ujRFn5EI/AAAAAAAAAfg/Avhzdta0HKM/s200/Turkes+and+Bahceli.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;MHP 40 yıldır iki lider gördü.&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İKİ LİDERLE 40 YIL&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Türkiye’de lider sultası ve parti tabanlarında bunu güçlendiren algının CHP’yle sınırlı olmadığı mâlum. Britanya’da herhangi bir partinin sıradan bir üyesine Türkiye’nin şu andaki üçüncü en büyük partisi konumundaki Milliyetçi Hareket Partisi’nin kurulduğu 1969’dan bu yana yalnızca iki lider görebildiğini anlatmak muhtemelen bir hayli zor olacaktır. Bundan daha ilginci, MHP’nin on yıllarca aynı liderler tarafından yönetilmesine şimdiye kadar ne kamuoyunda, ne medyasında herhangi bir itirazın yükselmemiş olmaması. MHP’yle siyaseten benzerlikleri bulunan İngilizlerin sağcı UK Independence Party’si (UKIP) örneğin, sadece kurulduğu 1993’ten bu yana 5 lider değiştirmiş durumda. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngiliz siyasi partilerinin tümü, aslında kimi özgün durumlar, örneğin liderlerinin üst üste seçim başarılarının dışında en az 5 yılda bir mutlaka bir lider değiştiriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Britanya’da partilerin içinde gelişen bu istifa kültürü kamuoyunda da hâkim. Genel seçimlerden sonra eski başbakan Gordon Brown’un yerinde Deniz Baykal dahi olsaydı taraflı veya tarafsız medyanın yaptığı baskı nedeniyle istifadan başka çare bulamazdı. Brown, aslında teamüller gereği ikinci parti başkanı olarak yeniden bir hükümet kurabiliyordu ancak eğer kursaydı bile, kamuoyunda oluşan yenik lider algısı ona daha fazla ilerleme imkânı tanımayacaktı. Dolayısıyla böyle bir toplumda istifa, siyasetçilerin topluma sunduğu bir lütuf olmaktan çıkıyor, kamusal bir görev, bir zorunluluk halini alıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir toplumda siyaset kültürü yalnızca partilerin genel merkez binalarında şekillenmiyor, sokağın içinde, o sokaklardan çıkmış siyasetçilerin arasında ve o sokakları yansıtması gereken medyasında gelişiyor. Türkiye’nin “aydınlık” tarafını temsil ettiği iddiasındaki bir siyasi partinin siyasi kültürün en temel öğelerinden birinin yokluğuyla bunca yıldır sorunsuz yaşamış olması, kendileri için olduğu kadar Türkiye için de büyük bir kayıp. Baykal’ın yıllar önce herhangi bir seçim yenilgisinin ardından yerini bir başka partili arkadaşına teslim etmesi gerekirken 18 yıl sonra tatsız bir olayın sonunda gitmiş olması ayrıca üzücü. Daha üzücü olanı, tüm bunlara rağmen Baykal’ın siyasete bir kez daha ama bu defa daha da güçlenerek döneceği yönündeki beklentilerin varlığı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-261595861421982542?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/261595861421982542'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/261595861421982542'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2010/07/iki-ulke-iki-istifa.html' title='İki Ülke İki İstifa'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TEzBF9IMk0I/AAAAAAAAAKc/_la-DmKkw9o/s72-c/5.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-3030897697227278369</id><published>2010-07-21T12:09:00.000-07:00</published><updated>2011-06-19T12:06:22.302-07:00</updated><title type='text'>Bir Demokrasi Köyü'nden İzlenimler</title><content type='html'>&lt;div dir="ltr" style="text-align: left;" trbidi="on"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TFHStawsvOI/AAAAAAAAAP8/Fb9WjF8Q--s/s1600/London.Jpeg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5499408297715612898" src="http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TFHStawsvOI/AAAAAAAAAP8/Fb9WjF8Q--s/s200/London.Jpeg" style="cursor: pointer; float: left; height: 134px; margin: 0pt 10px 10px 0pt; width: 200px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hamza Aktan&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Londra’nın “tabloid” radyolarından LBC (London’s Biggest Conversation), 3 Temmuz’daki akşam programında dinleyicilerine şu soruları sıralıyordu: “Başkentin en turistik yerindeki bu görüntüyü reva görüyor musunuz? Bir  grubun milyonlarca insanı yok sayıp bir parkı işgal etmesini nasıl  buluyorsunuz? Sizce de demokrasiyi kötü amaçları için kullanmıyorlar mı?  Sizce de yaptıkları gösteriler nedeniyle Londralıların hayatını berbat  etmiyorlar mı? Siz de bir Cuma akşamı göstericiler nedeniyle sıkışan  trafikte kaldınız ve evinize varmaya mı çalışıyorsunuz? Arayın,  görüşlerinizi bizimle paylaşın...” &lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Savaş karşıtı bir grubun Mayıs ayı başında İngiliz Parlamentosu’nun hemen önündeki Parliament Square’da başlattığı ve adını Democracy Village (Demokrasi Köyü) verdiği kamplı eylem, uzun süredir ülkenin ilk sıralardaki gündemini oluşturuyordu. Dünyaca ünlü eylemci Brian Haw’ın 2001’den bu yana 9 yıldır sürdürdüğü (3 bin 200 günün üzerinde şu anda) ve muhtemelen dünya tarihinin en uzun oturma eylemine ev sahipliği yapan Parlamento Meydanı’daki Demokrasi Köyü de kısa sürede, demokrasi ve gösteri hakları üzerinde ciddi tartışmaların kaynağı oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Parlamento meydanı, Tamil’lerden Filistinlilere, Kürtlerden sendikalılara kadar en yaygın kullanılan gösteri merkezlerinden biri Londra’da. Geçen yılın başlarında Sri Lanka’nın Tamillere karşı başlattığı ve büyük bir katliamla son bulan harekatı sırasında da Tamiller aylarca o meydanı doldurmuş, İngiliz hükümetine Sri Lanka’yı durdurma çağrısında bulunmuştu. Meşhur Big Ben’in hemen yanıbaşına, tarihi Westminster binasının tam önüne kurulu Demokrasi Köyü de, önce Parlamento önündeki herhangi bir savaş karşıtı gösteri gibiydi. Dolayısıyla hergün şaşmaz bir şekilde Big Ben’i arkasına alıp fotoğraf çektiren on binlerce turistin kentteki herhangi bir ilginçlikten sayıp, hatta yanına geçip bir kare de oradan aldığı bir gösteriydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak ne zamanki başkentin Muhafazakâr Partili belediye başkanı Boris Johnson “çevreyi kirletiyorlar ve diğer Londralıların parkı kullanmalarının önüne geçiyorlar” gerekçeleriyle eylemcilerin oradan çıkarılacağını açıkladı, Demokrasi Köyü de o zaman ulusal ve uluslararası ilginin merkezi haline geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boris Johnson’ın bir başka gerekçesi de sadece Londra’nın değil, Avrupa’nın en turistik bölgelerinden birinde yapılan bu eylemin turistleri rahatsız ettiğiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Winston Churchill ve Nelson Mandela heykellerinin ortasına kurulu onlarca küçük çadır, savaş karşıtı pankart ve bayraklarla bir bilgi masasından müteşekkil köyün 50’nin üzerinde sakini vardı. Köyün ayrılmamakta bir hayli ısrarlı eylemcileri ilk olarak iki hafta önce Johnson’a karşı verdikleri mücadelenin ilk etabını kaybettiler, bir mahkeme, Johnson’un şikayetini yerinde buldu ve eylemcilerin meydandan çıkarılması kararını verdi. Köylerini gönüllü boşaltmamaları durumunda eylemciler polis zoruyla çıkarılacaktı. Eylemcilerse kararı demokratik anlayışa aykırı bulduklarını belirtip eylemlerine son vermeyeceklerini belirttiler, karara itiraz ettiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mahkeme kararının ardında yatan yasal neden, aslında eylemcilerin yerel otoriteden izin almadan eylemlerine başlamış olmaları. Aynı meydanda 9 yıldır eylem yapan Brian Haw’ın kalabilmesinin sırrı da, 9 yıl önce almış olduğu izin. Nitekim mahkeme kararında da Haw’a dokunulmaması notu özellikle düşülmüştü. Eylemcilerin itiraz başvurusundan bir on gün sonra üst mahkemeden gelen karar da, Boris Johnson’dan yanaydı; köy geçen hafta boşaltıldı. Eylemcilerse, bu durumda Londra’nın başka yerlerinde yeni kamplar kuracaklarını söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son mahkeme kararının hemen öncesinde ziyaret ettiğimiz ‘köy’de, biraz moralsiz bir bekleyiş vardı. Mahkeme kararına, bir önceki gün üç arkadaşlarının gözaltına alınması eklenmişti ve o arkadaşlarıyla ilgili gelecek kararı bekliyorlardı. O gün LBC radyosu spikerine dinleyicilere “Siz de bir Cuma akşamı göstericiler nedeniyle sıkışan trafikte mi kaldınız” diye sorduran eylemciler kentin finans merkezi Whitehall’a doğru yürüyüş yaparken polis tarafından gözaltına alınmışlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;‘KÖY’ SAKİNİ: BURASI KAMUNUN&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Rebecca Hall, henüz 18 yaşında, hem “full time” bir üniversite öğrencisi hem de bir eylemci. İki ay boyunca &lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TR_wj_mHkUI/AAAAAAAAAfk/nb89DdfBfus/s1600/Rebecca+Hall.jpg" style="clear: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="102" src="http://4.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TR_wj_mHkUI/AAAAAAAAAfk/nb89DdfBfus/s200/Rebecca+Hall.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Eylemcilerden Rebecca Hall.&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;gece gündüz Köy’de kaldı. Kampta “günün basın sözcüsü” olarak sorularımıza yanıt verirken bir yandan kararlı bir eylemci gibi, bir yandan da olup bitenleri şaşkınlıkla izleyen sıradan bir vatandaş gibi konuşuyor. “Şimdiye kadar duyduğum eleştiri ve suçlamalar bana herhangi bir şekilde inanılır gibi gelmiyor. Artık insanların eylem yapma hakları da mı yok” diye başlayıp devam ediyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu sonuç olarak savaş karşıtı, barışçıl bir eylem. Eylem yaptığımız alan da kamunun kullanımına açılmış, serbest bir alan. Boris Johnson’un dediğinin aksine turistler bizden rahatsız olmak bir yana, gelip burada bizimle sohbet ediyor, fotoğraf çekiyorlar. İnsanlar mesajlarımıza katıldıklarını belirtiyor, bize teşekkür ediyorlar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Afganistan’da yaşanan savaşa ve savaşın gerekçelerine katılmadığı için eylemde yer almayı seçtiğini söylüyor Rebecca ve ekliyor: “Bu savaşın herhangi bir şekilde yaşanmaması gerekiyordu. Herhangi bir savaş gibi bu da hukuka aykırı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer eylemciler gibi Rebecca’nın da esas amacı “askerlerin eve dönmelerini sağlamak.” Bunun için de amaçlarına ulaşıncaya kadar kesintisiz eylem yapmakta hayli kararlılar. Ya başbakan David Cameron’un dediği gibi askerlerin geri dönüşü en erken 2015’te sözkonusu olmaya başlayacaksa, o zamana kadar da eylem yapıyor olacaklar mı? “Bu tabii ki gerçekleştirmesi zor bir protesto olurdu. Ama hemen yanı başımızda, 9 yıldır, gece gündüz buradan asla ayrılmayarak, hayatını buraya kurmuş ve Irak ve Afganistan işgallerini protesto eden Brian Haw var. Neden olmasın ki...”&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;ÖMÜRLÜK EYLEM, ÖMÜRLÜK ÇİLE&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TR_wwBtJXcI/AAAAAAAAAfo/CM5fkcPjTgc/s1600/Brian+Haw.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="133" src="http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TR_wwBtJXcI/AAAAAAAAAfo/CM5fkcPjTgc/s200/Brian+Haw.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Brian Haw'in eylemi 10 yıla yaklaşıyor.&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;61 yıllık hayatının 9 yılını Parlamento’nun hemen önündeki işlek caddenin kenarına kurduğu savaş karşıtı sloganlarla çevrili çadırında geçiren Brian Haw da, evet, 3200 gündür sayısız gazetecinin, turistin ve tabii polisin ilgisinden, sorularından, tartışmalarından ve fotoğraf makinelerinden bir hayli yorulmuş halde, uzanmış, araba ve insan gürültüsünün ortasında uyumaya çalışıyor. Ona tam dört yıldır eşlik eden, bir başka inanması güç eylemci, Barbara Tucker, sakince “iyisi mi hiç rahatsız etme. Dün bizim için berbat bir gündü” diyor, polislerin gelip yine ikisini gözaltına almasını hatırlatarak. Brian Haw, “ben uyuklarken fotoğraflarımı çek, Barbara sana hikayemizi anlatır” deyip Londra’nın nadir bir tam güneşli gününün keyfini çıkarmaya devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TR_xC6MOofI/AAAAAAAAAfs/t6zaHnUSq7w/s1600/Barbara+Tucker.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="133" src="http://4.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TR_xC6MOofI/AAAAAAAAAfs/t6zaHnUSq7w/s200/Barbara+Tucker.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Barbara Tucker, dört yıldır eylemde.&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;Kendileri her ne kadar sözel olarak kararlılıklarını vurgulasalar da, bu uzun eylemlerine bedenlerinin daha ne kadar dayanacağını kestirmek güç... Aslında ikisi de yıllardır açıkta, soğuk, sıcak, gece gündüz demeden sürdürdükleri bu eylemden fiziken bir hayli yıpranmış görünüyorlar. Brian Haw, 61 yaşında değil de 81 gibi, Barbara Tucker 48 değil 68 yaşında sanki. İkisi de belirli aralıklarla polisin müdahalelerine maruz kalıyorlar. En son geçen Mayıs ayında yeni hükümetin programını okuyacak Kraliçe Elizabeth’in Parlamento’ya geleceği günü, “çevre temizliği” adına ikisi de zor kullanılarak göz altına alınmış, mahkemeye çıkarılmışlardı. Haw’ın, mahkemeye yanıtı “Beni öldürene kadar orada kalmaya kararlıyım” olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barbara Tucker da “daha ne kadar kalmayı düşünüyorsunuz” sorusuna benzer bir yanıt veriyor: “Bu soruyu neden devletlerimiz insanları daha ne kadar öldürmeye devam edecek diye sormuyorsunuz? Hükümetlerimiz insan öldürmeyi meşru kılmaya çalışıyorlar. Bizse insanlara bu dünyanın bir yerinde savaşın yaşandığını, bunun haksız olduğunu anlatmaya çalışıyoruz.” Tucker, gece gündüz zor şartlarda nasıl eylemlerini sürdürdükleri yönündeki sorularımıza ise takılmayı doğru bulmuyor, önemli olanın “hükümetleri durdurmak” olduğunu vurguluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boris Johnson’un Demokrasi Köyü’ne fiilen karşı harekete geçtiği ve polisin ilk baskınını düzenlediği 25 Mayıs’ta The Guardian, ilgili haberinde nazire yapıp İranlı Ahmed Zariee isimli bir turistin görüşlerine yer vermişti: “Keşke İran’da bizim de bu hakkımız olsaydı.” İranlı turistin, Demokrasi Köyü’nün başına nelerin geldiğini takip edip etmediğini bilemiyoruz ancak son yaşananlardan haberdar olması durumunda büyük bir hayal kırıklığı duyacağını kestirmek hiç de zor değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kaynak:&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&amp;amp;ArticleID=1010308&amp;amp;Date=29.07.2010&amp;amp;CategoryID=81"&gt;http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&amp;amp;ArticleID=1010308&amp;amp;Date=29.07.2010&amp;amp;CategoryID=81&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;* Daha fazla Fotoğraf için: &lt;/b&gt;&lt;a href="http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalGaleriHaber&amp;amp;ArticleID=1010309&amp;amp;PAGE=1&amp;amp;Date=02.01.2010&amp;amp;CategoryID=79"&gt;http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalGaleriHaber&amp;amp;ArticleID=1010309&amp;amp;PAGE=1&amp;amp;Date=02.01.2010&amp;amp;CategoryID=79 &lt;/a&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-3030897697227278369?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/3030897697227278369'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/3030897697227278369'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2010/07/bir-demokrasi-koyunden-izlenimler.html' title='Bir Demokrasi Köyü&apos;nden İzlenimler'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TFHStawsvOI/AAAAAAAAAP8/Fb9WjF8Q--s/s72-c/London.Jpeg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-6852669752602499588</id><published>2010-06-04T16:03:00.000-07:00</published><updated>2010-12-23T14:56:06.725-08:00</updated><title type='text'>Gazetecilik faaliyeti ve adalet</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TEydgrnOk3I/AAAAAAAAADs/mh0NfYCK4mE/s1600/1.Jpeg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497942429901165426" src="http://3.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TEydgrnOk3I/AAAAAAAAADs/mh0NfYCK4mE/s200/1.Jpeg" style="cursor: pointer; float: left; height: 200px; margin: 0pt 10px 10px 0pt; width: 180px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hamza Aktan&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BBC’nin Newsnight isimli programının muhabiri Lyse Doucet, önceki hafta  son derece önemli bir haber hazırladı, Afganistan’ın kötü şana sahip  hapishanesi Pul -e Charkhi’yi gezerek izlenimlerini ve röportajlarını  aktardı. &lt;br /&gt;Şu anda tüm Batı dünyasının en büyük hedefi durumundaki  Taliban’ın  üyesi tutuklularla röportajları içeren haberde Doucet,  görüştüğü  Talibanların Batı’ya yönelik “düşmanca” sözlerini, kendi  örgütlerine ve  amaçlarına yönelik propagandif tüm ifadelerini herhangi  bir sansüre  tabi tutmaksızın aynen aktardı. &lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İngiliz basınında benzer bir başka önemli habere The Independent’ın ünlü  yazarı Robert Fisk de geçen mart ayında imza atmıştı. Fisk, şu anda  dünyada en çok aranan isimlerden biri olan, 2008’de Hindistan’da 166  insanın ölümüyle sonuçlanan Mumbai katliamının bir numaralı zanlısı  kabul edilen Hafız Muhammed Said ile Batılı bir gazeteci olarak ilk kez  söyleşi gerçekleştiren isim oldu. Bu söyleşide de Fisk, ABD başta olmak  üzere, Avrupa ve Hindistan tarafından “terörist” olarak kabul edilen  Said’in, Batı’ya, Hindistan’a, Papa’ya dair sözlerini herhangi bir  sansür uygulamadan aynen aktardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;‘PROPAGANDA’&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Kendi ülkelerinde, son derece normal bir gazetecilik faaliyeti  yaptıkları için herhangi bir sorun yaşamayan bu iki başarılı gazeteci  Türkiyeli olsalardı muhtemelen şu anda haklarında “örgüt propagandası  yapmaktan” açılan davalar nedeniyle mahkemelere savunma hazırlamakla  meşgul olurlardı. Çünkü devletlerinin “terörist” olarak gördüğü örgütlerin üyeleriyle görüşmüşler, bu kişilerin sözlerini yansıtmışlardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa, hem memleketlerinin hem de ilgili oldukları coğrafyaların en  önemli problemlerinin aktörleriyle yaptıkları görüşmeler bu  gazetecilerin ülkelerinde propaganda olarak değil, yalnızca başarılı  haberler olarak kayda geçiyor. Özetle; demokrasi kültürünün, ifade ve  basın özgürlüğüne duyulan saygının toplumun hemen her kesiminde  benimsendiği batı demokrasilerinde gazeteciliğin sınırları da  olabildiğince geniş oluyor. Kamuoyunun herhangi bir konudaki bilgilenme hakkı olabildiğince detaylarıyla rahatlıkla kendine yer bulabiliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;BİR BAŞKA DÜNYA&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Birgün gazetesinin yazarı Hakan Tahmaz, Milliyet gazetesinden Namık  Durukan, Gündem gazetesinden yazar Filiz Koçali, Radikal gazetesinden  Rıfat Başaran ve son olarak Express dergisinin röportajcılarından İrfan  Aktan da, herhangi bir Avrupalı gazetecinin yaptığının ötesinde bir şey  yapmayıp, bir haber için gerekli olan temel gazetecilik faaliyetlerini  yerine getirdiler. Ancak onların kendi ülkelerinde karşılaştığı muamele,  Fisk’in ya da Doucet’in ülkelerinde gördüğünden son derece farklı oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakan Tahmaz ve Filiz Koçali, Murat Karayılan’la yaptıkları söyleşiler  nedeniyle 3 ve 5’er yıl hapis cezalarıyla yargılanıyorlar. Durukan için,  Fırat Haber Ajansı’ndan yaptığı bir alıntıyla yazdığı haberinden dolayı  1 buçuk ila 7 buçuk yıl hapis isteniyor. Aktan, geçen yıl hükümetin  başlattığı “Kürt Açılımı”nın tartışıldığı günlerde PKK içindeki farklı yaklaşımları yansıtan bir haber-analiz kaleme aldı ve  haberinde başka gazeteci ve kaynakların yanı sıra iki PKK üyesinin de  görüşlerine yer verdi, 5 yıl hapisle yargılanıyor. Rıfat Başaran da BDP  milletvekili Emine Ayna’yla söyleşisinden dolayı iki yıl hapisle karşı  karşıya.&lt;br /&gt;Bu gazeteciler, şu anda İngiliz, Fransız meslektaşları gibi başka haber  veya yazılarıyla meşgul olmalıyken sırf bir yazılarından dolayı 5 yıl, 7  yıl gibi inanılmaz hapis cezaları tehditlerinin gölgesinde, temel  gazetecilik faaliyetlerinin hesabını vermek durumundalar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2004 yılında, metnin açıklığına, bilirkişinin aksi yönde verdiği rapora  rağmen Hrant Dink’in 6 ay hapis cezası almasına yol açan yazısıyla  ilgili özellikle suikast sonrası çok sayıda gazeteci ve dil bilimci,  yazının mahkemenin düşündüğü gibi olmadığında birleşmişti. Şimdi de  birçok gazeteci, uluslararası meslek kuruluşu ve hak örgütü de doğal  olarak bu gazetecilerin yaptıklarının herhangi bir habercilik  faaliyetinin ötesinde olmadığında birleşiyor. Türkiye’deki sorun da bu;  en temel basın-ifade özgürlüğü ilkelerini savunmak, bunları tekrar  tekrar hatırlatmak zorunda bırakılmak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda ismi geçen gazetecilerin davaları Türkiye’deki birer tekil  örnek değil ne yazık ki. Şu anda 69’u gazeteci toplam 216 yazar,  yayıncı, karikatürist ve siyasetçi, düşünce ve ifade özgürlüğü  kapsamındaki davalardan yargılanıyor. (Kaynak: Bağımsız İletişim Ağı  Medya Gözlem Raporu). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;SUÇ VE CEZA DENKSİZLİĞİ&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;İfade ve basın özgürlüğünün “devlet-millet” eksenlerinden  uzaklaştırılarak yargısal düzlemde kesin güvencelere kavuşturulmaması,  gazeteciler için gazeteciliği neredeyse imkansızlaştıran bir hale  sürüklüyor. Ama daha da önemlisi bu ülkenin yazan-çizen insanlarının,  yurttaşlarının adalete olan güvenini zedeliyor. Şu anda yürümekte olan  çoğu davada istenen ceza oranları, davalıların neredeyse bir daha asla  gazetecilik yapamamalarına, hayatlarının tüm akışının bozulmasına yol  açacak derecede, isnat edilen “suç”la denk olmaktan uzakta. Bir  gazetecinin yalnızca yazdıkları nedeniyle, sadece bir yazısı ve bu  yazısındaki bir alıntı nedeniyle 5 yıl gibi bir hapis cezasıyla yargılanması adaletten çok başka kavramlarla izaha yakın. Peki ya “PKK örgütüne üye olduğu” ve “örgüt propagandası yaptığı”  gerekçeleriyle mahkum edilen Azadiya Welat gazetesinin eski yazıişleri  müdürü gazeteci Vedat Kurşun’a verilen 166 yıl 6 ay hapis cezasına nasıl  bakmak gerekir? Vedat Kurşun, örgüt üyelerinin silah bırakmaları ve  topluma karışmalarının Türkiye Cumhuriyeti hükümeti nezdinde  tartışıldığı bir dönemde, örgüt üyeliği ve propagandasından, istese dahi  yatamayacağı kadar büyük bir ceza alıyor. Kurşun’a “örgüt üyesi olmak”  üst sınırından 12 yıl 8 ay, “örgüt propagandası yapmak”tan da 154 yıl  ceza veriliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylesi, aklın almakta zorlandığı cezalar karşısında gazetecilerin mesleklerini sürdürmeleri giderek imkânsız hale geliyor. Kamusal kimliklere sahip gazetecilerin karşı karşıya  kaldığı bu durum dolayısıyla kamusal bir krizi de beraberinde getiriyor;  örneğin Kürt meselesi etrafında yoğunlaşan yargılamalar meselenin  özgürce tartışılması, anlaşılması imkanlarını bertaraf ediyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kamusal krizin ortaya çıkardığı sorulara, yasama ve yargı  kurumlarının yürütücüleri başta olmak üzere Türkiye’de herkesin kısa  zamanda bir cevap bulması gerekiyor. Hem gazetecilerin bireysel  mağduriyetlerinin önüne geçmek hem de bu ülke gazeteciliğine bir nefes  aldırmak için. Öbür türlü, batılı gazetecilerin temel özgürlüklerine  imrenen potansiyel sanıklar olarak kalmaya devam edeceğiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;* Kaynak: Radikal Gazetesi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;* Yayın tarihi:  &lt;/span&gt;04/06/2010&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&amp;amp;ArticleID=1000547&amp;amp;Date=12.07.2010&amp;amp;CategoryID=99"&gt; http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&amp;amp;ArticleID=1000547&amp;amp;Date=12.07.2010&amp;amp;CategoryID=99&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-6852669752602499588?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/6852669752602499588'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/6852669752602499588'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2010/07/gazetecilik-faaliyeti-ve-adalet.html' title='Gazetecilik faaliyeti ve adalet'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TEydgrnOk3I/AAAAAAAAADs/mh0NfYCK4mE/s72-c/1.Jpeg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-3696463232427444778</id><published>2010-05-13T16:10:00.000-07:00</published><updated>2010-12-23T14:57:05.873-08:00</updated><title type='text'>Britanya'da tarih değişirken</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TEydvMLbwVI/AAAAAAAAAD0/lTBUmbcaWSg/s1600/2.Jpeg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497942679161127250" src="http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TEydvMLbwVI/AAAAAAAAAD0/lTBUmbcaWSg/s200/2.Jpeg" style="cursor: pointer; float: left; height: 200px; margin: 0pt 10px 10px 0pt; width: 152px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hamza Aktan&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6 Mayıs seçimlerinin neredeyse tüm siyasi çehresini değiştirdiği  Britanya, hem kendi içinde hem de dünyaya olan yöneliminde yine bu  seçimlerin bir devamı olarak ciddi değişimler yaşamaya devam edecek. 13  yıllık İşçi Partisi iktidarını sona erdiren seçimler 80’ler ve  90’ların  ilk yarısı kadar güçlü olmasa da Muhafazakârların yeniden  hükümet  kurabilmesini sağladı. İşçi Partisi iktidarının yıkılması, yeni  bir Muhafazakâr ekibin başa gelmesi gibi büyük bir değişime yol açması   kadar önceki haftaki oylama ülkedeki seçim sisteminde yapısal   değişikleri ateşleyecek sonuçlar yarattı.&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2010 seçimlerinin ülkeye gösterdiği en büyük gerçeklerden biri, seçim sisteminin bizatihi kendisinin değişmesi  ihtiyacı oldu. Seçim bölgesi esaslı tek turlu çoğunluk sistemi tarih  boyunca geleneksel iki partiyi birbiriyle yarıştırıyor, üçüncü bir  partiye şans tanımıyordu. Seçim kampanyaları döneminde Liberal  Demokratların lideri Nick Clegg’in televizyon tartışmaları sayesinde  ülke genelinde yakaladığı popülerlik böylece sistemdeki adaletsizliği  hiç olmadığı ölçüde tartışmaya açmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ne kadar popülerliği ölçüsünde bir seçim başarısı gösteremese de  yeni hükümetin ortağı olma fırsatı yakalayan Clegg, koalisyon  görüşmelerinin en büyük şartı olarak da yeni başbakan David Cameron’a bu  maddeyi dayattı. Şimdi Britanya bu sürecin bir devamı olarak nispi  temsil sistemi ve seçim bölgelerinin sınırlarının değiştirilmesi gibi  seçenekler de dâhil olmak üzere ülkenin geleneksel iki partili yapısını  değiştirecek düzenlemeler görebilir. Böylesi bir düzenleme Liberal  Demokratların ülke siyasetinde daha büyük bir güç sahibi olmasına yol açacağı gibi, aralarında aşırı sağ partilerin de  olduğu küçük partilere Westminster kapılarını aralama imkânı verecek. Bu  da Britanya’nın artık neredeyse yarım yüzyılda bir değil, hemen her beş  senede bir koalisyon hükümeti görmesiyle sonuçlanabilir.&lt;br /&gt;Bu değişim dışarıdan bakınca olumlu veya en azından doğal görünüyor ancak ülke  içinde koalisyon hükümetlerine olan aşırı güvensizlik değişimin önünü  tıkayan ataleti güçlendiriyor. Çiçeği burnunda Muhafazakâr-Liberal  koalisyonu da böylesi bir güvensizlik bulutu ve ömrünün en fazla iki yıl  sürebileceği yorumları arasında göreve başlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;YENİ HÜKÜMET İÇİN BİR PORTRE DENEMESİ&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Britanya’nın yeni hükümeti büyük kanadında Muhafazakârları, küçük  kanadında Liberal Demokratları barındırması bakımından bir hayli ilgiye  değer bir karaktere sahip. Her şeyden önce Liberal Demokratlar  partilerinin kurulduğu 1988’den bu yana ilk kez bir hükümette yer  alabilecekler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Avrupa Birliği’ne şüpheli, sosyal devlet anlayışına uzak yaklaşımıyla  Muhafazakârlar küresel ekonomik krizin yarattığı atmosferi de arkalarına  alarak özellikle kamu harcamalarında ciddi kısıtlamalara gitmeye  çalışacaklar. Cameron ve ekibi İşçi Partisi’nin sosyal devlet yanlısı  siyasetine karşılık ürettikleri ‘büyük devlete karşı büyük toplum’  siyasetiyle ‘hantallaşmış büyük devleti’ küçültecek bir süreç izlemeye  çalışacak. İşçi Partisi, İngilizlerin günlük hayatlarına etki etmeyecek  ve daha çok bürokrasi düzeyinde kamu harcamalarında kısıtlamalara  gitmeyi planlıyorken iktidara gelen Muhafazakârlar sokağa yansıyacak  değişiklikler yapmaya çalışacak. Bu değişikliklerin Thatcher dönemi  kadar keskin olmaması da büyük ölçüde küçük ortak Liberal Demokratların  ne yapacağıyla bağlantılı olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Avrupa Birliği’ne şüpheyle yaklaşan ve Birliğe gereğinden fazla  kontrol gücünün verildiğine inanan başbakan Cameron seçim bildirgesinde  vaat ettiği gibi bu kontrolü ‘Brüksel’den Londra’ya taşımaya’ çalışacak.  Bu, 13 yıldır İşçi Partisi iktidarıyla sorunsuz bir ilişki içinde olan  Avrupa Birliği ülkelerinin Britanya’yla sıkıntılar yaşamasına yol  açabilir. Nitekim buna yönelik kaygılar Birlik yanlısı iç ve dış  kamuoyunda seçimlerden önce de belirgin şekilde ortaya çıkmıştı. Fakat  yine de Avrupalı siyasetçilerdeki hâkim görüş Cameron’un partizanca  değil pragmatistçe hareket edeceği yönünde. Bu konuda da Liberal  Demokratların AB yanlısı siyaseti, Muhafazakârların umdukları ölçüde  değişiklik yapmalarının önünde bir engel olarak durabilir.  Muhafazakârların AB’ye olan temkinli siyaseti bir başka açıdan  bakıldığında, AB’nin liderliğini üstlenmiş görünen Almanya ve Fransa’ya  bir yeni gücün katılmasıyla da sonuçlanabilir. AB’den uzaklaşması  beklenemeyecek Britanya, bu durumda içinde olduğu Birlik’te daha fazla  etkili olmaya çalışabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Öte yandan, Britanya’da üç büyük partinin en kolay anlaştığı  konulardan biri Türkiye’nin AB üyeliği. Dolayısıyla ülkede uzun süredir  var olan Türkiye’nin üyeliğine olan açık desteğin Fransa ve Almanya’dan  farklı olarak süreceği kesin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik iyileşme süreci ama en önemlisi  büyük bütçe açığı, bu defa bir başka yerde; ABD’de kaygıların doğmasına  yol açıyor. Ekonomik kriz nedeniyle savunma harcamalarında kısıtlamalara  gitmesi beklenen yeni hükümetin bu nedenle ABD liderliğindeki  ‘operasyonlara’ Blair zamanındaki gibi hevesle iştirak etmeyeceği  öngörülüyor. Bir başka beklenti de tarihi olarak ABD ile ‘özel’ bir  yakınlığı bulunan ülkenin Cameron’la birlikte ilişkileri bozmadan ama  kendi sözünün de varlığını hissettiren bir ton yakalaması yönünde. Nick  Clegg’in Blair özelinde Britanya’nın ABD’ye olan ‘bağımlılık ilişkisini’  açık bir şekilde eleştirdiği dikkate alındığında bir tür temas-mesafe  ilişkisinin gözetilmeye çalışılacağını söylemek mümkün. Ancak bunun  reel-politikada ne ölçüde karşılık bulacağı bir muamma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Koalisyonun iki ortağı arasında önemli görüş farklılıklarından biri  göçmenlere yönelik. Clegg, seçim kampanyası döneminde -Cameron’ın açıkça  karşı çıktığı ülkede on yıldan fazladır yaşayan, uyum sağlamış, iş  kurmuş, İngilizce konuşan kaçak onbinlerce göçmene bir af çıkarılması  önerisinde bulunmuştu. Muhafazakâr Parti ise özellikle İşçi Partisi’nin  ülke kapılarını yabancılara sorumsuzca açtığı ve göçün yeni problemlere  yo açtığı inancında. Partinin kararlılıkla yerine getirmeye çalışacağı  vaatlerinin başında sınır kontrollerinin artırılması, vize alımının ve  yerleşmenin daha fazla zorlaştırılması olacağını söylemek mümkün. Bu da,  ülkedeki yasal durumu belirsiz göçmenleri zor günlerin beklediği  anlamına geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Yeni hükümet, Liberal Demokratlar için tarihlerinde ilk kez hükümette  yer alma fırsatı anlamına geliyor. 27 yıldır milletvekili olan partinin  önde gelen isimlerinden Simon Hughes, ‘bu hayatımda ilk kez görme  fırsatı bulacağım bir imkân anlamına geliyor’ derken haklıydı. Çünkü  eğer seçim sistemi değişmezse Liberal Demokratlar bir 27 yıl daha  koalisyon için bekleyebilir. Liberal Demokratların hükümetteki varlığı,  zor bir dönemde iktidara gelen Muhafazakârlar için sorumluluğu paylaşma  adına da bir sonraki seçim için oldukça rahatlatıcı bir unsur.&lt;br /&gt;Koalisyonlara karşı neredeyse bir fobinin hâkim olduğu Britanya’da, kimi  Liberal Demokratların kendilerinin de ‘kalbimizi değil aklımızı  dinledik’ deyip kerhen dâhil olduğu Muhafazakâr-Liberal Demokrat  ortaklığı ülkenin İşçi Partisi’nden kalma çehresini değiştirmeye  çalışacağı kesin. Önlerindeki tek engel ise kendilerinin bile güvenmekte  zorlandığı kurdukları koalisyon hükümeti olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;* Kaynak: Radikal Gazetesi &lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;* Yayın tarihi: &lt;/span&gt;13/05/2010.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&amp;amp;ArticleID=996501&amp;amp;Date=25.07.2010&amp;amp;CategoryID=99"&gt;http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&amp;amp;ArticleID=996501&amp;amp;Date=25.07.2010&amp;amp;CategoryID=99 &lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-3696463232427444778?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/3696463232427444778'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/3696463232427444778'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2010/07/britanyada-tarih-degisirken.html' title='Britanya&apos;da tarih değişirken'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TEydvMLbwVI/AAAAAAAAAD0/lTBUmbcaWSg/s72-c/2.Jpeg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-2129351093456078786</id><published>2010-05-07T12:26:00.000-07:00</published><updated>2010-12-23T14:58:39.028-08:00</updated><title type='text'>İngiltere seçimleri: Galip yok, mağlup çok</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TEyd81DBAmI/AAAAAAAAAD8/cGrMMFdqRnk/s1600/3.Jpeg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497942913469973090" src="http://3.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TEyd81DBAmI/AAAAAAAAAD8/cGrMMFdqRnk/s200/3.Jpeg" style="cursor: pointer; float: left; height: 200px; margin: 0pt 10px 10px 0pt; width: 144px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hamza Aktan&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="bold"&gt;Geçen yılın yaz&lt;span class="ADPopLink"&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;/span&gt;aylarından itibaren seçim atmosferine giren Britanya'da dün gerçekleşen  seçim sonuçları bir yıldır araştırma şirketlerinin tahmin ettiği gibi  çıktı.&lt;/div&gt;İşçi Partisi 13 yıllık iktidarı kaybedecek, Muhafazakâr Parti güçlenecek ancak tek başına iktidarı sağlayacak bir başarı yakalayamayacaktı. Seçimden bir ay önce başlayan ve ülke tarihinde ilk kez gerçekleştirilen  parti liderlerinin canlı yayın tartışma programları bir yıldır  istikrarlı bir seyir izleyen anketlerin dengesini değiştirmiş, ülke  siyasetindeki dominant iki partinin yanına Liberal Demokratları da  eklemişti.&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&amp;nbsp;Liberal Demokratların lideri Nick Clegg etrafında gelişen “Cleggmania”, daha bir hafta öncesine kadar bile ülkenin siyasi tarihini köklü bir şekilde değiştirebilecek bir anlama sahipti. Clegg’in kendisi “İşçi Partisi’nin yerini alıyoruz” diyecek kadar cesur açıklamalar yapmıştı. Ancak sonuç, Clegg’in televizyonla kazandığı şöhretin “15 dakikalık” olduğunu, siyasetinin seçmeni oy verecek kadar etkilemediğini gösterdi. Bu sonuç, Liberal Demokratlara koalisyon hükümette bir kilit rol kazandırsa da, İngiltere’nin geleneksel iki partili sisteminin süreceğinin açık bir göstergesi oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İŞÇİ PARTİSİ; BLAIR’SİZ OLMUYOR&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Tony Blair’in Margaret Thatcher’la başlayıp John Major’la devam eden 17 yıllık Muhafazakâr Parti iktidarına 1997 seçimlerinde son veren zaferinin ardından İşçi Partisi bu başarıyı 13 sürdürebildi, 2001 ve 2005 seçimlerinde yaşadığı “istikrarlı” düşüşü 2010 seçimlerinde de göstererek muhtemelen yakın geleceğin muhalefet partisi olacak bir sonuç aldı. İşçi Partisi salt çoğunluk sağlayıp tek başına iktidara geldiği üç seçimi de Tony Blair başkanlığında kazandı, Blair’in on yılını tamamlamasının ardından yerine gelen Gordon Brown’la iktidarını uzatamayıp ikinciliğe geriledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu seçimler özelinde İşçi Partisi’ni umutsuz duruma düşüren başlıca nedenlerin küresel ekonomik krizin ülkedeki yansımaları; geçen yıl ortaya çıkan, partili çoğu parlamenteri zora sokan ve İçişleri Bakanı Jacqui Smith’in istifasını getiren “harcama skandalı”, Afganistan’da yaşanan başarısız askeri durum ve son olarak küçük de olsa seçim kampanyasında yaşanan şansız karşılaşmalardan çıkan gaflar olduğunu söylemek mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi İşçi Partisi, aldığı açık yenilgiye rağmen 31 yıldır uzun dönemlerle tek parti iktidarlarıyla yönetilen bir ülkede yeniden bir 17 yıl daha muhalefette kalmamanın yollarını arıyor, bazı formüllerle hükümette kalmaya çalışıyor. Ancak bu seçimin İşçi Partisi ve Liberal Demokratlar için bir başka açıdan hayal kırıklığı yaratan yanı; iki partinin bir araya gelmesi durumunda bile hükümet kurmaya yetecek 326 milletvekili sayısına ulaşamıyor olmaları. Şu anda iki parti bir koalisyon kurmaya çalışsa dahi parlamentodaki öbür küçük partilerin desteğine ihtiyaç duyacak. Bu durumun kendisi olası bir “Labour-Lib Dem” koalisyonuna daha şimdiden ciddi bir meşruiyet gölgesi katıyor ve iki partinin de önüne rakipleri Muhafazakârları iktidardan alıkoymakta somut engeller koyuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;MUHAFAZAKÂRLAR; BİRİNCİ AMA GALİP DEĞİL&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Bu seçimlerden en mutlu çıkan Muhafazakâr Parti, 1997’den bu yana ilk kez yeniden hükümet kurmaya yaklaştı ancak aslında halen İngilizlerin bu partiye de hükümet etme kredisi vermekten uzak oldukları anlaşıldı. 6 Mayıs seçimleri, Muhafazakârların zaten zor durumdaki rakiplerine karşı böyle bir dönemde bile zafer kazanamayacağını göstermiş oldu. Ancak öte yandan eğer Liberal Demokratlarla birlikte bir koalisyon hükümeti kurabilirlerse Muhafazakârlar iktidarda olmanın imkânlarından yararlanıp uzun bir zamana yayılacak bir yeni “Muhafazakâr dönem” inşa edebilirler. Bu ise, Thatcher dönemi kadar olmasa dahi, İngiltere’nin sosyal devlet yapısına ciddi müdahaleler anlamına gelecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngiltere’de İşçi Partililer başta olmak üzere Muhafakâr Parti karşıtı çoğu kişinin kaygıyla dile getirdiği öngörü şu: David Cameron’un seçim kampanyası döneminde öne çıkardığı ve seçim bildirgelerinde de yer alan “büyük devlete karşı büyük toplum” stratejisi gereği Muhafazakârlar “israf” olduğunu düşündükleri kamu sektöründeki harcamalarda kısıtlamalara gidecek ve bu harcamalardan yararlanan özellikle düşük gelirli nüfusu “büyük toplum”un insaf ve ‘yeteneğine’ terk edecek. Olası bir Muhafazakâr Parti hükümetinin ülkenin göç politikalarını bir hayli sıkılaştıracağını ve seçim kampanyası boyunca açıkça ortaya çıkan göçmen karşıtlığına yönelik genel algıyı ikna etmeye yönelik popülist adımlar atacağını söylemek de kehanet olmayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;IRKÇILAR; BİR BAŞKA MAĞLUP&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;İngiltere, ekonomik krizin etkisini göstermeye başladığı günlerden bu yana göçmenlere karşı tepkinin çok fazla yükseldiği, iktidardaki İşçi Partisi’nin her şeyden çok bu konuda “kapıları yabancılara sonuna kadar açmakla” eleştirildiği bir ülke haline geldi. Bu seçimde korkulanlardan biri, geçen yıl Avrupa Parlamentosu seçimlerinde büyük bir çıkış gösteren ırkçı British National Party’nin bu seçimlerde özellikle bazı bölgelerde yükselişini sürdüreceği yönündeydi. Partinin lideri Nick Griffin’in özellikle geçen yıl Ekim ayında büyük tartışmaların ardından çıktığı BBC’deki meşhur Question Time’dan sonra popülaritesini artırmasından endişe ediliyordu. Ancak BNP, ciddiye alınacak bir sonuç alamadı, partinin başkanının kendisi seçim bölgesinde hem de İşçi Partisi’ne karşı açık bir yenilgi aldı. Seçimin İngiliz ırkçıları için özeti, Griffin’i açık bir farkla yenen İşçi Partili milletvekili Margaret Hodge’dan geldi: “Burada istenmiyorsunuz, çirkin siyasetinizin İngiliz demokrasisinde yeri yok.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kaynak: Radikal Gazetesi&lt;br /&gt;Yayın tarihi: 07/05/2010&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http:///"&gt;http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&amp;amp;ArticleID=995577&amp;amp;Date=12.07.2010&amp;amp;CategoryID=81&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-2129351093456078786?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&amp;ArticleID=995577&amp;Date=12.07.2010&amp;CategoryID=81' title='İngiltere seçimleri: Galip yok, mağlup çok'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/2129351093456078786'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/2129351093456078786'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2010/07/ingiltere-secimleri-galip-yok-maglup.html' title='İngiltere seçimleri: Galip yok, mağlup çok'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TEyd81DBAmI/AAAAAAAAAD8/cGrMMFdqRnk/s72-c/3.Jpeg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-948835917058476486</id><published>2010-05-05T14:45:00.000-07:00</published><updated>2011-01-01T18:15:00.996-08:00</updated><title type='text'>İngiltere'nin Yüzleşme ve Dönüşüm Seçimi</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TEyxE2DcmWI/AAAAAAAAAIE/M9fG1PU0tsM/s1600/32.jpg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497963941900097890" src="http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TEyxE2DcmWI/AAAAAAAAAIE/M9fG1PU0tsM/s200/32.jpg" style="cursor: pointer; float: left; height: 200px; margin: 0pt 10px 10px 0pt; width: 200px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hamza Aktan&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye'deki sokağa inen canlılık ve dinamikle karşılaştırınca İngiltere'de şu anda yaşanan seçim öncesi atmosfer tuhaf denecek ölçüde sakin ve bir ölçüde de medyatik bir gündem olarak ilerliyor. Fakat öte yandan bu tarihi seçimin sakin kampanya döneminde yaşanan  birkaç gelişme ülkenin geleceğine çok derin bir şekilde yön verecek  güçte ortaya çıktı. Bunlardan ilki, ülke tarihinde ilk defa yapılan parti liderlerinin canlı  yayın tartışmalarıyla geldi. Sırasıyla üç hafta boyunca Perşembe  akşamları ITV, SKY ve BBC'de yayınlanan bu tartışma programları ülke  siyasetine yeni bir parti ve yeni bir lideri armağan etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;Amerika'daki Demokratlar-Cumhuriyetçiler ikiliği kadar derinliği olan İşçi Partisi-Muhafazakâr Parti rekabetine Liberal Demokrat Parti ve genç lideri Nick Clegg'in de ilk kez eklenmesi için 90 dakikalık bir canlı yayın yetti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu canlı yayınlar neredeyse bir yıldır istikrarlı denebilecek bir seyir izleyen ve David Cameron'lu Muhafazakâr Parti'nin önde gittiğini işaret eden anketlerin de tamamen ters yüz olmasına, Liberal Demokratlara olan desteğin yüzde 18-20'lerden yüzde 30-32'lere kadar çıkmasına yol açtı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Liberal Demokratların televizüel zaferi, zor da olsa salt çoğunluğu elde etmeyi uman Muhafazakârların planlarını tamamen bozdu, son bir yüzyıldır ilk defa İşçi Partisi'ni üçüncü parti konumuna düşürdü. Muhafazakâr Parti de, İşçi Partisi de ilk kez şimdiye kadar aşinası oldukları birbirlerinden farklı bir başka partiyle de mücadele etmek durumunda kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bir açıdan demokrasinin, bir açıdan televizyonun nelere kadir olabileceğini gösterirken bir yandan da aslında İngiltere'de kamuoyunun ve siyasetin içine düştüğü zorluğun ne derece derin olduğunu açığa vuruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Refah-eğitim düzeyi bir hayli yüksek bir ülkede kamuoyunun birden sarıldığı bir partiyi 90 dakika öncesine kadar hiç incelememiş olması, bunun için yalnızca bir canlı yayın programının yetmesi ülke ve demokrasiler tarihinde bir ilginçlik olarak kalacak. Nitekim bu durum ülkedeki bazı gazetelerde "seçmen elbise seçer gibi parti seçiyor" eleştirilerine de konu oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan İngiltere siyasetine üçüncü bir aktörün eklenmesi, Türkiye'nin son sekiz yıllık siyasi atmosferine dair de referanslar içeren bir anlama sahip. İşçi Partisi ve Muhafazakâr Parti, AKP-CHP ikiliğinde olduğu gibi, çok uzun süredir rakiplerinin aslında yalnızca birbirleri olmasının rahatlığını yaşıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat ne zamanki aralarında tarihten gelme ezberi bir üçüncü figür bozmak üzere araya girdi, iki parti de bir telaş içinde yeni söylemler üretmek durumunda kaldı. Bu açıdan bakıldığında Türkiye'de mevcut siyasi rüzgarın yönünü değiştirmek isteyecek hareketlerin Liberal Demokratlar örneğinden çıkarabilecekleri dersler olabileceğini söylemek mümkün.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;SEÇİM SİSTEMİNDEKİ ADALETSİZLİK&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Liberal Demokratların oyuna dâhil olması ülkenin bir başka problemi, temsil sorunundaki adaletsizliği net bir şekilde açığa çıkardı ve muhtemelen İngiltere'ye seçimden sonra tüm sistemi değiştirecek güçte bir gerçeği gösterdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngiltere'de seçim bölgesi esaslı tek turlu çoğunluk sistemi, bölgesel-kentsel temsili adaletli bir şekilde sağlarken, ülke genelindeki toplam oyların temsilinin Parlamento'ya yansımasına engel oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"First past the post" olarak adlandırılan ve "çizgiyi ilk geçen kazanır" diye çevrilebilecek sistem, bir kentte veya seçim bölgesinde en fazla oyu alan partiye endeksli. Örneğin Liverpool'da İşçi Partisi diğer iki partiden bir oy dahi fazla alıyorsa, partinin ülke genelindeki başarısı dikkate alınmaksızın parlamentoya İşçi Partili aday gidiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu da ülke genelinde aldığı oy oranıyla sonuncu dahi olsa seçim bölgeleri açısından avantajlı durumda olan İşçi Partisi'nin kendisinden neredeyse yüzde 10 daha fazla oy alması durumunda bile Liberal Demokrat Parti'nin en az iki katı kadar milletvekili çıkaracağı anlamına geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak 1 Mayıs'ta YouGov isimli şirketin yaptığı ankete göre, bu sistem nedeniyle İşçi Partisi ve Liberal Demokratlar ülke genelinde yüzde 28 gibi eşit bir oy oranına sahip olduklarında milletvekili dağılımı 269'a, 84 olarak İşçi Partisi'nin lehine oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka ilginç nokta da; aynı ankete göre yüzde 34 ile birinci gelen Muhafazakâr Parti, altı puan önde olduğu İşçi Partisi'nden bir milletvekili az çıkarıyor. Bu son anketin Perşembe günü gerçekleştirilecek seçimlerde gerçekleşmesi durumunda İşçi Partisi tek başına iktidar için gerekli olan 326 sayısına ulaşamayacağı için koalisyon arayışına girmek durumunda kalacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2005 yılındaki seçim sonuçları ve milletvekili dağılımı şöyle gerçekleşmişti: İşçi Partisi, yüzde 36.1 ile 349 milletvekili; Muhafazakâr Parti, yüzde 33.2 ile 210 milletvekili; Liberal Demokrat Parti, yüzde 22.6 ile 62 milletvekili ve diğerleri de yüzde 8 ile 29 milletvekili.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye'deki seçim sistemiyle karşılaştırınca, ülke genelindeki oy oranını esas alan mevcut yüzde 10 barajlı sistemin mağduru durumundaki Kürtlerin bir hayli seveceği "First past the post", muhtemelen bu seçimden sonra kurulacak hükümet tarafından bölgesel oyun gücü korunmak şartıyla ülke genelindeki genel oy oranının da hesaba katılması şeklinde değiştirilecek. Ya da en azından bu seçimden sonra tarihinde olmadığı kadar güçlenecek Liberal Demokratlar "tuhaf ve adaletsiz" olarak tanımladıkları bu sistemi büyük bir azimle değiştirmeye çalışacaklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;GÖÇ VE AB 'SORUNLARI'&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngiltere'nin 2010 genel seçimine giden süreç 2008'in ortasından başlayarak bugüne uzanan küresel ekonomik krizin Avrupa'nın en güçlü ülkelerinden birinin iç gündemini nasıl değiştirdiğini ve ne yöne sürüklediğini anlamak için de çok önemli verilerle dolu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu anda ülkede göçe, göçmen toplumların varlığına karşı en açık fikirli parti olan İşçi Partisi'nden buna temelden karşı olan ırkçı British National Party'ye (BNP) kadar tüm partiler ülkeye yabancı gelişini asgariye indirmekte hemfikir, yalnızca yöntemleri üzerinden ayrışacak noktada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhtemelen hiçbir şey halen sürmekte olan bu seçim kampanyası kadar İngiltere'nin göçten ne derece "bıkmış" duruma geldiğini bu kadar açık şekilde gösteremezdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seçimin tüm çehresini değiştiren liderlerin televizyon tartışmalarının üç seansında da öne çıkan, Başbakan Gordon Brown'a yaşlı bir oy vereni olan Gillian Duffy'ye karşı sarf ettiği ve tarihi bir yenilgiye mal olması muhtemel "bağnaz" gafını yaptıran da esas olarak göç ve göçmenler sorunu oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Brown, geçen ay rakiplerinin en çok eleştirilerine maruz kaldığı bu konuda özel bir basın toplantısı gerçekleştirmek zorunda kaldı ve daha sonra tüm seçim kampanyasında da vurgulayacağı üzere, Avrupa Birliği üyesi olmayan ülkelerden gelen insanları "kalifiye olmamaları durumunda" kesinlikle geri gönderecekleri sözü verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat zaten AB üyesi olmayan ülkelerden gelen göçmenlere karşı çok katı kuralları olan ve girmesi bir hayli zor bir ülke olan İngiltere'de aslında bu göçmen meselesinin kaynağında AB'nin üyeler arası serbest dolaşım ve çalışma hakkı yatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir süre önce fikrini sorduğum bir İngiliz mimar, vurgulu bir şekilde "ırkçı" olmadığını söylerken "kapımı bir Fransız veya İspanyol'un çalmasından hiç rahatsız olmuyorum ama aynı şeyi doğu Avrupalılar için söylemem güç" diyor, bu hissinin sebebi olarak da "artık çok fazla sayıda" olmalarını gösteriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzer şekilde sokaktaki insanların televizyon programları aracılığıyla şikâyet ettiği konu da aslında 2004'teki büyük genişlemeyle birliğe katılan gelişmekte olan yeni üye ülkelerden gelen "orantısız" göç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Esas olarak ekonomik krizin tetiklediği bu ve benzeri tartışmalarla şekillenen bir kampanyanın ardından 13 yıllık İşçi Partisi iktidarını yıkması, 65 yıl sonra ilk kez bir koalisyon seçeneği yaratması ve ülkenin iki partili yapısını değiştirmekle sonuçlanması muhtemel bu seçimlerin İngiltere için bundan birkaç ay öncesine kadar bile pek kimsenin tahmin edemeyeceği büyük bir dönüşümü ifade edeceği kesin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dönüşümün Avrupa ve dünyaya yön verme kabiliyetinde olan bir ülkede gerçekleşiyor olması yaşananları hiç şüphesiz daha da ilgiyle takibe değer kılıyor. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;* Kaynak: Açık Radyo&lt;br /&gt;* Yayın tarihi: 05/05/10&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http:///"&gt;http://www.acikradyo.com.tr/default.aspx?_mv=a&amp;amp;aid=26527&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-948835917058476486?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/948835917058476486'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/948835917058476486'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2010/05/ingilterenin-yuzlesme-ve-donusum-secimi.html' title='İngiltere&apos;nin Yüzleşme ve Dönüşüm Seçimi'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TEyxE2DcmWI/AAAAAAAAAIE/M9fG1PU0tsM/s72-c/32.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-2776923579638645949</id><published>2010-04-20T16:45:00.000-07:00</published><updated>2010-12-23T14:59:58.213-08:00</updated><title type='text'>Nick Clegg, İngiltere'nin Obama'sı?</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TGXZq_YV5GI/AAAAAAAAATQ/jfi3_FuAMzc/s1600/Nick+Clegg.jpg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5505045452121564258" src="http://4.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TGXZq_YV5GI/AAAAAAAAATQ/jfi3_FuAMzc/s200/Nick+Clegg.jpg" style="cursor: pointer; float: left; height: 200px; margin: 0pt 10px 10px 0pt; width: 139px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hamza Aktan&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İngiltere siyaset dünyası, televizyonun nelere kadir olabileceğinin bir başka örneğini yaşıyor bu günlerde. Ülkede son bir yıldır siyaset sahnesinde çok büyük yankılar uyandıran iki televizyon programı gerçekleştirildi. İki programda da bir partinin lideri öne çıktı ve iki programdan sonra da bu liderlerin siyasi hayatlarının ciddi biçimde lehlerine değişeceği yorumları yapıldı. Bunlardan ilki, ırkçı British National Party (İngiliz Ulusal Partisi -  BNP) lideri Nick Griffin’in BBC’nin meşhur Question Time programına  konuk edilmesiydi. Geçen Ekim ayında gerçekleşen ve bir hayli tartışmalı  ve olaylı geçen bu programla Griffin, ilk kez bir televizyon  programında ağırlanıyor ve ilk kez “normal” bir siyasetçi gibi soruları  yanıtlıyordu. &lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok sayıda insan hakları örgütü, göçmen kuruluş ve analist, BBC’nin böylelikle Griffin’e büyük bir meşruiyet tanıdığını, bu programdan sonra partiye olan desteğin daha da artacağı yönündeki kaygılarını anlatıyordu. Nitekim Griffin de her ne kadar kendisi için “linç kampanyası uygulanıyor” dese de, programın partisi için “büyük bir ânı” ifade ettiğini vurguluyordu. BNP yetkilileri de programın önümüzdeki seçimlerde etkisini bariz biçimde göstereceği yorumlarını yapıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;LİBERAL DEMOKRATLARIN TV ZAFERİ&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Şimdiki TV programının kahramanı ise, bir başka partiden, Liberal Demokratlar’ın birkaç gün öncesine kadar bile pek sesi soluğu hissedilmeyen başkanı Nick Clegg. Kötü şana sahip adaşının tersine saygın bir siyasetçi olan Clegg, bu defa bir televizyon programı sayesinde sadece kendisinin değil tüm seçimin kaderini değiştirebilecek bir imkânı yakaladı. Bu imkân, Perşembe akşamı İngiltere tarihinde ilk kez gerçekleştirilen liderlerin canlı yayında tartıştığı programla geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülke siyasetinin iki ana unsuru olan İşçi Partisi ve Muhafazakâr Parti’nin liderlerinin yanında Liberal Demokrat Parti’nin lideri Clegg “küçük kardeş” hesabından katıldığı canlı yayından üç hafta sonra 6 Mayıs’ta yapılacak genel seçimlerde “ağabeylik” hesapları yapacak bir rakip olarak çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç partinin lideri önceki akşam, aynı şeyi yarım yüzyıl önce yapmaya başlamış Amerikalıların dalga geçtikleri bir “ilki” gerçekleştirerek ITV’de düzenlenen programa katıldı ve sırayla politikalarını anlatıp rakiplerini eleştirdi. Esas beklenti, çekişmenin Başbakan Gordon Brown ile şu anda anketlerde önde görünen Muhafazakâr Parti lideri David Cameron arasında geçeceği yönündeydi. Ancak, Nick Clegg, 10 milyon kişinin izlediği programda rakiplerini de şaşırtacak bir performans sergiledi ve 90 dakika içinde partisine neredeyse yüz yıldır ulaşılmamış bir destek kazandırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Programda sadece hükümeti değil, Muhafazakâr Parti’nin siyasetini de eleştiren, iki parti ve liderini “birbirinin aynı eski tür siyasetler” olarak yargılayan Clegg, kendine güvenen tavrı, konulara olan hâkimiyeti ve güçlü performansı ile birden milyonlarca İngiliz’in sempatisini kazandı, gazetelerin manşetlerini süsleyen isim oldu. Clegg’in “bu ikisi arasında tercih yapmak zorunda değilsiniz, bir başka tercih var” merkezli konuşmasıyla yarattığı dalga, kısa sürede “Barack Obama” ismini de kampanyanın içine çekti. Şimdi başta Liberal Demokratlar olmak üzere çoğu kişi Clegg için “İngiltere’nin Obama’sı” sıfatını uygun görüyor. Muhtemelen kendisi de oluşan bu durumdan şaşkın olan Clegg de “Heyecan verici gelişmeler oluyor. Sanıyorum giderek artan sayıda insan, bu ülkede farklı bir şeylerin olabileceğine inanmaya başladı” diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;YARIŞ HÂLÂ İKİ ATLI MI?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Programdan tartışmanın “resmi” galibi olarak çıkan Clegg, eğer şu anki anketler değişmezse, yüzde 20’lerde seyreden oyunu yüzde 30’a kadar çıkarmış olacak. Şimdiye kadar olası bir koalisyon hükümetinin küçük ortağı olarak hesap edilen Liberal Demokratlar’a artık neredeyse koalisyonun esas ortağı olarak bakanlar, partinin liderine de başbakanlığı uygun görenler var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir anda ülkeyi saran ve genel seçmen eğilimini değiştiren yeni Liberal Demokrat rüzgârdan, seçimin galibi olması beklenen Muhafazakâr Parti de, şu anda iktidard olan İşçi Partisi de hiç memnun değil. Ancak bu rüzgârdan esas yarayı alacak olanın Muhafazakârlar olacağını söylemek mümkün. Muhafazakârlar şimdiye kadar neredeyse adını anmadıkları Liberal Demokratları, başkanları Cameron’un programın ardından “bu hâlâ iki atlı bir yarış” demesine rağmen mecburen rakip listelerine ekledi ve partinin politikalarını eleştirmeye başladı. İşçi Partisi ise her ne kadar “bizim politikalarımız zaten benzer” dese de son zamanlarda zor da olsa geri kazandığı desteği Liberallere kaptırmanın kaygısını yaşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi üç parti liderinin önünde iki tane daha canlı yayın programı var. Şimdi herkes birer hafta aralıkla SKY TV ve BBC’de gerçekleştirilecek programlarda üçüncü süvari Clegg’in performansını sürdürüp sürdüremeyeceğini, bu popülerliğin Andy Warhol’un söylediği gibi bir “15 dakikalık” olup olmayacağını merak ediyor. Eğer İngiltere’de şu anda yaşanan dalga, bu iki canlı yayının ardından da devam eder ve seçim sandıklarına yansırsa, o zaman İşçi Partisi ile Muhafazakâr Parti liderlerinin tarihlerinde bir ilki gerçekleştirip bu programlara çıkmış olmaktan büyük bir pişmanlık duyacakları kesin.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-2776923579638645949?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/2776923579638645949'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/2776923579638645949'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2010/04/nick-clegg-ingilterenin-obamas.html' title='Nick Clegg, İngiltere&apos;nin Obama&apos;sı?'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TGXZq_YV5GI/AAAAAAAAATQ/jfi3_FuAMzc/s72-c/Nick+Clegg.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-897019413521963535</id><published>2010-04-13T12:29:00.000-07:00</published><updated>2010-12-23T15:00:26.215-08:00</updated><title type='text'>Hükümet, 2002 ruhuna geri dönmeli</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TEyeJY5hLDI/AAAAAAAAAEE/kKCGdNZxt6k/s1600/4.Jpeg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497943129252244530" src="http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TEyeJY5hLDI/AAAAAAAAAEE/kKCGdNZxt6k/s200/4.Jpeg" style="cursor: pointer; float: left; height: 200px; margin: 0pt 10px 10px 0pt; width: 195px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hamza Aktan&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her yıl ‘uluslararası ilişkilerin gelişmesine en önemli katkıyı yapan devlet adamına’ verdiği ödülü bu yıl Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e veren İngiltere’nin en önemli düşünce kuruluşlarından biri olan Chatham House’un Türkiye masası şefi Fadi Hakura, hükümete yönelik demokratikleşme ve toplumsal konsensüs yönündeki çekinceler konusunda böyle diyor: “Şu anda da geriye dönüp, başlangıçtaki aktifliğini yeniden benimser ve  milliyetçi muhalefetten o kadar çekinmezse aynı çizgiyi tutturabilir.”  Hakura, Londra’da sorularımızı yanıtladı. &lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;- Gül ile Erdoğan’ın uzun süreli bir arkadaşlıkları var. Chatham House ödülü için ikisi arasında bir tercih yapmak durumunda olsaydınız hangisini seçerdiniz?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Bizim açımızdan böyle bir kıyas geçerli değil. Unutmamamız gereken bir şey var; Gül, Erdoğan, ayrıca Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun dâhil olduğu bir ortaklık söz konusu. Gül’e verilen ödül, kendisinin cumhurbaşkanı olarak ülkeyi uluslararası alanda temsil etmesi ve makamından gelen kapasitesinden kaynaklanıyor.&lt;br /&gt;- İki siyasetçi arasındaki en temel farklılığı ne olarak görüyorsunuz?&lt;br /&gt;Erdoğan ve Gül her ne kadar uzun süreli bir politik ortaklık içindelerse de farklı geçmişlere sahipler. Esas olarak bir geçmiş ve stil farkı var ki, bu da normal. Gül, ekonomi okumuş, İngiltere’de eğitim görmüş, İngilizce bilen, yurtdışında ekonomi alanında çalışmış bir siyasetçi. Dolayısıyla ekonomik küreselleşmenin, farklı politik ilişkilerin ve uluslar arası ağın önemini çok erkenden fark etti. Erdoğan ise daha çok aşağıdan yukarıya çıkmış, Kasımpaşa’da, İstanbul’da büyümüş bir siyasetçi. Onun da yerel insanlarla diyalog kurmada, onların ne istediğini anlamaya dönük yönü var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;YENİ OSMANLICILIK DOĞRU BİR TABİR DEĞİL&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;- Batıda da ama özellikle Arap dünyasında Türkiye’nin son dönem dış politikası ‘Yeni Osmanlıcılık’ olarak görülüyor. Sizce gerçekte yaşanan bu mu?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Ben bu tabire katılmıyorum. Çünkü Osmanlıcılık; Osmanlı İmparatorluğu zamanında dizayn edilmişti. Osmanlı ve diğer imparatorluklar o zaman Orta Doğu’da kilit güçlerdi. Şimdiyse böyle bir gerçeklik yok. Türkiye’nin yaptığı yeni Osmanlıcılıktan çok, tarihi, ekonomik, politik ve kültürel bağlardan dolayı doğal bölgesindeki bir yeniden entegrasyon çabası. Buna da ‘yeni Osmanlıcılık’ değil iyi komşuluk politikası denir ki, bu da normal.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;- Türkiye ve İsrail gibi normalde müttefik iki ülke arasındaki yüksek tansiyonu neye bağlamak gerek?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Şu anda benzer yüksek tansiyon ve anlaşmazlıklara Amerika ile İsrail, hatta Avrupa ile İsrail arasında da tanıklık ediyoruz. Türkiye-İsrail ilişkilerine bakıldığında aslında Türkiye’nin son elli yıldır iyi ilişkiden çok da hoşlandığını söylemek yanlış olur. Gerçekte, iki ülke ilişkilerinin Ortadoğu’daki duruma göre şekillendiğini görürüz. Örneğin 1967 Savaşı’nda Türkiye-İsrail ilişkileri azaldı. Aynı şey 1973 savaşında da oldu. 1980 darbesinden sonra da Kenan Evren, İsrail’le olan büyükelçilik ilişkilerini aşağıya çekti. İlişkilerin gerçekten iyi olduğu tek dönem 90’lı yıllar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;- Bu yıllarda niye iyi?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Çünkü bir barış süreci yaşanıyordu. 1993’teki Oslo Barış Görüşmeleri İsrail ve Filistin, daha sonra İsrail ile Suriye arasında kuruldu. Bölgede daha fazla iyimserliğin olduğu bir dönemdi. Şimdi ise tansiyon gene yüksek ve bu da ilişkilerin bozulmasının nedenini açıklıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;- Türkiye’nin İsrail’le olan anlaşmazlığına Avrupalıların bakışı nasıl?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Avrupa’da bu yönde bazı kaygılar var. Avrupa’nın kullanılan dilin tonunun düşürülmesi ve İran bağlamında yeni bir retoriğin kullanılması arzusu olduğunu söylemek mümkün. Türkiye’nin orta yolu bulmaya çalışması gerekiyor. Fakat genel olarak bu yönde özellikle İsrail’in ABD ile yaşadığı anlaşmazlık sonrası, Avrupa’da Türkiye’ye yönelik büyük bir kaygının olduğunu sanmıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;- Nedir sizce Türkiye’nin en önemli iç problemleri?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;İlkinin ekonomi olduğunu düşünüyorum. 2001 ekonomik krizinden sonra çok büyük sosyal, ekonomik ve eğitimsel reformlar vardı. Fakat reform sürecinde bir yavaşlama yaşanıyor. Oysa Türkiye’nin daha hızlı, daha derinlikli ilerlemesi gerekiyor. Bu, anahtar faktördür bence. Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu şey, daha fazla demokrasi, daha fazla insan hakları, daha çok ekonomik reform, eğitimde ezberciliği kaldıran düzenlemeler, yabancı dil eğitimini öne çıkarmak... Türkiye’nin artık daha büyük bir aktör olduğu bir gerçek, bunu ABD, Avrupa, Rusya, hatta Afrika dahi kavramış durumda. Dolayısıyla Türkiye’nin de gerçekten bu küresel duruma entegre olabilmesi için içeriden değişmesi gerekiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;AKP İLK DÖNEMİNE BAKMALI&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;- Türkiye bunu başaracak gibi görünüyor mu?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Türkiye’de çok kritik bir değişim yaşanıyor. Türkiye’de devletin yönlendirdiği toplumsal durum geleneksel olarak vardı, fakat şu anda yaşanan toplumun yön verdiği bir devlete doğru gidiş. Şu anda Türkiyeli toplumun devletin önüne geçmeye başladığını düşünüyorum. Toplum daha fazla seçeneğin olduğu, daha esnek ve liberal bir devlet istiyor. Aynı toplum daha fazla ideolojilere bağlı bir siyaset istemiyor. Daha çok Avrupai bir siyaset istiyor. Sağlık hizmetleri, eğitim politikası, sosyal güvenlik, iş, iletişime dönük konular tartışan politikacılar istiyorlar, dini veya ideolojik meseleleri tartışanları değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;- Son bir yıldır gündemde olan açılımlara dair genel bakışınız ne?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;AKP iktidarının ilk dönem yüzü reformları gerçekleştirmek konusunda çok ileriye dönüktü ve geniş konsensüsten de mutluydu. Örneğin bu hükümet 2002-2004 arasında dokuz Anayasa paketini CHP’nin ve dönemin cumhurbaşkanı Sezer’in desteğiyle geçirdi. Bu, takip etmek için harika bir modeldi ve hükümet de o dönemde çok iyi bir başarı yakaladı. Şu anda da geriye dönüp, başlangıçtaki aktifliğini yeniden benimser ve milliyetçi muhalefetten o kadar çekinmezse aynı çizgiyi tutturabilir. AKP’ye 2007’de yüzde 47’yi kazandıran milliyetçi politikaları izlemesi değil, reformları, Avrupa Birliği yanlısı siyaseti, ekonomik istikrarı izleyen siyasetiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;- AKP gene farklı toplumsal kesimleri bir araya getirip, bahsettiğiniz ilk dönemine dönebilir mi?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Evet, önceden yaptığı gibi şimdi de yapabilir. AKP bunu yaptı fakat şartlar değişti, iç durum değişti, halk arasında değil ama partiler arasında daha fazla kutuplaşmalar yaşanıyor şu anda. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;REFORMDA GECİKME MUHALEFETİ GÜÇLENDİRİYOR&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;- Hükümetin başlattığı açılımlarda istikrarlı bir çizgi izlemediğini görüyoruz. Bu da açılımlara yönelik bir kuşku yaratıyor. Sizin görüşünüz ne?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Hükümet 2002’de ne yapmak istediğinde çok netti ve bunu netçe açıklıyordu. Son dönem açılımlarında ise bir zamansal gecikme yaşanıyor ve eğer siz bu gecikmeleri yaratırsanız karşıtlıkların ve şüphelerin de büyümesine izin vermiş olursunuz. Eğer şu anda olandan daha fazla bir aktiflik olsaydı karşıtlıklar azalır, hükümet de en azından sürecin başını çekebilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;- Özellikle Kürt belediye başkanlarına yönelik tutuklamalar, gösterilere katıldığı için çocuklara uzun hapis cezaları gibi uygulamalar, AKP’nin Kürt meselesindeki genel siyasetine dair kaygıları iyice artırıyor. Siz nasıl yorumluyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Türkiye kesinlikle daha fazla demokrasiye, insan haklarına ve sadece değişiklik yapılmış değil yeni, özgürlükçü ve sivil bir anayasaya ihtiyaç duyuyor. Fakat Türkiye’ye dair bana ihtiyatlı iyimserlik veren şey birer birer özneler değil, genel olarak yaşanan sürecin kendisi. Önemli olan, daha uzun süreli bir reform süreci için halk arasında da genişleyen bir kabul edilebilirlik durumunun olması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;- PKK’nin yasal zemine çekilmesinin en iyi yolu olarak neyi görüyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Anahtar mesele yine reformlar. Şu anda bu konuda iki önemli yön var, biri batılı demokrasileri model alan sivil demokratik anayasa, Türkiye’nin de imzacısı olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin prensiplerini daha fazla uygulamak ve ikincisi, Irak’ta Kürt liderliğiyle olan ilişkisini sürdürmesi. Eğer bu ikisi birlikte ilerlerse ben genel atmosferin değişeceğini ve Türkiye’nin içindeki ve dışındaki milliyetçi elementlerin azalacağını düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;- Başbakan Erdoğan’ın Ermeni göçmenlere yönelik sınır dışı tehdidini ilk duyduğunuzda tepkiniz ne oldu?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;O duygusal bir reaksiyondu. Doğal olarak global bir medyadan bahsediyoruz ve bunun da dikkate alınması gerekiyor. Gelecek için de bu tür duygusal tepkilerden kaçınılması gerekiyor bence.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;TOPLUM ASKERİ VESAYET İSTEMİYOR&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;- Türkiye’de askeri vesayetin zayıflayabileceğine veya tamamen kaldırılabileceğine inanıyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Türkiye’de ordunun toplumun üzerindeki etkisinde önemli bir düşüş yaşanıyor. Türkiye toplumu daha yatay, çeşitliliği bol bir toplum oluyor ve askerin daha fazla politikaya karışmasını da istemiyor. Toplum, hesap sorulabilir politikacı istiyor. Bu da gerçekten izlenmesi gereken yol. Benzer ülkelerde de, mesela Hindistan’da, daha çeşitliliğin olduğu bir toplum, siyaset, eğitim, ekonomi ve kültür görüyorsunuz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;- AKP’nin daha fazla iktidarda olmadığı bir dönemde nelerin değişeceğini düşünüyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Genel olarak kişilere, öznelere değil süreçlere konsantre olmamız gerekiyor. O da Türkiye hangi yönlere ilerliyor; toplum daha fazla demokrasi talep ediyor, din ve seküler konsept arasında daha fazla uyum görüyoruz. Din üzerinden kutuplaşmanın azaldığını, liberal sekülerlikle, liberal dinle daha rahat hisseden bir jenerasyon görüyoruz Türkiye’de. Bu, Türkiye’nin gittiği yol bence. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;AB ÖNCÜ DEĞİL KOLAYLAŞTIRICI&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;- AB’nin bu süreçte Türkiye’nin demokratikleşme problemlerini çözmede yardımcı olduğunu düşünüyor musunuz? Yoksa bu yönde çekinceleri mi var?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Şu anda Türkiye’de yaşanan daha çok bir ‘ev içi’ büyüme. Bu, AB’nin etkisinin azaldığı ve daha çok Türkiye’nin rol aldığı bir iç süreç. AB başlangıçta daha öncü bir durumdayken şu anda giriş sürecinin yavaşlamasıyla daha çok kolaylaştırıcı rol görüyor. Fakat aynı zamanda AB kendi iç problemleriyle mücadele ediyor, Yunanistan’ın ekonomisi ve avro’nun geleceği gibi. AB’nin hangi yöne doğru ilerleyeceğine dair çok farklı görüşler var, daha fazla bütünleşme yönünde mi yoksa dışarıya bakma yönünde mi...&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;* Kaynak: Radikal Gazetesi &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; * Yayın tarihi:&lt;/span&gt; 13/04/2010&lt;a href="http:///"&gt;&lt;br /&gt;http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&amp;amp;ArticleID=991149&amp;amp;Date=12.07.2010&amp;amp;CategoryID=99&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-897019413521963535?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/897019413521963535'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/897019413521963535'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2010/07/hukumet-2002-ruhuna-geri-donmeli.html' title='Hükümet, 2002 ruhuna geri dönmeli'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TEyeJY5hLDI/AAAAAAAAAEE/kKCGdNZxt6k/s72-c/4.Jpeg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-3180838813163709560</id><published>2010-03-31T12:33:00.000-07:00</published><updated>2010-12-23T15:05:04.936-08:00</updated><title type='text'>Saatçiler İngiltere'yi bir daha değiştirebilecek mi?</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TEyeiijPOCI/AAAAAAAAAEU/9pbc6XalweI/s1600/6.Jpeg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497943561339877410" src="http://4.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TEyeiijPOCI/AAAAAAAAAEU/9pbc6XalweI/s200/6.Jpeg" style="cursor: pointer; float: left; height: 138px; margin: 0pt 10px 10px 0pt; width: 200px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TEyeiHGfpUI/AAAAAAAAAEM/7eSf_ip3U-Q/s1600/5.Jpeg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497943553971561794" src="http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TEyeiHGfpUI/AAAAAAAAAEM/7eSf_ip3U-Q/s200/5.Jpeg" style="cursor: pointer; float: left; height: 95px; margin: 0pt 10px 10px 0pt; width: 200px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hamza Aktan&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngiltere, son 30 yıldır seçimlerinde iki büyük parti İşçi Partisi ile Muhafazakâr Parti kadar bir başka aktörü, bir reklâm ajansını konuşuyor. &lt;br /&gt;Bu, sadece İngiltere’nin değil yakın dünya tarihinin de önemli bir  figürü haline gelecek Margaret Thatcher’ı siyaset sahnesine bir başbakan  olarak taşımada kilit rol oynamış, daha sonra Thatcher’ın halefi John  Major’a da aynı koltuğu kazandırmada etkili olmuş bir şirket: İsmi  Türkçe’den gelme, Saatchi&amp;amp;Saatchi firması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;1979’da, İşçi Partisi iktidarını devirmeye çalışan Muhafazakâr Parti’ye en çok bu reklâm firmasının uzun bir işsiz kuyruğunun üzerinde yazan “İşçiler/İşçi Partisi çalışmıyor” (Labour isn’t working) sloganı yardım etmişti.Aynı şirketin 1992’de John Major için hazırladığı bir bombanın üzerine yazılı “İşçi Partisi vergilerinin bomba etkisi” sloganının Major’ın koltuğunu korumasına yardımcı olduğu da artık bir tarihi veri. Şimdi aynı şirketin bir devamı olan M&amp;amp;C Saatchi (ismini sahipleri Maurice ile Charles kardeşlerden alıyor), İngiltere’de yeniden sahnede ve yine 13 yıllık İşçi Partisi iktidarını devirecek en önemli aktörlerden biri haline gelmesi söz konusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İLK KAMPANYA TUTMAYINCA…&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Bu şirketi uzun bir aradan sonra yeniden İngiltere tarihinde etkili kılması muhtemel gelişmeler Muhafazakâr Parti’nin Sonbahar aylarından bu yana yürüttüğü seçim kampanyasının tutmamasıyla başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Parti, uzun bir süredir Fransa merkezli Euro RSCG firmasıyla çalışıyordu. Ancak bu firmanın partinin başkanı David Cameron’ı öne çıkararak ürettiği bir hayli naif sloganlar uzun bir süredir internet sitelerinde espri malzemesi yapılıyordu. Aynı kampanya, Muhafazakârların seçimlerde açık ara önde gitmesine rağmen gerilemesinin sebebi olarak bile gösterilmeye ve İngiliz gazetelerinde eski meşhur slogana gönderme yapan “Kampanya çalışmıyor” başlıklı haberler çıkmaya başlayınca, parti tarihi müttefiki Saatchi’yi tekrar göreve çağırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;BORCUMUZU İKİYE KATLADIM, OYLAR BANA&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Günlerdir Saatchi’nin bu defa hangi fikirle geleceği merak ediliyordu ki, Muhafazakârlar bu hafta sonu, yeni sloganlarını açıkladı. Yeni kampanyada bu defa merkezde rakip parti lideri başbakan Gordon Brown ve ona atfedilmiş sözler var. Hazırlanan billboardlarda Brown’a koca puntolu harflerle “Ulusal borcu ikiye katladım, bana oy ver”, “Fakir ve zengin arasındaki mesafeyi artırdım, bana oy ver”, “80 bin suçluyu erken salıverdim, bana oy ver” gibi istihzası bol sözler ettiriliyor ve altında küçük harflerle “Ya da değişim için oy kullan, Muhafazakârları seç” deniliyor. Muhafazakâr Parti bu sloganları o kadar beğendi ki, açıkladıklarının ertesi günü seçim araçlarının üzerindeki billboardlarla Londra turu yaptılar. Şimdi aynı billboard ve posterler ülkenin her tarafına asılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tutması yüksek ihtimalli görünen bu sloganlar, Muhafazakârların İşçi Partisi’yle olan farkını yeniden açar ve bu süreç bir buçuk ay sonra 13 yıllık iktidarın değişmesiyle sonuçlanırsa, Muhafazakâr Parti kadar M&amp;amp;C Saatchi firması da yeniden tarihi bir zafer kazanmış olacak. Seçim kampanyasına henüz ciddi bir şekilde başlamamış İşçi Partisi’nin ise yeni bir “Saatchi mağduriyetini” nasıl bir espriyle engellemeye çalışacağına dairse henüz bir işaret yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;* Kaynak: Radikal Gazetesi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;* Yayın tarihi:&lt;/span&gt; 31/03/2010.&lt;br /&gt;&lt;a href="http:///"&gt;http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&amp;amp;ArticleID=988814&amp;amp;Date=12.07.2010&amp;amp;CategoryID=81&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-3180838813163709560?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/3180838813163709560'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/3180838813163709560'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2010/07/saatciler-ingiltereyi-bir-daha.html' title='Saatçiler İngiltere&apos;yi bir daha değiştirebilecek mi?'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TEyeiijPOCI/AAAAAAAAAEU/9pbc6XalweI/s72-c/6.Jpeg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-8661266625176543074</id><published>2010-03-24T12:39:00.001-07:00</published><updated>2010-12-23T15:04:14.757-08:00</updated><title type='text'>İngiltere'den seçimlik manzaralar</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TEyewoqYmgI/AAAAAAAAAEc/zjnPeClWZr0/s1600/7.Jpeg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497943803498633730" src="http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TEyewoqYmgI/AAAAAAAAAEc/zjnPeClWZr0/s200/7.Jpeg" style="cursor: pointer; float: left; height: 200px; margin: 0pt 10px 10px 0pt; width: 177px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hamza Aktan&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu’yu, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu imzalı bir içeceği açık artırmayla partililere satmaya çalışırken hayal edebilir miyiz bir an için? Ya da başbakan Erdoğan imzalı bir Necip Fazıl kitabını olabildiğince pahalıya satmaya çabalarken? Bana, Türkiye’nin siyaset-siyasetçi ve iktidar kültürü ama aynı zamanda espri anlayışı bakımından bir hayli zor geliyor bu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Geçen hafta Londra’da bir İşçi Partisi’ne (Labour Party) destek gecesinde Yüksek Eğitim’den Sorumlu Bakan David Lammy, az önce adaşı Dışişleri Bakanı Miliband’ın imzaladığı şarabı önce 20 Pound’tan açık artırmaya sundu, sonra biraz da acemi bir pazarlamacı ruh haliyle rakam 150 Pound’a vardığında pes edip ‘saaattım’ dedi. Miliband’ın şarabını Tony Blair’in partiye veda konuşmasının imzalı son nüshası, Gordon Brown imzalı parti programı izledi. Bakan Lammy, masada satacak eşya tükendiğinde mikrofonu bir başka partiliye para toplaması için devredip yerine geçti... Bunun bir benzerini, muhalifleri Muhafazakâr Parti’de (Conservative Party), eski başbakanlardan John Major’ı Margaret Thatcher’a seçim kazandırdığı söylenen meşhur “Labour isn’t working” (İşçi Partisi-İşçiler çalışmıyor) yazılı afişin orijinallerinden birini satmaya çalışırken görmüştüm. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;2010’Lİ YILLARIN SEÇİMİ&lt;br /&gt;&lt;/span&gt; Seçim sath-ı mailine girmiş İngiltere, yakın tarihinin en kritik oylamalarından birine doğru hemen her gün bir başka adayı desteklemek için düzenlenen bu tür etkinliklerle gidiyor. Seçime sadece milletvekili adayları değil, eski başbakanlar, bakanlar, lordlar ve yerel siyasetçiler, hep beraber hazırlanıyor. 13 yıllık İşçi Partisi hükümetinin değişmesi ya da İngiltere’de 65 yıldır görülmeyen bir koalisyon hükümetinin doğması, böylece bir yüz yıldan fazladır hükümet edememiş olan üçüncü parti konumundaki Liberal Demokrat Parti’nin de söz sahibi olacak olması uzun süredir tartışılmaya başlanan ihtimaller ülkede. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tony Blair’in 1997’deki zaferinden başlayarak 2010’a, 13 yıl gibi İşçi Partisi için rekor sayılan (bu alanda birincilik Muhafazakâr Parti’de, 1979’da Thatcher’la başlayıp 1997’de John Major’la sona eriyor) bir zaman diliminde tek başına iktidarda olan İşçi Partisi, Başbakan Gordon Brown liderliğinde bu rekorunu uzatmak istiyor. Halen aslında Thatcher’la anılan Muhazakâr Parti ise 2005’ten bu yana liderlik koltuğunda oturan ve böyle bir mevki için hayli genç sayılabilecek David Cameron’un (44) öncülüğünde ciddi bir kampanya yürütüyor. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;ANKETLERDEN RUH HALİ&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Seçim tartışmaları ve faaliyetleri geçen yılın yaz aylarından itibaren ısınmaya başladı ülkede. Partiler yavaş yavaş adaylarını açıklamaya, yardım kampan-yaları düzenlemeye girişti. Yapılan kamuoyu yoklamaları o günlerden bu yana açık bir Muhafazakâr Parti zaferini işaret ediyordu. Öyle ki, Muhazakârların düzenlediği destek yemeklerinde kampanyadan çok bir tür erken kutlama havası yaşanıyordu. Bu havanın tam tersi de İşçi Partisi toplantılarında esiyordu. İşçi Partililer, ‘kaybedilen desteği’ geri kazanmanın çabasından bahsediyor, neler yapılabileceğini biraz da umutsuzca tartışıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat bu hava, ülke ekonomisinin tekrar toparlanma sinyalleri vermesiyle bir kez daha yön değiştiriyor. Geçen sonbahar aylarında anketler iki parti arasındaki yüzdelik farkı Muhafazakârlar lehine 10-12 gibi gösterirken şimdi bu fark 3’e kadar inmiş durumda. David Miliband, bu nedenle geçen günkü bir konuşmasında “İşçi Partililer güne enerjik ve pozitif başlarken, Muhafakârlar yorgun ve kaygılı uyanıyorlar” diyordu. Bu lafları iki-üç ay öncesine kadar bile herhangi bir İşçi Partiliden duymak imkansızdı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İÇE KAPANMA ÇABASI&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Mayıs ayında yapılacak seçimler, sadece İngiltere için değil, başta Avrupa Birliği olmak üzere Türkiye ve Ortadoğu’yu da etkileyecek bir öneme sahip. Ancak seçimin içerideki etkisinin ve sonuçlarının daha derin olacağı kesin. Küresel ekonomik krizin vurduğu diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi İngiltere’de de uzun bir süredir “göçün ülkeye verdiği zararlar”, tartışmaların baş konusunu oluşturuyor. Sadece “ülkeyi İngilizleştirelim” diyen ırkçı British National Party (İngiliz Ulusal Partisi), bu diskuru kullanarak geçen yılki Avrupa Parlamentosu seçimlerinde bir ‘zafer’ elde etti, iki koltuk kazandı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhafazakâr Parti’nin de en büyük kozlarından biri “İşçi Partisi’nin ülke sınırlarını sonuna kadar açması nedeniyle” ülke ekonomisini ve toplumsal yapısını ‘zedeleyen’ göç. Muhafazakârlar, göçü ve ilticayı kesin olarak zorlayacak önlemler almayı vaat ediyor. “Sınır kontrollerindeki en büyük boşluk” olarak nitelendirdikleri öğrenci vizelerini zorlaştıracaklarını ise özellikle vurguluyorlar. (Bu vize Türkiye’den İngiltere’ye gidişin en kolay yollarından.) Yürüttüğü göç politikasıyla da olacak göçmen toplumların arkasında durduğu İşçi Partisi de bu dalgadan nasibini almış durumda, sınır kontrollerini, iltica kabullerini yeni, daha spesifik ve zorlaştıracak vaatlerde bulunuyor, sınırların yalnızca ülke ekonomisine katkıda bulunacak ‘yetenekli’ insanlara açık olacağı sözünü veriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;TÜRKİYE TARTIŞMASI&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Her ne kadar iki partide de Avrupa Birliği’ne üyelik yönünde bir ‘pro-Turkey’ tutum görünse de Muhafazakâr Parti’nin AB’ye soğuk bakacağı, nihai otoriteyi Brüksel’de değil, Londra’da tutacağına dair yaptığı vurgudan anlaşılıyor. Muhafazakâr Parti’nin Türkiye’nin üyeliğine açık destek vermesinin veya bu yolla AB’yi bir ‘Hıristiyan kulübü’ görüntüsünden uzak tutmak gerektiğini savunmasının arkasında, aslında AB’nin derinleşmesini önlemek ve AB merkezli bir siyasetin üretilmesini zorlaştırmak istediği şeklindeki yorumu da aktarmış olalım. İşçi Partililer bu yüzden Muhafazakârların bu tutumunun samimi olmadığını “bizim hükümetimiz olmasaydı Türkiye’nin üyeliğinden bahsedilemezdi” sözleriyle savunuyor.&lt;br /&gt;Seçime iki aydan az bir zaman kala Londra sokaklarında bu yönlü bir telaşeye rastlamak güç. Muhafazakârların “değişim” vaat eden tek tük bilbordları da olmasa bu ülkenin son yılların en önemli seçimine gideceğini bir yabancının çıkarsaması imkânsız gibi. Fakat hemen her akşam bir restoran veya otelde düzenlenen kampanya destek yemeklerine katılınca, harareti, esprisi, açık artırımı çok yoğun bir atmosfere dahil oluyorsunuz. Her an bir bakanı elinde bir ürünü satmaya çalışırken, ya da kura çekimlerini düzenlerken görebiliyorsunuz. Bu açık artırmalardan göçmenlere, işçilere ve AB’ye ne çıkacağı ise iki parti tercihi arasında büyük bir kararsızlık ve değişkenlik gösteren İngiliz kamuoyunun son dakika kararına bağlı. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;* Kaynak: Radikal Gazetesi&lt;br /&gt;* Yayın tarihi: 24/03/2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http:///"&gt;http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&amp;amp;ArticleID=987334&amp;amp;Date=25.07.2010&amp;amp;CategoryID=99 &lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-8661266625176543074?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/8661266625176543074'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/8661266625176543074'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2010/03/ingiltereden-secimlik-manzaralar_24.html' title='İngiltere&apos;den seçimlik manzaralar'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TEyewoqYmgI/AAAAAAAAAEc/zjnPeClWZr0/s72-c/7.Jpeg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-5550167763421271865</id><published>2009-05-31T08:36:00.000-07:00</published><updated>2012-01-07T17:44:19.100-08:00</updated><title type='text'>Jonathan White ile söyleşi: Küresel Krizin İlk Büyük Seçimi</title><content type='html'>&lt;div dir="ltr" style="text-align: left;" trbidi="on"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TGa418w24gI/AAAAAAAAAUQ/9DNlSaYXugs/s1600/Jonathan+White.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5505290831490638338" src="http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TGa418w24gI/AAAAAAAAAUQ/9DNlSaYXugs/s200/Jonathan+White.jpg" style="cursor: hand; cursor: pointer; float: left; height: 200px; margin: 0 10px 10px 0; width: 190px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hamza Aktan&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Her yapıldığı dönemde Avrupa Birliği’ne bir şekilde yön veren Avrupa Parlamentosu seçimlerine sayılı günler kala, seçimlerin nasıl olacağı ve mevcut siyasi dengeleri ne yöne çevireceği en fazla merak edilen konular. AP seçimleri bir yandan AP’yi belirleyecek ancak İngiltere’nin de iç siyasetine dair önemli sonuçlar ortaya çıkaracak. London School of Economics’e bağlı Avrupa Enstitüsü’nün genç akademisyenlerinden Dr. Jonathan White’a göre bu seçimler, Avrupalılar için küresel ekonomik krize tepkilerini dışa vurmalarının ilk fırsatı olacak... Avrupa demokrasisi ve entegrasyonu üzerine çalışan White Avrupa Parlamentosu seçimlerine dair sorularımızı yanıtladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;SONUÇLAR EKONOMİYE YÖN VEREBİLİR&lt;br /&gt;- Son zamanlardaki hem küresel hem de Avrupa çapında yaşanan ekonomik ve siyasi gelişmeler çerçevesinde önümüzdeki Avrupa Parlamentosu seçimlerinin ne gibi bir önemi var? &lt;br /&gt;&lt;/span&gt; İngiltere de dahil olmak üzere bir sürü Avrupa ülkesinde bu seçimler son 18 ayın ekonomik krizine dair seçmenin ilk tepkisini gösterme fırsatı olacak. Bu çerçevede, krize yol açan politikalar – genel anlamıyla ekonomik liberalizm yanlısı olanlar şu anki haliyle mi devam etmeli, düzeltmeler mi yapılmalı yoksa çok daha müdahaleci politikalar mı benimsenmeli gibi konularda fikir belirtme fırsatı sunacak bu seçimler. Bunun yanı sıra, mevsim değişikliği ve göç politikaları konusunda da fikir belirtme şansı sunacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AB aslında çelişkili bir olgu – bir takım sol eğilimler tarafından ekonomik deregülasyon (piyasanın serbestleştirilmesi) aracı olmakla, sağdaki bir kısım gruplar tarafından ise hantal kurallar ve verimsizlikler kaynağı olmakla eleştiriliyor. Bu seçimler bu mantık yürütmelerden birinin önümüzdeki yıllarda diğerine baskın olup olmayacağını belirlemede de etkili olacak. Ancak bu etki umulabileceğinden daha az olacak, zira oy vereceğimiz AB Parlamenterlerinin AB karar süreçlerindeki etkisi hala kısıtlı. Avrupa düzeyindeki siyasi kampanyalar da günün sorunlarına cevap verebilecek politikalardan ziyade yerel sorunlara odaklanma eğiliminde devam ediyor. Örneğin, İngiltere’de mevcut İşçi Partisi hükümetine dair memnuniyet düzeyi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;SEÇİM SONUCUNUN TAHMİNİ GÜÇ&lt;br /&gt;- AB vatandaşlarının tercihleri ne yönde olur?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Siyaseten çok çabuk alevlenebilecek bir zamandayız, dolayısıyla geçmiş seçimler bu seçimleri tahmin etmede çok yön gösteremeyebilir. Öte yandan, Avrupa seçimlerine katılım genellikle oldukça düşük oluyor – örneğin 2004'te Avrupa ortalaması yüzde 48'di. Böyle durumlarda tahminler iyice zorlaşıyor, çünkü sonuç küçük sayıdaki kararsız seçmenlerden daha da etkileniyor ve seçmenler genel olarak daha az partizan davranabiliyor. Ayrıca, oy kullanmayanları nasıl okumamız lazım: basitçe ilgisizler mi yoksa bir protesto içindeler mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;London School of Economics’ten Prof. Simon Hix ve Trinity College Dublin’den Michael Marsh tarafından yapılan bir akademik çalışmaya göre yeni Avrupa Parlamentosu'nun oluşumu mevcut parlamentoyla genel olarak benzeşecek, bir önemli fark hariç. Bu da İngiliz muhafazakârları da içeren Avrupalı Muhafazakârlar adlı grubun oluşumu. Eğer bu tahmin doğruysa, önemli bir siyasi ve ekonomik dalgalanma dönemi süresince oy verme tercihleri büyük ölçüde sabit kalmış olacak. Verilmesi gereken önemli siyasa kararları olduğu ve krizlerin ulusal seçimlerde genellikle hükümet değişikliği ile sonuçlandığı düşünüldüğünde bu durum şaşırtıcı gelebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak AB siyaseti nevi şahsına münhasır: Tespit edilebilecek çok az bir iktidar ve muhalefet söz konusu ve anaakım siyasi partilerin çoğu AB politika yapım süreci konusunda açık bir tartışmaya girmemeyi tercih ediyorlar – bunun nedeninin bir kısmı hedeflerini Avrupa seviyesinde takip edip etmeme konusunda bölünmüş durumda olmaları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AB konusunda pozisyonlarını açıkça belirtmek isteyen partilerin çoğu ise basit bir mesajı olanlar, örneğin karar verme süreçlerinin Brüksel'den ulusal başkentlere geri taşınmasını savunanlar. Daha geniş sorunların çok az kamusal tartışmaya açıldığı bu durumda ise, vatandaşların tercihleri üzerine düşünmesi ve yeni gelişmelere yanıt vermesi için herhangi bir fırsat yok. AB seçimlerinin ayrıcalıklı bir yeri yok: Çoğu zaman bir ara dönem ulusal seçim olarak görülüyorlar – genel seçimlerden daha az prestijli, ancak aynı şekilde ulusal gündem maddeleri üzerinden mücadele edilen bir seçim.&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BNP KONUSUNDA ACELECİ DAVRANIYORUZ&lt;br /&gt;- İngiltere'deki göçmen nüfus British National Party’nin (BNP) artan popülaritesi konusunda endişeli. Sizce bu artışın sebebi ne ve AP seçimleri için ne gibi sonuçları olabilir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle BNP'ye olan desteğin ciddi anlamda arttığı varsayımı konusunda dikkatli olmalıyız. Bu seçimlerde bazı kesimlerin tahmin ettiği kadar başarılı olamayabilirler. Medyanın çoğu İngiliz işçi sınıfını akılsız ve ırkçılık tarafından cezbedilebilir gibi sunmak konusunda fazlasıyla istekli ve artan yabancı düşmanlığı konusunda bir haber patlatmanın fırsatını kolluyorlar – örneğin, bu sene Lindsey petrol rafinerisine dair olay medyanın yalnızca “İngiliz işleri İngiliz işçiler için” pankartlarına yoğunlaşarak tek bir boyutuna indirgediği çok boyutlu, karmaşık bir olaydı. Anaakım partiler de seçmenlerini oy vermeye teşvik edebilmek için BNP tehtidini olduğundan büyük gösterme eğilimine girebiliyor. Bütün bunlar BNP'nin popülaritesinin arttığı olasılığını yok saymamakla birlikte, bize bunu varsaymakta çok aceleci olmamamız gerektiğini hatırlatıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BNP yeni taraftarlar edindiği ölçüde bunun nedenlerinden bir kısmı anaakım partilerin normal seçmenlerin kaygılarından yalnızca bir kısmına cevap veriyor olması. Örneğin, siyasetçiler çok ender olarak insanların gündelik hayatlarında yaşadıkları ekonomik sorunları anlamlı ve siyasi kararların önemli olduğunu ima eden bir şekilde açıklıyorlar. Bunun yerine insanlar “ekonomi” denen o en soyut ve esrarlı kavramın sağlığına dair bir rakamlar kalabalığı ile karşı karşıya kalıyor – bir sürü seçmene göre bunun kendi hayatlarıyla çok az bağlantısı var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürekli karşı konulamaz küresel ekonomik güçlerden bahsediliyor ve politilakarın onları kontrol edebileceğine dair çok az vurgu yapılıyor. Kamusal tartışmalar anlaşılması çok güç kavramlar üzerinden yürütülüyor – son zamanlardaki kantitatif gevşetme tartışmaları gibi. Dolayısıyla BNP gibi bir parti gelip de algılanan sorunlara basit çözümler önerdiğinde ve bunu anlaşılabilir bir dilde, küreselden ziyade yerel bir odak ile yaptığında başarılı olabiliyor. Dolayısıyla sorun BNP'nin cazibesinde olduğu kadar anaakım partilerin başarısızlığında. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;GÖÇMENLER SİYASİ KOMİSYONLAR KURMALI&lt;br /&gt;- Avrupa'daki göçmen nüfusun kendilerine karşı yükselen siyasete dair yapabilecekleri ne var?&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;Burada yapılacak temel şey bu siyasete karşı çıkan göçmen olmayan gruplarla siyasi koalisyonlar kurmak olmalı. Karşılaştıkları zorlukların öznelliğine vurgu yapmak ve bunlarla tek başlarına baş etmeye çalışmak yerine, benim umudum göçmen nüfuslarının göçmenlik ayrımını aşan geniş koalisyonlar arayışına girmesi. Hepsi olmasa da bu sorunların çoğunun kaynağı ekonomik ve bu da bu çizgide dayanışma için bir sürü fırsat olduğunu ima ediyor.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;YENİ VE KİTLESEL BİR PARTİ Mİ ÇIKACAK?&lt;br /&gt;- Guardian gazetesi geçtiğimiz günlerde AP seçimlerinde İngiltere seçmeninin yaklaşık yüzde 50'sinin azınlık partilerine oy vermeyi düşündüğünü açıklayan bir anket yayımladı. Bunun arka planındaki algılar nedir ve İngiliz siyaseti için ne gibi uzun dönemli sonuçları olabilir?&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;Tekrar bir tavsif ile başlamak gerekirse, küçük partiler 2004 AP seçimlerinde genel olarak başarılı oldular fakat yaklaşan seçimlerde daha az başarılı olabilirler. 2004'ün başarılarından biri Bağımsız Parti'nin (UKIP) önemli ölçüde Muhafazakar Parti’ye dair genel memnuniyetsizliğine bağlıydı. Fakat muhafazakarlar tekrar revaçta. Dolayısıyla önemli sayıda seçmenin UKIP'ten Muhafazakâr Parti’ye dönüş yapmasına tanık olabiliriz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük partilerin AP seçimlerinde ulusal seçimlere nazaran daha fazla şansı var: Orantısal temsil, vatandaşların oylarının boşa gitmesi kaygısı taşımadan onlara oy verebilmelerini sağlıyor. Westminster'da da orantısal temsil kabul edilmediği sürece bu eğilimlerin İngiliz siyasetinde tekrar etme olasılığı az. Tabii tahmin edilmesi güç bir etmen daha var, bu da İngiliz parlamenterlerin harcamalarının açıklanması sonrasında yaşanan ve siyasi elitlere yönelik olağanüstü derece yüksek sükût-u hayal.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buradaki öfkenin ne kadar içten olduğunu çok açık değil – kesinlikle medya tarafından dürtüklendi- fakat çoğunun devlet karşıtı bir gündemi var ve baktıkları yerde siyasetçi karşıtı öfke görmeye hevesliler. Bu derin ve kalıcı mı ya da oy verme trendlerini etkileyecek mi, ayrı bir mesele. Eğer memnuniyetsizliğin gerçekten de yüksek olduğunu varsayarsak, bu siyasi parti liderlerinin toplumun genelinden kopuşunun bir parçası olarak görülmeli – bu eğilim ise daha genel ve böyle skandalların ötesine geçiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer sonuç itibariyle seçmenler nasıl oy vereceklerine karar verirken geniş bir parti yelpazesini göz onunde bulundururlarsa, bu, demokrasi için olumlu bir sonuç olabilir. Fakat İngilitere'nin orantısal olmayan seçim sistemi bu eğilimi oldukça engelleyecektir. Bu engel ışığında sonuç, seçimlere katılımın azalması yönünde de olabilir. Bu durumda ise kitlesel bir cazibeye sahip yeni bir partinin oluşması olasılığına bakmak lazım – bu da tahminen mevcut anaakım partilerden birinin içindeki bir bölünmenin sonucu olacaktır.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-5550167763421271865?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/5550167763421271865'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/5550167763421271865'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2009/05/jonathan-white-ile-soylesi-kuresel.html' title='Jonathan White ile söyleşi: Küresel Krizin İlk Büyük Seçimi'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TGa418w24gI/AAAAAAAAAUQ/9DNlSaYXugs/s72-c/Jonathan+White.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-9135827166806565605</id><published>2009-02-21T15:10:00.000-08:00</published><updated>2010-07-29T15:11:48.979-07:00</updated><title type='text'>İvo Molinas ile söyleşi: İsrail halkı radikallere yöneldi</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TFH8aeraqmI/AAAAAAAAAQg/6czA2ng_Hps/s1600/Molinas.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 150px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TFH8aeraqmI/AAAAAAAAAQg/6czA2ng_Hps/s200/Molinas.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5499454151838050914" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Hamza Aktan&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filistin sorununu bambaşka bir boyuta taşıyan Gazze işgalinin hemen ardından yapılan İsrail seçimlerinin sonuçları, bu problemin çözümüne dair umutları bir kat daha azalttı. Çünkü, 120 mevcutlu İsrail parlamentosu Knesset, bundan böyle tarihinin en sağcı ve sertlik yanlısı milletvekillerine ev sahipliği yapacak. Muadillerine oranla daha 'barışçıl' görünen merkez sağ parti Kadima'nın (Tzipi Livni) en çok milletvekilini (28) almış olmasının, rakiplerinin 'başarısı' karşısında hiçbir anlamı kalmadı. Sertlik yanlısı Likud (Benyamin Netenyahu) oylarını ikiye katlarken aşırı sağcı Evimiz İsrail (Avigdor Lieberman) 15 milletvekiliyle olası bir koalisyonun kilit partisi haline geldi. 7 milyon nüfuslu İsrail'de halk tercihini aşırı sağdan yana kullandı, bir anlamda İsrail'in savaş politikalarını da desteklemiş oldu. İsrail'de seçim sonuçları Çarşamba günü resmen açıklandı, dün de koalisyon görüşmeleri başladı. Şimdi korkulansa, İsrail aşırı sağcılarının yeni hükümette ne kadar etkili olacakları... Peki, İsrail toplumu neden çözümü zorlaştıracak bir parlamento tercihi yaptı... Türkiye'deki Musevi vatandaşların gazetesi Şalom'un yayın yönetmeni İvo Molinas, yakından takip ettiği süreci bizimle paylaştı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;HEM BEKLENMEDİK HEM TUHAF&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;- Bu seçimlerle İsrail'de çok ilginç bir parlamento fotoğrafı ortaya çıktı. Siz nasıl karşıladınız sonuçları? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsrail tarihinin sonuçları itibariyle hem beklenmeyen, hem tuhaf hem ondan sonra kurulacak hükümetlerin oluş süreçleri anlamında gerçekten değişik bir seçim oldu. Tabii, Gazze olaylarının akabinde olması seçim sonuçlarının önemini bir kat daha artırdı. Aşağı yukarı İsrail halkının yarısından fazlası merkez ve merkezin yanında olabilecek marjinal partileri tuttu. Yani sağ-muhafazakar ve dinci partileri ağırlıklı olarak, yüzde 65 gibi bir farkla tercih etti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Hükümetin güvenoyu alabilmesi için gerekli milletvekili sayısı ne? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerekli sayı 61... Likud ve İsrail Evimiz gibi aşırı sağcı partilerin aldığı milletvekili sayısı ise 65. Daha ılımlı sayılabilecek, Livni'nin Kadima partisi gibi merkez sol sayılan ama solla hiç ilgisi olmayan merkez-liberal şehirlilerin partisi ve ona yakın partiler de 55 milletvekili çıkardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ortak kanı, İsrail tarihinin en sağcı hükümetinin kurulacağı... İsrail toplumunu bu tercihe yönelten saikler nelerdi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ne kadar Gazze saldırılarının nedenleri Türkiye'den farklı görünse de, İsrail halkı terörden korktu, kızdı. Özellikle sınır şehirdekiler. Hamas'ın kimseyi öldürmediği doğru ama teknolojik açıdan geri de olsa füzelerinin sınır bölgelerindeki yerleşim yerlerine gelişigüzel atılması nedeniyle halk Livni'ye son derece öfkelendi. Gazze operasyonunda sivil kayıplarının büyümesi, seçimlerin yaklaşması uluslararası baskılar nedeniyle İsrail'deki mevcut hükümet operasyonu sonuna kadar götürmedi. Böyle yapınca da Hamas'ın sınır bölgeleri için olan tehlikesi devam etti ve dolayısıyla halk daha radikal çözümler üreten partilere yöneldi. Bunun en büyük nedeni bu. Halk, "Livni bu işi başaramayacak, uluslararası baskılara boyun eğiyor, bu tehlikeyi ancak Netanyahu ve Lieberman ikilisi başarabilir" diye düşündü. İsrail'de dinci partilere ise her zaman oy verilmiştir. Onların oylarında çok büyük değişimler olmaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Peki Gazze saldırıları sırasında İsrail kamuoyunda "madem başladınız, bunu sonuna kadar götürün" şeklinde bir beklenti mi oluştu? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, öyle bir beklenti oldu. Hatta Haaretz gazetesi gibi ülkenin muhalifleri, solcuları bile ilk başta bu operasyona destek verdiler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Niye desteklediler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü, şöyle düşünüyorlar: "Hamas abluka altındadır ama hâlâ anayasasında İsrail'i tanımayan ve o bölgeden bütün Yahudilerin gitmesini isteyen bir örgüt. Dolayısıyla bu amaca ulaşmak için de her türlü enstrümana başvuracağını belirten çok açık bir anayasası var. Bunu da uyguluyorlar. Hamas'ın füzeleri belki şu anda düşük teknolojili ama yarın nükleer başlıklı da olabilir. Buna şimdi bir önlem alınmazsa bizim artık buradaki varlığımız gerçekten tehlike altına girecektir." &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;ARTIK OBAMA FAKTÖRÜ VAR&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;- Seçimlerde bu tehdit algısı bakımından yerleşim yerlerine göre farklılıklar var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii. Örneğin, şehirli olup refahı, modernizmi isteyenler Tel Aviv'de yaşar. Ve Tel Avivliler çok ağırlıklı olarak Livni'ye oy verdi. Aynı şekilde kuzeydeki, İsrail'in en modern şehri olan Hayfa'da da aynı resim var. Fakat iç bölgelere doğru gidince, mesela Kudüs her zaman sağcı ve dindar partilerin önde olduğu bir yerdir, bunda da bir değişiklik olmadı. Daha sınırlara, Batı Şeria ile Gazze sınırlarına baktığımızdaysa Netanyahu ile Lieberman'ın kazandığını görüyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- The Guardian'dan Jonathan Freedland, İsrail toplumunu bir kabarcığın içine hapsolmuş halk olarak tanımlıyor. İsrail toplumu için bu seçimlerden sonra daha fazla kabuğuna çekildi, dışarıyla bağını kesti diyebilir miyiz? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seçim sonuçları itibariyle bir parça kabuğuna çekilmiş görünüyor ama bu oran da milletvekili sayısı itibariyle söyleyecek olursak 65'e 55'tir. Dolayısıyla çok da abartmamak lazım. Tabii ki yüzde 50'den fazlası kabuğuna çekilip İsrail'in sonuç getirici politikalar uygulamasını isteyen bir grup olmuştur. Fakat artık Obama faktörü var. Obama faktörü İsrail'i Bush dönemindeki gibi her istediğini rahatlıkla yapabilmesini önleyecek bir faktördür. Tarihi gerçekler, İsrail'in içine kapanıp sert politikaları rahatlıkla uygulayamayacağını gösteriyor. ABD yönetimi ve Avrupa Birliği, artık neredeyse açıkça Likud'la Kadima'nın ortaklaşa bir birlik hükümeti kurması taraftarı. Yani marjinalleri dışlayıp merkez partilerinin iktidarda olduğu bir hükümeti istiyorlar. Bu da ne ABD'nin ne AB'nin bizim kabuğuna çekilmiş halkın yansımasını iktidarda görmek istemediklerini gösteriyor. Çünkü sertlik yanlısı politikalar belki İsrail halkının gururunu okşayacaktır ama İsrail'i bölgede ilk kez gerçek anlamda yalnız bırakacaktır. İsrail bundan böyle attığı her adımda Amerika'ya bir yan gözle bakacaktır. Futbol maçlarında futbolcu topu taca veya dışarıya attığında kulübeye şöyle bir bakar "acaba hocam ne diyor" diye. ABD, İsrail'in hocası değil ama onun büyük partneri... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bir aşırı sağcı koalisyona, ABD'deki Yahudi lobisinin tepkisi ne olur? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yahudi lobisi de artık İsrail ne yaparsa yapsın desteklemek tavrından uzaklaşacaktır. Orada bir kopuş beklenebilir. Çünkü sertlik politikaları sadece İsrail'i izole etmeye yeter. Dolayısıyla Amerikan-Yahudi lobisinin hepsi olmasa bile çoğu Obama'nın peşinden gider. Netanyahu da her ne kadar Livni'ye "ben sensiz koalisyonu kurarım" dese de Lieberman'lı bir koalisyonun hem içeride hem dışarıda kendisini zorlayacağını biliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Yahudi lobisinin Obama'yla arası nasıl? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu anda bir problem görünmüyor. Obama gelmiş geçmiş tüm başkanlar arasında en fazla Yahudi politikalarına dur diyebilecek biri olmasına rağmen Yahudilerin yüzde 70'i ona oy verdiler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;LİVNİ'YLE NETANYAHU'NUN FARKLARI&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;- Livni ile Netanyahu'nun Filistin'e yaklaşımlarındaki farklar neler? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Livni iki devletli bir çözümden bahsediyor. İsrail'in kendi güvenli sınırları olacak, Filistinliler de kendi devletlerini kursunlar diyor. Netanyahu'nun yaklaşımı biraz daha farklı. Filistin devletinin kurulmasından bahsetmiyor. Çünkü Filistin devletinin İsrail için tehlikeli olacağını söylüyor. Dolayısıyla "biz onları ekonomik olarak güçlendirelim, fakat sınırlarını havadan-karadan ve denizden kontrol edelim" diyor. Pek de gerçekçi değil bu tabii... Bir halk ya devletini kurar ya da kurmaz. Bu arada, Livni'nin iki devletli bir çözümden yana olması da önemli. Bunlar eskiden telafuz edilmezdi. İsrail siyasetinde bu yönlü bir değişim yaşandığını görmekte çok fayda var. İsrail'in tamamını sağcı-sertlik yanlısı olarak görmek çok yanlış. Haaretz gazetesini okursanız devlete inanılmaz bir muhalefet yaptıklarını görürsünüz. Gazze saldırıları sırasında Tel Aviv'de 50 bin kişi, Hayfa'da 10 bin kişi savaş karşıtı gösteri yaptılar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Gazze işgali sırasında Amerika, Kanada, Avustralya ve Avrupa'daki Yahudilerin barış yanlısı gösteriler yaptıklarını gördük. İsrail kamuoyunun tepkisi nasıldı? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazze saldırılarının ilk günlerinde yüzde 85 gibi bir destek vardı hükümete. Fakat o destek sivillerin öldürülmesiyle ve en son insanlar İsrail vatandaşı bir Arap doktorun evinin bombalanıp üç kızının öldürülmesini naklen izledikleri anda İsrail halkı şoke oldu. İsrail kamuoyu o andan itibaren "neler oluyor" demeye başladı. "Biz Hamas'ı yok edeceğiz dedik ama bu adam İsrailli, vergisini veren başarılı bir Müslüman doktor. Altı çocuğundan üçünü öldürdük..." Bu olay üzerine İsrail halkı da desteğini çekti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İsrail medyası Gazze'de yaşanan insanlık dramını İsrail halkına yansıtıyor muydu? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizde çıkanın aynısı orada da yansıyordu. Özellikle Haaretz ve benzeri gazetelerde kimileri yaşananları bir Arap gazetecinin duyarlılığı ve empatisiyle yazdılar. Zaten bu yansımalar sonrasında Livni de zor duruma düştü bir süre sonra. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Gazze saldırılarına olan destek düştü belki ama daha sonra seçimlerde halkın yine sertlik yanlısı siyasetçileri seçtiğini görüyoruz. Burada bir çelişki yok mu? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çelişki gözüküyor. Fakat bir toplumun tümü her zaman aynı düşünmüyor. Toplumun yetişme tarzı, iklimi gibi sebeplerle. Mesela sınırda sürekli bir tehditi hisseden halktan hiçbir zaman barış yanlısı birine oy vermesini bekleyemezsiniz. Tel Aviv, füzelerin ulaşmadığı, ekonomik gelişmenin olduğu bir yer ve orada barış yanlısı politikalara oy çıkıyor. Ama sınırdakiler de kendilerini güvende hissetmeyince "sizi en sert şekilde ben koruyacağım" diyene oy verir. Sınırdaki adam "Livni, 40 gün boyunca saldırdı, onca insan öldü ama hala füzeler gelmeye devam ediyor, ben buna nasıl oy vereyim" diyor. Çelişkiler biraz da bunlar işte. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;SOL ÖLMÜŞ DURUMDA&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;- İsrail'de sol ne durumda?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sol ölmüş durumda. Dünyada sol uygulamaların Sovyetleri dışarıda tutarsak, en gerçekçi biçimde uygulandığı yerler Kibuts'lardır. Bunlar çiftlik birlikleridir. Gerçek bir sosyalist pratik yapılıyor oralarda. İsrail'de çok gerçekçi bir sol vardır kuruluşundan beri. Fakat özellikle globalleşmeyle birlikte -İsrail biliyorsunuz refah düzeyi bakımından Avrupa düzeyinde bir ülke, 20-25 bin dolar kişi başı geliri var- üretim arttı, üretim artınca da refah düzeyi yükseldi. Bunlar da olunca sol İsrail'de varlık nedenini kaybetti. İsrail'de klasik kapitalist gelişmenin aksine sermaye arttıkça dengesizlikler de artmadı, pasta genişledi. Halk, sol politikaların Ortadoğu'daki sorunlara çare üretemediğini gördü. Meretz diye gerçek anlamda solcu bir parti vardı. Çünkü biz İşçi partisine sol demiyoruz. İşçi Partisi bizim CHP gibidir, ülkeyi kuran partidir. Laikler olduğu için solcu denmiştir ama her zaman Siyonist anlamda savaşçı, sınırlarını korumaya and içmiş bir parti. Gerçek anlamda solu temsil eden Meretz partisiyse bugün sadece üç parti çıkarabildi. İsrail'de sol maalesef kötü durumda. Maalesef diyorum, çünkü solun olmadığı bir ülke doğru yöne gitmez diye düşünüyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Peki Müslüman Arapların eşit vatandaşlık anlamında ne tür problemleri var? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genellikle kendi bölgelerinde yaşıyorlar ama Tel Aviv'de de Araplar var. refah toplumu olunca insanlar radikallikten uzaklaşıyorlar. İsrailli Araplar bütün İsrailli vatandaşlar gibi haklardan yararlanıyorlar. Eğitimden sağlığa kadar. Belki sadece yüksek mevkilerde iş bulmak sözkonusu olduğunda bir parça farklı muamele gördüklerini ve 'avantajını' kaybettiğini söylemek mümkün. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İsrail-Filistin sorunu size göre nereye doğru ilerliyor? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim yazılarımı takip edenler her zaman yazılarımda barışı sonuna kadar savunduğumu ve o bölgede iki devletli bir yapıyı sonuna kadar desteklediğimi bilir. Fakat Hamas faktörü çok önemli. İzak Rabin'in bir lafı vardır; barış düşmanla yapılır, dostla yapılmaz. Karşı tarafın da bunu demesi lazım. Filistin Kurtuluş Örgütü ve Arafat, İsrail'i bir gerçek olarak kabul etti ama son anda bir takım başka nedenlerden dolayı nihai barış anlaşması yapılmaktan vazgeçildi. FKÖ en azından silahlı direnişten vazgeçtiğini ve diplomatik yollardan görüşmeleri kabul etti, Mahmut Abbas da bunu devam ettiriyor. Eğer sadece Abbas olsaydı, önümüzdeki beş yıl içinde barış sağlanır derdim. Ancak Hamas faktörü olunca, uluslararası başka ilişkilerin de olduğu görülüyor. Dolayısıyla Hamas'ın ne kadar barış yapılabilecek bir "düşman" olduğunu bilemiyorum. Bir barış yapmak istiyorlar mı bilmiyorum, o nedenle de bir şey söylemek çok zor. Yine de mucizelere inanmak lazım. Belki Filistinliler Hamas'a biz burada iş-aş istiyoruz, savaş istemiyoruz demeye başlarsa o zaman bu defa da İsrail'de barış istemeyenler zor duruma düşer. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;HAMAS FKÖ'NÜN YAŞADIĞIYLA KARŞILAŞABİLİR&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;- Tarihsel açıdan, İsrail'in FKÖ ile yaşadığı süreç şimdi de Hamas'la yaşanabilir mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşanabilir. 20 yıl öncesine kadar Arafat İsrail'e göre silahlı bir teröristti. Fakat on yıl sonra Peres ve Rabin'in el sıktığı bir FKÖ lideri oldu. Bu süreçten Hamas da geçiyor, eğer halkından bir tepki gelir ve uluslararası bazı baskılardan da kurtularsa belki değişir ve Hamas lideriyle İsrail başbakanı masaya oturacak. Bunun başka çaresi yok. Dünyada o kadar savaş olmuş ama bir o kadar da barış olmuştur. Barış yapanlar da birbirini boğazlayan komutanlar olmuştur. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;LİEBERMAN AŞIRI SAĞCI BİR REFORMİST&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;- Koalisyon seçenekleri arasında kilit önemdeki aşırı sağcı İsrail Evimiz partisi var... Sizce Livni veya Netanyahu bu partiye yanaşmayı göze alacak mı?&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;İsrail Evimiz, ilginç bir parti... Başkanı Lieberman da ilginç bir siyasetçi. Moldova göçmeni ve daha çok Rus Yahudi göçmenlerini temsil eden bir adam. Sovyetlerin yıkılmasından sonra Rusya'dan bir milyona yakın Rus Yahudi'si İsrail'e göç etti. Yani aslında İsrail'in kendi içindeki demografik yapısında da bu nedenle epeyce değişimler oldu. İsrail bu nedenle homojen bir toplumdan daha heterojen bir toplum haline geldi. Rus göçmenler Avrupa Yahudilerinden çok farklı bir kültüre sahip. Dolayısıyla meselelere bakışları da biraz farklı. Lieberman da Filistinlilere karşı savaşçı, yok edici politikaları savunurken, bu anlamda da İsrail sağının hoşuna giden kelimeler sarf ederken, bir yandan da İsrail dincilerinin hiç hoşuna gitmeyecek şeyler söylüyor. Örneğin, Musevilikte domuz eti yemek günahtır ama o böyle bir şeyin olmaması gerektiğini söylüyor, sadece dini nikâhların değil, resmi nikâhların da kabul edilmesini istiyor. Museviliğe geçiş çok zordur biliyorsunuz, Lieberman "hayır, isteyen istediği gibi Yahudi olabilir" diyor. Bu ve bunun gibi diğer başka bir sürü şeyi değiştirmek istiyor. Bütün bunlar dinci partilerin çok tepkisine yol açıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Reformist bir aşırı sağcı... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynen böyle. Siyasi anlamda sağcı, fakat kültürel anlamda laik veya solcu sayılabilecek bir yaklaşımı var. Dolayısıyla bu nedenlerle Livni ve Netanyahu için Lieberman'la koalisyon kurmanın çok da kolay olmadığı ortaya çıkıyor. Çünkü dinci partiler "bu partinin olacağı bir koalisyonda biz olmayız" diyorlar. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;- Lieberman'lı bir hükümet uluslararası bir krize yol açmaz mı? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugüne kadarki söylemlerine baktığımızda, mutlaka bir krize yol açacaktır. Siyasiler iktidara gelmek için her şeyi söylerler, her şeyi mubah görürler. Fakat temel düşüncelerinin çok da değişeceğini sanmıyorum ama bir takım ödünler verecektir. Çünkü "Gazzelileri atalım" gibi şeyler bir çocuğun bile söylemeyeceği şeyler. Bir buçuk milyon insanı kim nereye atıyor... Bu tür radikal şeyler törpülense de toplumuna bir takım ekmekler de verecektir. Ama vurgulamak gerekir ki Lieberman tam bir soru işareti. Çünkü tanımıyoruz, çünkü bir geçmişi yok. Nasıl ki Obama için "geçmişi yok" deniyorsa o da öyle. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;- Bir buçuk milyonluk Arap İsraillilerin geleceği ne olur? Lieberman'ın 'Sadakat yemini' tehtidini de dikkate alırsak... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar olacak şeyler değil. İsrail devleti İsrailli Araplara vatandaşlık hakkı vermiştir, parlamentoda da temsil hakkı vermiştir. Bugün üç tane Arap partisi var mecliste. 10 tane Müslüman milletvekili var. Müslüman toplumu demokrafik olarak Musevi toplumuna oranla çok daha hızlı genişliyor. İsrail'in buna nasıl bir 'önlem' alacağını öngörmek mümkün değil. Ama büyüyen, doğum yapan bir toplumu nasıl engellersiniz ki... Bu şu anda İsrail'in ajandasında değil ama 20-30 yıl sonra bir sorun olacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kaynak: Yeni Şafak Gazetesi&lt;br /&gt;Yayın Tarihi: 21/02/2009&lt;/span&gt;&lt;a href="http://"&gt;&lt;br /&gt;http://yenisafak.com.tr/Gundem/?t=21.02.2009&amp;i=170504&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-9135827166806565605?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/9135827166806565605'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/9135827166806565605'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2010/07/ivo-molinas-ile-soylesi-israil-halk.html' title='İvo Molinas ile söyleşi: İsrail halkı radikallere yöneldi'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TFH8aeraqmI/AAAAAAAAAQg/6czA2ng_Hps/s72-c/Molinas.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-3194413408402442825</id><published>2009-02-08T12:49:00.000-08:00</published><updated>2010-07-26T16:15:58.508-07:00</updated><title type='text'>Hem kadın hem ‘yabancı’ başkan</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TEyfWpZXKDI/AAAAAAAAAEk/6P130wN5os0/s1600/8.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 133px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TEyfWpZXKDI/AAAAAAAAAEk/6P130wN5os0/s200/8.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497944456530700338" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Hamza Aktan&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneydoğu’da çeyrek yüzyıldır yaşanan çetin siyasi gelişmeler, bu bölgedeki bir başka dönüşümü dikkatlerimizden kaçırıyor veya en azından buna yoğunlaşmamıza engel oluyor. Bundan 10-15 yıl öncesine kadar imkansız sayılacak bir sürü güzel, ümit verici gelişmeyi makro “Kürt sorunu” başlığının yan parçaları olarak birer birer yaşıyoruz aslında ama bunlara hakkını vermekten de uzağız. Oysa ki, geleneksellik ve muhafazakârlığın en bereketli topraklarında kendi doğallığında ilerleyen bir demokratik -ve seküler de addedilebilecek- bilinç giderek daha net biçimde kendini gösteriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt siyasi hareketinin sıcak gündeminin yanında iyi ki hiç eksik etmediği kültürel-felsefi dönüşüm çabası önceleri bununla dalga geçen Kürtleri bile etki alanına almış durumda. Bu çaba, Kürtleri gelenekselliğiyle kalmış ve yalnızca dil-eğitim hakkı peşindeki bir statik-politik topluluk olarak kalmaktan kurtararak, hayatın her alanında daha fazla demokratikleşen dinamik bir özne haline getirdi. Kadın-erkek eşitliğinden kendilerinden farklı halklara ve başka dinlere, cinsiyetlere olan bakışlarına, siyaseti algılayış biçimlerinden kendilerini özgüvenli birer insan-yurttaş olarak konumlandırmalarına dek birçok alanda belirgin değişimler yaşıyor Kürtler. Bu değişimlerin çoğu, Cumhuriyet’in yarattığının aksine, tepeden inmeci değil, tabandan bir kabul görerek, tabanın buna bir şekilde alışmasıyla hayat buluyor. Bu yönüyle de yapısallık arz ediyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;“RUKEN BAŞKAN”&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Örneğin toplumsal yapısı keskin aşiretsel çizgilerle çizilmiş Yüksekova’da siyasetin bu çizgilerin dışına çıkması çok yakın zamana kadar bile düşünülemezdi. İnsanların aşiretlerinin önde geleni DYP’li diye DYP’li olduğu, belediyenin kendi aşiretinden birine ‘kalmasını’ ümit ettiği yıllar çok da uzakta değil. Fakat yalnızca gençlerin değil, orta yaşlıların bile az daha sırt çevirip uzaklaşacakları anadillerine yeniden bir heyecan ve özgüvenle yaklaşmaları gibi, en fazla 10 yıllık bir mazisi olan hatırı sayılır ciddiyette bir siyasi algı farklılığı da ciddi biçimde kendini gösteriverdi. Siyasi mücadelenin yarattığı bilinç bu ilçede önce aşiret duyarlılığını kırdı; şimdi de erkek egemen algıyı en ufak bir gürültü çıkarmadan yıkıyor. DTP’nin Yüksekova için belirlediği belediye başkan adayını Yüksekovalılar bundan en fazla bir hafta öncesine kadar bile tanımıyorlardı. Bırakın kendi aşiretlerinden olmasını, ilçelerinden bile olmayan, ismini yeni duydukları Bitlisli kadın bir belediye başkan adayıyla ilk kez karşı karşıya kalıyorlardı. DTP’de siyasi mücadele vermiş Ruken Yetişkin’e ilçede bir itirazın yükselmesi şöyle dursun, coşkulu, kitlesel bir karşılama yapıldı, kendisine şimdiden “Ruken Başkan” diye hitap ediliyor. Kendisi de bu kabulün öneminin farkında ki, buna vurgu yapıyor: “Ben dışarıdan geldim, beni kabul edip bağrına bastı Yüksekova halkı. Bu da burada aşiretçiliğin aşılacağını gösteriyor.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüksekovalıların bu kabulünü körü körüne bir siyasi inanç ya da DTP’nin ‘kemik’ tabanının otomatik tavrı olarak algılamak art niyet içereceği kadar gerçeği de görmezden gelmek olur. Bu, Kürtlerin eskiye nazaran daha fazla demokratik olgunluğa ulaştıklarının açık bir örneği. Tarihinde ilk kez bir kadın belediye başkan adayıyla karşı karşıya kalmış, Türkiye’nin en doğusundaki bir ilçenin yalnızca bu özelliğiyle bile manşetlere çıkmıyor oluşu, bunda artık gazetecilerin bile haber değeri görmüyor olmaları, orada epeyce bir dönüşümün yaşandığını ve bunun aslında çoktandır kanıksandığını gösteriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı kabul, DTP’nin seçilmelerine kesin gözüyle bakılan 17 il ve ilçedeki kadın belediye başkan adaylarına karşı da var. Kars’ta, Tunceli’de, Bismil’de, Nusaybin’de, Doğubeyazıt’ta, Varto’da, Uludere’de, Derik’te, Viranşehir’de, Eğil’de ve DTP’nin kadın aday gösterdiği diğer yerlerde de herhangi bir itiraz, bu yönlü bir tartışma göremiyoruz. Dolayısıyla Güneydoğu’da yaşanan bu kültürel-siyasi dönüşüm, kadim Kürt meselesinin en azından kültürel-toplumsal kısmının önemli ölçüde aşıldığını veya buna yönelik ciddi bir umudun beslenebileceğini gösteriyor. Bu demokratik-çağdaş gelişmelerin bölge halkının PKK’ye olan yönelimine panzehir olarak Hizbullah’ı reva gören “laik” devlete rağmen yaşandığını da eklemeyi unutmayalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* Kaynak: Radikal İki &lt;br /&gt;* Yayın tarihi: 08/02/2009&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://"&gt;http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetay&amp;ArticleID=920695&amp;Date=25.07.2010&amp;CategoryID=42&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-3194413408402442825?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/3194413408402442825'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/3194413408402442825'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2009/02/hem-kadn-hem-yabanc-baskan.html' title='Hem kadın hem ‘yabancı’ başkan'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TEyfWpZXKDI/AAAAAAAAAEk/6P130wN5os0/s72-c/8.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-3614417232455591591</id><published>2008-06-08T12:52:00.000-07:00</published><updated>2010-07-26T16:17:36.665-07:00</updated><title type='text'>Genç Siviller’in Kürtleri</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TEyh75qGDJI/AAAAAAAAAFU/HOkWqK71f0o/s1600/13.Jpeg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 134px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TEyh75qGDJI/AAAAAAAAAFU/HOkWqK71f0o/s200/13.Jpeg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497947295574264978" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Hamza Aktan&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kullandıkları sarkastik dil ve edindikleri ‘beyaz’ imajla son yılların en popüler ve kaydadeğer siyasi oluşumu haline gelen Genç Siviller, mail gruplarına yolladıkları neşeli ve esprili metinlerinin ötesinde laflar ediyorlar artık. Önemli toplantılar tertip ediyor, paneller düzenliyorlar. Benzer etkinliklere katkı sunuyorlar ya da. Türkiye Barış Meclisi’nin organize ettiği ve geçen Pazar günü azımsanmayacak bir kalabalıkla gerçekleştirilen Barış Mitingi’ne de katılıp, mitinge yeni bir hava katmaya çalıştılar. Ancak öyle anlaşılıyor ki Genç Siviller, birtakım hassas meselede sokağa adımlarını attıkları anda anlaşılmayacak bir dilin teslimiyetine giriyorlar. Örneğin, demokrasi dışı her türlü hareket ve oluşuma son derece duyarlı ve bunun üstüne katıksız bir cesaretle gittiği izlenimi veren Genç Siviller’in de, mevzu Kürt meselesi olunca geride kalanları teferruattan saydığını, ‘özbenlik’, ‘özsaygı’ gibi varoluşsal gerçeklikleri ya ‘konjonktör’ gereği yahut ‘sinirleri gerilmiş’ televizyon başındaki Türk ailelerin rahatını kaçırmamak adına derin dondurucuya havale etmekte bir beis görmediğini, bu katkı sundukları mitingin ardından kaleme aldıkları bir metinden anladık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genç Siviller’in kurucularından Turgay Oğur’un miting sonrası kendine hayli güvenli bir ruh haliyle yazdıkları, kaleminin alıştığı şenlikli havadan uzaktı ama -tersinden de olsa- epeyce ironikti. Aynı yazı, giderek daha fazla atıf yapılan bir siyasal topluluk haline gelen Genç Siviller’in bu tür meselelere dair ruh halini yansıtması bakımından da son derece önemliydi. “Bir iç dökme mitingi daha” başlıklı Taraf gazetesindeki yazısında, “Kürt sorununa pek bir yararı olmayacağını bile bile 1 Haziran Mitingine koştum” diyordu Oğur. Ardından şu cümle geliyordu: “(...) içinde bolca kan, silah, gerilla, mitralyöz geçen marşlarla halay çeken gençlerin de (...) bu mitingden bir beklentisi olmadığı görülüyordu” (2 Haziran 2008, Taraf)&lt;br /&gt;Oğur’un bilinçli yapmadığına inanmak istediğim yanlış aktarımını düzeltmek gerekiyor öncelikle. Anlatımına bakılacak olursa “içinde bolca kan, silah, gerilla, mitralyöz geçen marşlarla halay çeken gençler” bir hayli provokatif bir ortam yaratmak istemişler. Oysa, Kürt şarkılarını, marşlarını az çok bilenler, bu şarkıların çok azının ‘ofansif’ bir mahiyet taşıdığını, çoğunun evet politik metinler olduğunu ancak kabaca kan fetişizmiyle dolu beste ve güfteler olmadığını rahatlıkla söyleyebilir. Oğur’un şaşırtan ifadeleri bununla sınırlı değil. Toplumsal barışın yolunun, taraflardan hak arayan ve on yıllardır mağdur konumundaki kısmının sesini alçaltmasından geçtiği naifliğiyle şu cümleleri sarf ediyor: “Barış mitingine savaş dilinin egemen olmasından duyduğumuz kaygıyı çevremizdeki gruplarla paylaşmaya çalıştık. Akşam televizyonlarında mitingin görüntülerini izleyecek çok sayıda Türk ailesinin saçlarını diken diken edecek sloganlarına hiç değilse bir mitinglik ara vermelerini rica ettiğimiz grubun olumlu cevabından cesaret alarak minik müdahalelerimize devam ettik. Bu şekilde temas ettiğimiz grupların, tek sloganla edinilecek makro yarar ile Kadıköy meydanında ‘içini dökme’nin kişisel rahatlaması arasında kaldıklarına ve genel olarak da nefislerine yenik düştüklerine şahit olduk.”&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;EKSİK OLAN&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Oğur, bir Barış Mitingi’nde barışması gereken iki taraftan birinin eksikliğini hissetmiyor, bir tarafın neden o mitingi televizyondan izleyeceğini sorgulamıyor, hadi diyelim o sloganlar atıldı, bir tarafın neden o sloganlardan irkildiğini eşelemeyi seçmiyor da, onlarca barış mitinginden bir tanesini daha ısrarla yapan topluluğu, çocuksu, heyecanına kapılıp nefsine yenik düşmüş ergenlikte bulup akil adamlık rolüyle sloganbaşılık yapıyor. Barış Mitingi’ne katılmayı tercih etmiş Kürt topluluğun radikalliğinden yakınırken televizyon başındaki topluluğun kimi zaman linççiliğe varan radikalliğini veya yıllardır sayısız tahrifata yol açmış, halen de açmaya devam eden politik vurdumduymazlığını görmezden gelerek bütün yükü Barış Mitingi’ne katılarak niyetini zaten belli etmiş insanların sırtına vuruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat, burada teknik bir yanlış da var anlaşılan. Aynı gün yine Taraf’taki miting haberinden kitlenin ağırlıklı olarak ‘Artık yeter’, ‘Ölüm değil çözüm istiyoruz’, ‘Yaşasın halkların kardeşliği’, ‘Savaş değil barış istiyoruz’ gibi sloganlar attığını öğreniyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de hatırlatmak gerekir ki, on binlerce insanın buluştuğu mitingde topluluk istediği sloganı atmakta tamamen serbesttir. Buna çoğu zaman polis de müdahale edemez, etmez. Attıkları sloganlar o topluluğun hissettiklerini, düşündüklerini, yani ifade özgürlüklerini temsil eder. Bu yönüyle de dokunulmazdır, önemlidir. Aynı sloganlar, mitingi yapan kitlenin yıllardır yaşadıklarının ardından oluşan ruh haline ve böylece gelişmiş hak taleplerine dair de fikir vericidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraflarından birinin, maniple edilmiş televizyonunun başından ayrılmadığı bir toplumsal barışın olabilirliğine inanıyor ki Turgay Oğur, bir tuhaf hassasiyetin arkasına gizlenip mitingtekilerin ifade-irade beyanlarını, yani ‘özbenliklerini’ ertelenebilir, ara verilebilir nitelikte görebiliyor. Örneğin aynı hassasiyeti onlarca başörtülünün, sarıklının olduğu, ilahilerin okunduğu, tekbirlerin getirildiği mitinglerde, ‘televizyonları başındaki laik duyarlıklı insanlar’ adına yapmıyor, başörtülülerin ‘iç dökmelerine’ gereken özeni gösteriyor da, bildim bileli attıkları en yaygın slogan “Bıji Aşıti-Bıji Bıratiya Gelan” olan Kürtleri bir başka “bıji”lerinden mahrum bırakmak konusunda cevval davranmaktan çekinmiyor.&lt;br /&gt;Yazısının sonunda büyük bir hayal kırıklığına uğradığını belli ediyor Oğur ve ‘kanlı, mitralyözlü’ marşlar söyleyen Kürtlerin o çok hassas fanustaki toplumsal barış yoluna taş koyduklarını ima ediyor: “Günün sonunda, demokratik çözüm için ikna edilmesi gereken Türkler ile Kürtleri birbirine yaklaştıracak bir fotoğraf çektirilemedi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Biraz da Biz Kürtleşelim” gibi bir kampanya başlatan Genç Siviller’in, bu ‘kurs’u pek de iyi geçirmedikleri anlaşılıyor. Kürt olmanın, bu ülkede yalnızca “Navê te çiye”yi ezberleyip aksanlı bir şekilde telafuz ederek anlaşılmadığının idrakinden uzak oldukları da. Yine Genç Siviller’in bir sloganından yola çıkarak söylemek gerekiyor: Bu dünyada toplumsal barış, sadece bir tarafın ve her anlamda muktedir tarafın suyuna giderek ama mağdur tarafın ‘iç dökmeleri’ de değersiz, anlamsız ve ertelenebilir görülerek aranacaksa işte o zaman batsın bu dünya.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;* Kaynak: Radikal İki &lt;br /&gt;* Yayın tarihi: 08/06/2008&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://"&gt;http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetay&amp;ArticleID=882526&amp;Date=25.07.2010&amp;CategoryID=42&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7931969277363001961-3614417232455591591?l=hamzaaktan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/3614417232455591591'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7931969277363001961/posts/default/3614417232455591591'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hamzaaktan.blogspot.com/2008/06/genc-sivillerin-kurtleri.html' title='Genç Siviller’in Kürtleri'/><author><name>Hamza Aktan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07584240580626143394</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-gtLzeEYgoFw/TheQw7G5yVI/AAAAAAAAAjA/Om0sO8vvjHo/s220/HamzaAktan.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TEyh75qGDJI/AAAAAAAAAFU/HOkWqK71f0o/s72-c/13.Jpeg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7931969277363001961.post-4816130529551592133</id><published>2008-05-28T13:04:00.000-07:00</published><updated>2010-07-26T16:20:58.526-07:00</updated><title type='text'>Birand’ın samimi itirafı ve örgütlenmiş suskunluk</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TEyg5uClCwI/AAAAAAAAAFE/Lq6-D6aZ4JE/s1600/11.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 133px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_3ZLAZd1CKUY/TEyg5uClCwI/AAAAAAAAAFE/Lq6-D6aZ4JE/s200/11.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497946158584367874" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Hamza Aktan&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eleştiri ve tartışma kültürünün olgunlaştığı bir ülkede, o ülkenin önemli mevkilerindeki insanlarının özeleştirileri veya itiraflarının yankı uyandırması, tartışmalar doğurması, beraberinde yeni özeleştiri veya bu mahiyette itiraflar getirmesi beklenir. Bu da o ülkenin esas gerçeklerinin, yani tahrifata uğramamış gerçeklerinin gün yüzüne çıkmasına olanak sağlar, toplumun ilgili konuda bir adım ilerlemesine kapı aralar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’deki ‘özeleştiri kültürü’ ise böyle bir zincirlemeyle ilerlemiyor, kendine has bir ‘izlek’te hapsoluyor. Çok şeyler anlatan itiraflar, bunu dile getiren kişinin şahsi eksiği olarak kabul görüyor. Yahut, o kişi resmi tezin, genel geçer bilginin faydasına olmayacak bir özeleştiri ya da itirafta bulunuyorsa, bu durumda büyük ihtimalle zamanlamasını şaşırıp, hata işlemiş bir ‘saf’ veya başka ‘emel’ler peşindeki bir ‘hain’ gibi algılanıyor. Nihayet, özeleştiriyi yapan, yaptığıyla kalıyor. Dile gelen şey de örgütlenmiş bir suskunluğun içinde kaybolup gidiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;BİRAND'IN SUSKUNLUĞA KURBAN GİDEN YAZISI&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Gazeteci Mehmet Ali Birand’ın 23 Mayıs 2008 tarihli Posta gazetesindeki şaşırtıcı ve önemli yazısı da kaderi itibariyle örgütlenmiş suskunluğa kurban giden yazılardan biri olacak herhalde. (&lt;a href="http://"&gt;http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=9004131&amp;yazarid=69&lt;/a&gt;) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dağa çıkışları durduramadıkça” başlıklı yazısına, “Bugün sizlere belki hoşunuza gitmeyecek bazı gerçeklerden söz edeceğim” sözleriyle başlayan Birand, hem meslektaşı gazetecilere hem de okuru ve izleyicisi durumundaki insanlara hitaben yazıyordu. Birand, gazeteciler olarak PKK ile ilgili haberleri gerçeğinden çok farklı bir
